Kayıtlar

Mayıs, 2014 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

artı on sekiz: kaydıraklar, çocuklar ve zaman.

yaşasın sikimsonik her şey, kahrolsun mantıklıymış gibi gözüken bilgiler.

biraz uğraşsam kafamdan bilgiler sıçabilirim. göt ile beynin yer değiştirmesinden evla bir durum var; çük ile beynin yer değiştirmesin a dostlar! her insanı sikebileceğini düşünen beyinlerin, ve bunları becerebilen insanları kıskanmamızın şerefine içelim bu akşam. doldur ulan hancı, parasını hiç dert etme; ödeyemeyeceğiz nasıl olsa.
düz duvarda yamuk yürüdü odun. hiçbir şey hatırlamıyordu. kafasını duvara yaslamış yürüdüğünü hayal ediyordu. yer çekimini alt üst etmenin verdiği güçle her şeyi yenebileceğine inanıyordu. delikanlılar, küçük çocuklar, mahallenin büyükleri dışarıdan bağırıyordu "pabucu yarım odun! dışarıya çıkarsan ecdadınızı sikeriz." diye.

gün yeni başlamıştı benim için. sabahtan kalma varoşlar, karısını henüz dövmeye başlamamış rakı sever abileri selamlıyordum. sahili olmayan kentin dalgakıranlarına koyulmuş banklarda uyanmıştım. delikanlıları duydum, küçük çocukları. "pabucu yarım …

artı on sekiz: salıncaklar, silahlar ve tehlike!

Resim
yaşasın kafası güzel halklar cumhuriyeti. kahrolsun düzgün yaşayan mutlu insanlar.

doğum günlerinde yapılmış samimi gülüşlerin şerefine içelim ulan bugün. adam olup bütünleşememiş tüm bozuk paralar uğruna içelim. orospu çocukluğunun lüzumsuz kitabını yazan insanların şerefine de içeriz bakarsın! öldüğümüzde donmuş bakışlarımızla gözgöze gelip ağlamaya başlayan insanların şerefine de içeriz!
bir kaç kadeh daha içtim. bir dışarı çıktım, pür dikkat kaybettim kendimi. salıncakları aradım en güzelinden. bir salıncak, biri sallandığında değil; biri kendini astığında güzel gözükebilir çünkü. asmaya karar verdim, tanrı sohbete davet etti. pür dikkat kendime geldim. salıncaklar bile bu diyarı terk etti. tanrıya döndüm, ağaçlarla tehdit ettim. "suç bende değil." dedi. "vakit erkendi, sen geç kaldın." yaşasın birbiriyle sevişen halkların emperyalizmi! kahrolsun evli çiftler.

içmemizin üzerine belki de yıllar geçti, belki de saatler. "ölmek" kelimesinin yanlış anlam…

sessiz olun, duymuyorlar.

kendime güzel bir kahve yaptım. son zamanlarda ayık olarak dolaştığım vakit çok az. sonunda sarhoş olmadığım bir vakit buldum. bugün sizlere son derece içten konuşacağım sevdiklerim. okumayacağınızı, gram olsun dinlemeyeceğinizi biliyorum. ama ben, anlatmak istiyorum. bu satırları yazarken bazı yerlerde ağlayacağımı biliyorum, lütfen... benim açımdan düşünün her şeyi.

bölüm 1: ben artık, sanırım, gitmeye karar veriyorum.
"yapabilirsin oğlum. vaktini her şeye ayırma. sen öğrencisin. derslere git, diğer işlerini yaparsın. senin zeki olduğuna inanıyorum." diyen annemi özledim. yapamadım anne. vaktimi her şeye ayırmadım, gerizekalı gibi gönüllülük işlerine verdim kendimi. özür dilerim. öğrenci olduğumu unuttum, derslere doğru düzgün gitmedim bile.

ben insanların zeki sandığı, gerizekalı bir çocuğum. çok özür dilerim. tam şu an, hayatıma geliş sebebimi sorgularken; senden binlerce defa özür dilemem gerektiğini düşünüyorum. sizin de üstüne bastıra bastıra söylediğiniz gibi, benden…

hehehe, seni gidi mutluluk.

