Ana içeriğe atla

bir ses kaydı.

saat 03.58, ses kaydı şöyle başlıyor ve devam ediyor:

"şuraya bak amına koyayım. insanlarla konuşmak istiyorum ama her zaman yalnız başımayım. yalnız başıma, siktiğimin yolundayım şu an. yine kendi başıma konuşuyorum, havaya konuşuyorum; havaya üfleyip birilerinin duymasını istiyorum, kimsenin duymayacağını bile bile.

bu amına koduğumun hayatında hiçbir şeyden beklentim kalmadı. dünyanın bir tarafında yaşama hevesiyle dolu insanlar ölürken; dünyanın diğer tarafında bir ben varım ve bir türlü ölemiyorum. birisi gelse de kafama sıksa, birisi gelse de öldüresiye dövse ve kendime gelsem diye bekliyorum.

bu bunalım halinin bir kurtuluş yolu yok. sadece ölürsem bu halden kurtulabilirim. dünyaya geldiğim zaman beni, hiç beklenmedik bir psikolojik bunalımın içinde bulmuşlar zaten. çocukluğumdan beri, ilk defa... yanlış hatırlamıyorsam daha ilk okula gitmeden önce, altı yaşımdayken falan bununla yüzleşmiştim zaten.

annem bana apartmanın dördüncü katından bağırıyordu 'oğlum, eve gel üşüteceksin.' diye çünkü hava yağmurluydu. ben de yağmura inat dışarıda, yağmurun karamsarlığında boğuluyordum. çok güzeldi.

şimdi, büyüdüm ve aslında bunların çok kötü şeyler olduğunu anlıyorum. annem bana ilk 'yukarı çık' dediği zaman yukarı çıkıp, camdan dışarı izlemeli ve 'aman siktir et, yerler yıkanıyor.' diyerek geri dönmeliydim.

olmamış ama. beni yaratırken, bazı şeyleri eksik yaratmışlar. ben böyle bir insan olmuşum.

her zaman dediğim gibi sessizce kayboluyorum, sessizce yalnızlaşıyorum, sessizce yanımda birilerini istiyorum. insanlar beni takdir ediyor ama yalnızlığımla savaşmama yardımcı olmuyorlar. yalnızlık, tek başına savaşılabilen bir şey değil. yalnızlıkla savaşırken yanında birisi olursa eğer; zaten yalnızlığı yenmiş oluyorsun.

ama şöyle bir bakıyorum da, benim etrafımda, savaşa girebileceğim arkadaşım yok. beraber sohbet edebileceğim, beraber yalnızlığı yenebileceğim hiç kimsem yok. gerçekleri kabulleniyorum artık çünkü uzun zamandır yalanlarla yaşıyorum. bu yalanlar bana artık acı vermeye başladı.

'yalnızlık çok güzel, yalnızlığın tadını bilirsen eğer bundan zevk alırsın.' diyen insanlardan nefret etmeye başladım. yalnızlık, sevilecek bir şey değil. yalnızlık, ilk başlarda insana güzel gelen, daha sonra yaşamaya devam ettikçe acı vermeye başlayan ve hayattan bir türlü çıkmayan bir şey. kanser gibi yani; yavaşça yayılıyor, süründürüyor. yavaş yavaş öldürüyor.

bir kere hayatına girdiğinde yalnızlık, ömür boyu yaşamak zorunda kalıyorsun.
bu çoğu yalnızın kabul etmekte zorluk çektiği bir şey ve insan büyüdükçe gerçekleri kabul etmeli.
yalnızlık kolay bir şey değil. yalnızlık insanların anlattığı güzel şey değil.
ve yalnızlık... neyse siktir et ya, kime anlatıyorum ki?"

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

iyi ki varsın.

sana ne yazacağımı bilmiyorum. aslında, sana ne yazacağımı çok iyi biliyorum da kelimelere dökemiyorum. bir yanıma kahvemi aldım, diğer yanıma da bırakmak için söz verdiğim sigaramı. yazmak bana zararlıdır belki, belki de zararsız. hiç bilmiyorum ama çok mutluyum; yanımda sen varsın. yanımda kal... bana en yararlı sen varsın, geriye kalan her şey zararlı. benim için baktığım her yerde sen varsın; gerisi anlamsız.

ellerim biraz soğuk, elimin en soğuk yerinden tutar mısın içim ısınsın. ya da bana biraz bakar mısın, cennete olan sevdam artsın. saçlarınla oynayabilir miyim, çocuklukta hevesimi alamadığım oyuncaklarım için. ellerinden ben tutabilir miyim ya da? soğuk bir yerin kaldıysa ısınsın diye.

sana çok şey yazdım. sana yazdığım her şeyi sildim, tekrar yazdım. kelimelerin duruşunu beğenmedim bazen. bazen, seni sevdiğimi tam anlatamadıkları için kızdım; tekrar sildim, tekrar yazdım. bir daha beğenmezsem eğer tekrar siler tekrar yazarım. sana değer. senin için, tek tek, ayrı ayrı tüm ke…

siz hiç başarısızlığı çantanızda taşıdınız mı?

henüz 23 yaşındayım. geçenlerde bir yazı okudum. bana "hayatı aceleye getirme" diyordu. yine uzun bir zaman önce geçenlerde birileri bana "steve jobs üniversiteyi bırakmış. sonra apple'ı kurmuş." diyordu. biraz daha önceye gidebilirim. google'ın küçük bir garajda kurulduğu gerçeğine kadar yani. insanların öğütlerinden bahsetmekse konu, hayatımın her köşesini anlatabilirim. memur olmamı isteyenlerden, değer verdiğim her şeyi hiçe saymamı bekleyenlerden girebilirim konuya. dolabımdan hiç çıkarmadığım, "bir gün başarılı bir insan olacaksın." dendikten sonra verilmiş kol düğmelerinden bile bahsedebilirim. hiçbir şeyi değiştirmez, biliyorum. hiçbir şeyin değişmesini istemiyorum zaten... sadece, anlatasım var.

iki üniversite gördüm ben. ikisini de bitirmedim. birini daha üçüncü ayımın başında bıraktım. diğeri 5 sene sürdü, bırakmak üzereyim. üniversiteyi bırakmak iyi bir şey değil, biliyorum; fakat üniversiteyi bitirmek de zannedildiği kadar iyi değil.…

5. ay: gidersen...

saat geç oldu, uyuyup uyanalım. saatini kur, bir sanatçının da dediği gibi "her sabahın, bir anlamı olmalı." her sabah, bir anlam oluşturmalı. ölüm var, ölüyoruz işte; hem de kaç defa olduğu hiç belli değil. ölüm var, ölüyorlar işte; kim olduğu çok mu önemli?

şimdi de kayıp giden zamana mı takacağım bilmiyorum. şimdi, neye takmam gerektiğini de bilmiyorum kafamı. ya gidersen? ya kalmazsan? içimden bir his diyor ki "bütün cümlelerin yarım kalır." içimden bir ses uyarıyor, "zaten sessizsin... giderse, ne anlamı kalır?"

derin bir uykudan uyanır gibi, komadan büyük bir isteksizlikle çıkar gibi... hiç dinmez gibi ve hiç bitmez gibi... akla gelen her kötü betimleme gibi korkular. neden, ne için... cevabı bulunmayan bir yerde. beynin derinlikleri, kalp atışının ulaşamadığı yerler gibi. hiçbir işe yaramayan apandisit gibi ve daha bir çok şey gibi... ne çok gibi oldu, kendimden çekindim.

bi değişiklik var anlıyor musun? neyin değiştiğinin farkında değilim üstelik…