tren görevlisi.

elinde sprey boyalarla kaçışan graffiticilerin arkasından koşmaya tenezzül bile etmemişti. görevlisi olduğu trenin boyanmış vagonuna bakıyordu. oturdu. yanına gittim. "neden kovalamadın?" diye sordum. "bir şeyi değiştirmezdi." dedi. gözlerinden akan bir kaç damla yaşa şahit oldum. karşımda güçlü kalmak istiyordu. yalnız kalmak istediğini hissetmiştim. "neden ağlıyorsun?" diye sordum. "bakmam gereken çocuklarım, ailem. sırf bu değersiz tahta parçası bir vagonun boyanmış olması yüzünden maaşımı kesecekler." karşılığını verdi. düşüncelere bırakmak, kendisiyle yalnız bırakmak için kalktım yanından. uzaklaştım.
hayatım boyunca yaşadığım tüm pişmanlıklar dakikalık ya da anlıktı. yaptığım şeyin arkasından günlerce düşündüğüm olmuştur belki. "siktir et ya, oldu işte." deyip geçmeyi çok sevdiğim doğru. günlerden bir gün, bugüne geldiğimde daha da derinleri düşünmeye başladım.

hayatım boyunca kim bilir kimlerin hayatlarını sikmişimdir. kim bilir, kimleri benden daha beter hale sokmuşumdur. gözyaşlarından nefret etmemin bir sebebi; görmeye katlanamıyor olmamdır. ağlayan bir amca gördüğümde babamı, ağlayan bir kadında annemi hatırlar ve onların ağladıklarını düşünürüm.

zamanında çok ağlamıştım. acaba, hayatını siktiğim insanlar da ağlamış mıdır?
gizlice odaya girip nöbetçi listelerinin tutulduğu belgeyi aradım. zaten hayattan hiçbir beklentisi kalmamış, hiçbir şeye sahip olmayan bir insandım; yakalansam bile sorun olmayacaktı. nöbetçi listesinden mehmet amca'nın ismini daksilleyip kendi ismimi yazdım yerine.

haftalar geçtiğinde, aylar geçtiğinde unutulmuştu bu konu. kimsenin haberi olmamıştı. kendi hayatımı tekrar tekrar riske atmış; mehmet amca'nın hayatını kurtarmıştım en azından.

bir gün yanıma gelmişti. "senin yaptığını biliyorum." demişti. "neyi?" dedim, suratıma gülümsedi. o gülümsemenin rengini hala unutamıyorum.
ben hep karamsarım. bir insan ameliyat alacaksa, önce öleceğini, sonra tekrar öleceğini düşünürüm. bir insanın başarılı olacağını düşünemedim hiçbir zaman. belki de ilk defa bir hikayeyi mutlu sonla bitiriyorumdur.

mutlu sonları sevdiğim için değil, üzerimde kendime kurduğum baskıyı kaldırmak için yapıyorum bunu. hayatını siktiğim insanlarını düşünmek yerine; güldürdüğüm, mutlu ettiğim insanları düşünmek için yapıyorum.

dakikalar sonra karamsarlaşıyorum zaten. gaipten düşünceler bana "peki, mutlu ettiğin insanlar şimdi nerdeler?" diye soruyor. yine yalnızlığa ve yine karamsarlığa itiyorum kendimi.

hep kendi kendime savaş vermenin, savaş dışına çıkıp başka insanların hayatını kurtarıp savaşa yalnız başıma geri dönmenin verdiği kaderi düşünüyorum kendimce. hayatı mario'ya benzetiyor ve sözü facebook'ta yazdığım yazıya iteliyorum sonra.
acaba, mario oynarken prensesi hiç kurtaramadığımız için mi bu kadar depresife düştük lan biz? her girdiğimiz kalede tek başımıza savaşıp, hep başka bir insanı kurtardık çünkü. hiçbir prenses kılıklı "diğer kaleye beraber gidelim!" demedi. kurtardığımız her insandan sonra da yalnız savaştık. kurtardığımız her insandan sonra da yalnız savaşacağız.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

1 yıl.

neden rap(müzik) yapamadık?

farklılaşamadıklarımız