Resim
"spermin çikolatalı pasta ile mi döllendi bilmiyorum ama birinci sperm olarak çıkabilmiş olmanın bir anlamı olmalı! tanrı seni bir şeylere zorlamış olmalı!" diye bağırmak isterdim amerikan filmlerinden çıkmış gibi. kadın çok tatlıydı ama zorlukları acıtıyordu. sağıma dönüp sigara istedim sercan'dan. sercan'ın sigarası az önce içtiklerimizle bitmişti oysaki. sürekli, elimden bir dakika olsun bırakmadan sigara içmek istiyordum. "sercan!" diye bağırabildim o an. "sigara bul... siktirtme belanı!"yazdı ve silmek istedi bu satırları. anlamsız olmuştu ve hiçbir anlam ifade etmiyordu. bir arkadaşının "yazdığın hiçbir şeyi silmemelisin" dediği aklına geldi sonra. silmedi. bir yazının ilk paragrafı, sadece yazılmak için, ilgi çekmek için yazılmış oldu böylece.

kendini piç gibi hissetti paragraf. öldürülmüş kelimelerine baktı öyle. koskocaman kelime ordusu, bir özel isim dahil olmak üzere katledildi.

yaptığı soykırımı izledi yazar. yeni bir paragra…

hipokondriyak şizofreni.

Resim
üzerimde garip ve anlamsız bir heyecan var. bursa'dan bıraksan paris'e kadar koşarak gidebilirim. oysaki dünden bugüne, önceki günden bugüne, yıllar önceden bugüne hiçbir şey değişmemiş gibi. aynı acıları çekiyor, aynı acıları yaşatıyorum kendime. şerefsizim aklıma gelmişti böyle bir şey; denememiştim. uzun zamandır kafama taktığım her şeyi takmamayı istediğimde takmayabiliyormuşum, garip. insan bazen, hayret ediyor.

bir sperm tarafından döllenen yumurta hücresi ikiye, dörde ve sonra sekize bölünür. büyümesi hızlı gerçekleşir. embriyo hücreleri plasentayı oluşturur. anne yavrusunu beslemeye çalışır ama plasenta o kadar küçüktür ki; bebeğe ulaşması gereken oksijen, karbondioksit olarak hayata döner. çocuk ölür, anne karbondioksit doğurur. anne, acıyla kusar.

tüketilen alkol, mide ve bağırsaklar tarafından emilir. ağızdan girer girmez, kan dolaşımını siklemeden vücuda bulaşır. etil alkol o kadar çabuk erir ki; diş etleri bile saygı duyar ve kana geçmesine izin verir. tüketilen …

büyümüş ergen.

Resim
"bugün her zamankinin aksine düşüneceğim. düşünmemeyi bir kenara bıraktım. nasıl seviştiğinizi, öpüştüğünüzü, kolkola uyuduğunuzu düşüneceğim. kafamda kuracağım en ince detayına kadar. ne mazoşist, ne sadistim; sadece acı çekmeyi hak ediyorum.

acı çekmeyi hak etmekle gurur duyacağım bugün. hiçbir şey sikimde olmayacak başka. insanlar istemeden acı çekerken, isteye isteye, göz göre göre, bunun gururuyla acı çekeceğim.

siz mutlu olun. bana henüz verilmemiş mutluluk hakkını yaşamayı istemek, başlı başına bir mantık hatasıydı zaten. bir daha ne aşktan, ne yalnızlıktan bahsederim."

~ dünkü, blogumda yayınlamadığım bir yazı. yıllar önce değildi abi, maksimum aylar geçmiştir. birileri yazımı okuyup "oğlum, sen henüz büyümüş ama ergenlikten kurtulamamış bir insansın." diyorlardı. anneme küfür ettiler, babama küfür ettiler, gelmişime geçmişime bile küfür ettiler ama bana en çok koyan kısmı "ergensin" olmuştu.

bugün, bunu kabul ettim. hayatımda hiçbir şey yolunda gitm…

bir ses kaydı.

saat 03.58, ses kaydı şöyle başlıyor ve devam ediyor:

"şuraya bak amına koyayım. insanlarla konuşmak istiyorum ama her zaman yalnız başımayım. yalnız başıma, siktiğimin yolundayım şu an. yine kendi başıma konuşuyorum, havaya konuşuyorum; havaya üfleyip birilerinin duymasını istiyorum, kimsenin duymayacağını bile bile.

bu amına koduğumun hayatında hiçbir şeyden beklentim kalmadı. dünyanın bir tarafında yaşama hevesiyle dolu insanlar ölürken; dünyanın diğer tarafında bir ben varım ve bir türlü ölemiyorum. birisi gelse de kafama sıksa, birisi gelse de öldüresiye dövse ve kendime gelsem diye bekliyorum.

bu bunalım halinin bir kurtuluş yolu yok. sadece ölürsem bu halden kurtulabilirim. dünyaya geldiğim zaman beni, hiç beklenmedik bir psikolojik bunalımın içinde bulmuşlar zaten. çocukluğumdan beri, ilk defa... yanlış hatırlamıyorsam daha ilk okula gitmeden önce, altı yaşımdayken falan bununla yüzleşmiştim zaten.

annem bana apartmanın dördüncü katından bağırıyordu 'oğlum, eve gel üş…

hatasızlık.

Resim
gülücüklerimin arasına sıkıştırılmış, özene bezene dudaklarıma eklenmiş mutsuzluklar taşıyorum. en kötü tarafını da biliyorum; kimsenin fark edemiyor olması. zamanla kendi kendime bile fark edemediğim mutsuzluklar, sessizce içime saklanmış ya da "off"larken uçup gitmiş şeylerden bahsediyorum. "neyin var?" diye sorduğunuzda veremediğim cevaplardan, zorlayarak ağzımdan çıkan kelimelere saklanmış bazı şifreli mutsuzluklardan bahsediyorum. beni tanıyan bilir; ben konuşamam... sadece yazarım.
yarım saat sonra ölebileceğimi düşünüyorum. kafama düşebilecek, varlığı tespit bile edilmemiş meteorun ağırlığını kaldırabilecek güçte değilim. tanrı beni bir karınca olarak yaratmadı; yaratsaydı kendimden kat kat büyük şeyleri taşımayı öğrenebilirdim.

yarım saat sonra ölebileceğimi bile bile hata yapmıyor olmak bana acı veriyor. yarım saat sonra öleceksem eğer; geri de bıraktığım hataların bir gram önemi olur muydu merak ediyorum. iki seçenekte kayboluyorum diğer insanların aks…

kamil koç otobüsü.

henüz ilkokul beşinci sınıfta, en yakın olduğum kadından uzaklaşırken bindiğim izmir - ankara arası uzun yol otobüsü öğretti bana her şeyi. ben, çok kolay kaybederim. çok şeyi kaybettim. kaybettiğim o kadar şey bana kolayca vazgeçmeyi, pes etmeyi ve uzaklaşmayı öğretti. her şeye rağmen susmayı öğrendim.

daha 11 yaşımdayken kafamı yasladığım, yağmurun damlalarını tek tek incelediğim kamil koç otobüsünde öğrendim kaybetmeyi. anneme doğru bakıp gözyaşlarımı gösterdiğimde, "anne... çok özlüyorum." dediğimde anlamalıydım böyle bir hayatın beni beklediğini. annemin beni kollarının arasına alıp "seveceksin oğlum. daha çok seveceksin, şimdi biraz erken. daha çok gitmek zorunda kalacaksın." dediğinde anlamalıydım lanetli bir çocuk olduğumu.

seneler geçtiğinde, yani bugüne geldiğinde; arkama bakıp hiçbir şeyin değişmediğini söyleyebilmek zor geliyor bana. bir tarafım diğer tarafımla sürekli çatışıyor. içimden bir ses, içimin bir tarafı "bak oğlum, küçüklükten beri pes e…

onunla mutlusun abi. ben gidebilirim.

belki de son 20 gün kaldı her şeyin son bulmasına. bir kere, bir şehri terk ettim; ayağa kalkmam üç sene sürdü. çok güçsüz olduğum kesin; bir şehri daha terk etmek zorunda kalırsam eğer ayaklarım kırılır.

mecalim yok; kimi sevdiysem gitti. şimdi birilerinin beni sevdiği şehri terk etmek istemiyorum. "neden uyumuyorsun abi?" diye soranlara söylediğim yalanların haddi hesabı yok. insanlar bazen insanlarla birlikte kendini de kandırmak ister. yalan söylüyorum çünkü; gitmemeye dair biraz da olsa ümidim olsun istiyorum.

ben hayallere küseli çok uzun zaman olmuştu. hiçbir hayalimin gerçekleşmiyor oluşu başlı başına bir kırıklıktı zaten. şimdi tüm her şeyi sıfırlamaya ve hayallere bağlanmaya ihtiyacım var, bütün insanlar gibi. hayal kurmaya, peşinden koşmaya ve gitmemek için saatlerce oturup tanrıya dua etmeye ihtiyacım var. bugüne kadar hiçbir şekilde kabul olmamış dualarımın kabul olmasına ihtiyacım var.

deli gibi içmek istiyor ama sarhoş olmak istemiyorum. belki de bu şehirde ya…

benden daha iyi olabilir.

ben sadece susmayı ve gözlerine bakmayı iyi bilirim. insan ister istemez onunla karşılaştırıyor kendisini. bir "o" olamayabilir, bir "o" kadar mutlu edemeyebilirim seni. "o"nun götürdüğü yerlere götüremem mesela. ya da "o"nun kadar yakın bile olamayabilirim. insan bazen empati kurduğunda anlıyor çoğu şeyi; mutluluk klasmanı hariç, "o" her şeyde benden daha iyi.

uyuduğun saati bilebilirim. en son ne zaman hastalandığını, en son ne zaman mutlu olduğunu, tam şu an neler hissettiğini tahmin edebilirim. ama annem bana "öyle aşk karın doyurmuyor" derdi. bu yüzden her seferde daha fazla korkuyor ve daha fazla empati kuruyorum. ve belki de bu yüzden her yazımda korkudan bahsediyorumdur kim bilir? seni çok sevebilirim, beni çok sevebilirsin ama... onun yaptıklarını yapamayacağımı ben de biliyorum.
günün kahramanıydım. iki insanın derdini dinlemiştim. belki de ikisi birbirine daha fazla yakınlaşacaktı artık. birbirlerini kaybetmemek iç…

bir şeylerden korkuyorsan eğer...

bir şeylerden korkuyorsan eğer, başına geleceğini biliyorsundur. bilmiyorum, hangi kelimemde kendini arıyor ve hangisinde buluyorsun? çikolatalarla kendimi mutlu edemiyor ve bir türlü anlayamıyorum: biraz yaklaşıp sarılmamı istiyor musun? yoksa uzaklaşmam mı gerekiyor?

işin hikaye kısmına girmek bile istemiyorum. korkuyla kaybettiğim her şeyin bedelini yavaşça ödüyorum. ilk sevgilim, ilk aldattığım kadını hatırlıyorum şimdi saçma bir şekilde. üzerime yağdırdığı lanet yıllardır devam ediyor. bir kere olsun gerçekten istediğim bir şeye sahibim ve bunu anlatamıyorum insanlara. ama gerçekten, birinin bana sarılmasına ihtiyacım var.
duygu yüklü paranoyalarımla savaşmaktan bıktım. saniyeler sonra öleceğimi düşündüm. saniyeler geçtikçe ölmediğimi; aslında her şeyin planlanmış bir gerçek olduğunu anladım.

bir filozof olsaydım eğer bardan bara dolaşır, insanlara hayatın ne kadar zor olduğunu anlatırdım. bir blogger olup insanlara doya doya gülen bir suratın altında neler saklı olduğunu anlattım…

yalnız değilsin, kimsen yok.

yalnızlığa itilmiş bir liselinin ömür boyu prangalara mahkum edilmesini yürüyerek daha güzel hayal edebilirim. insanlar, insanlık namına anlattığı çoğu hikayeyi yürüyerek düşünmeli bu yüzden. karanlığın ortasında görünmeyen yıldızların varlığına göz kırparken anlatılamamış, sadece varlığına tanık olunmuş hikayelere sahibim. her seferinde bir hevesle yazılmaya koşulmuş; yazılamadan, yine hafızanın boş koridorlarında kaybolmuş hikayeler.

sahibi henüz var olmamış bir köpeğin sokaklarda kaybolma isteğininin hikayesini anlatacağım bugün size. yalnızlığın henüz bebekken damardan enjekte edildiği hayatların hikayesinden bile söz edebilirim. ve kim bilir, yazılan her satırda kendinizden bir parça bulurken; bir parçayı kaybediyor olmanın hazzını yaşayabilirsiniz. insansınız biliyorum. kapasitenizin aldığı kadar varsınız ve beni... anlatabildiğim kadar anlayacaksınız.
dünyanın en güzel olayları uyuduğumda yaşanıyordu, bu yüzden uyumamaya karar verdim. birinci günün sonunda çok eğlenceli bir gec…

ağlamak ile gülmek, ikisini aynı anda yapabilmek.

ağlamak ile gülmek arasında kalmak arafta kalmak gibi; son saniyeye kadar cennete mi yoksa cehenneme mi gideceğini bilemiyorsun. ben bir insanın sessizce ağlamasını, hunharca gülmesini seviyorum; en çok da ikisini aynı anda yapabilenlere hayranım.
lütfen biraz uyuyabilir misiniz? hıçkırıklara boğularak ağlamamı hiç kimsenin duymasını istemiyorum. yeni doğmuş bir bebeğin ciğerlerinin açılması için ağladığı kadar ağlamak istiyorum hem de. günlerce, aylarca, birileri beni anlayıp "nolur yapma artık!" diyene kadar ağlamak istiyorum.

sonra ağlayamıyorum ama uyuduğunuzda. karışıyorum kahvenin içerisinde eriyip giden şeker gibi. bir yerlerde eriyor, gözden kayboluyorum ve kimsenin... ama kimsenin aklına kahvenin içerisine bakmak gelmiyor. nasıl acı çektiğimi ve bunu nasıl sakladığımı anlamanız mümkün değil. gerçek hayatta suratıma bakıp "oha bugün bir hayli mutlusun!" diyen insanı bulduğumda keşfettim bunu. mahallelerin arasında, tüm komşular duysun diye attığım kahkahal…

kahve falı.

gerçek bir yalnızlığa bakıp sigara içemezsin. sigaranın bir asaleti, bir de kulakları vardır. sigara dediğin; kalabalıkta seni terk eden, yalnızlığın içine sürükleyen ve bir kez olsun arkasına bakmayan insanların verdiği yalnızlık için içilir. bu yüzden yazı boyunca içtiğim tüm sigaraları onların şerefine yakıyorum, afiyet olsun.

bölüm 1: karamsarlık?
karamsarlık, insanın içine bir defa girdiğinde ömür boyu çıkmayan virüs gibi. mutual bir yaşam tarzı var. o korkundan, sen ondan besleniyorsun ve beraber büyüyorsunuz. korktukça kendini içine çekiyorsun, korktukça defansif yanın ortaya çıkıyor. bugüne kadar tuttuğun tüm eller, öptüğün tüm dudaklar, yaşadığın her mutluluk korkutuyor seni.

mutluluktan bile korkuyorsun sonunu bildiğin için. aşktan korkuyorsun mesela, sevgiden. karamsarlık, fark ettiğin halde bile giriyor vücudunun en küçük deliklerine. dur diyemiyorsun ve en son geldiğin noktada söyleyebildiğin tek şey... "mutlu olmayı istiyor muyum? çünkü, o da bitiyor..." oluyor…