kahve falı.

gerçek bir yalnızlığa bakıp sigara içemezsin. sigaranın bir asaleti, bir de kulakları vardır. sigara dediğin; kalabalıkta seni terk eden, yalnızlığın içine sürükleyen ve bir kez olsun arkasına bakmayan insanların verdiği yalnızlık için içilir. bu yüzden yazı boyunca içtiğim tüm sigaraları onların şerefine yakıyorum, afiyet olsun.

bölüm 1: karamsarlık?
karamsarlık, insanın içine bir defa girdiğinde ömür boyu çıkmayan virüs gibi. mutual bir yaşam tarzı var. o korkundan, sen ondan besleniyorsun ve beraber büyüyorsunuz. korktukça kendini içine çekiyorsun, korktukça defansif yanın ortaya çıkıyor. bugüne kadar tuttuğun tüm eller, öptüğün tüm dudaklar, yaşadığın her mutluluk korkutuyor seni.

mutluluktan bile korkuyorsun sonunu bildiğin için. aşktan korkuyorsun mesela, sevgiden. karamsarlık, fark ettiğin halde bile giriyor vücudunun en küçük deliklerine. dur diyemiyorsun ve en son geldiğin noktada söyleyebildiğin tek şey... "mutlu olmayı istiyor muyum? çünkü, o da bitiyor..." oluyor.

 bölüm alakasız: ve kahveci bacı?

"seni bilmem ama ben artık dokunabileceğim bir insanı sevmek istiyorum. sabah onunla uyanmak istiyorum, ona sarılmak istiyorum, öpmek istiyorum. ben seni sevmek istemiyorum!" diyor izlediğim dizinin karakteri. gizliden gizliden sevdiğim insana "hayatım boyunca elini tutamayacağım bir kadını sevmek istemiyorum ben!" yazıyorum hiç anlamayacağı yerden.

üzerine bir kaç dakika düşünüyorum "alınır mı? anlar mı? anlarsa ne yaparım ben!" diye.
gerçek hayata dönmek ufaktan zarar veriyor insana. ben hiçbir şeyin gerçeğini sevmiyorum; tüm diğer insanlar gibi, benim de yalanlara ihtiyacım var çünkü.

yalnızlığın ve karamsarlığın bana verdiği yetkiye dayanarak türk kahvesi yapıyor ve kaave falı'na gönderiyorum sonra. "sen kolay kolay vazgeçmezsin sevdiğinden" diye başlayan ilk cümlesi de bana zarar veriyor. birbiri üzerine aldığım zararlarla ayakta zor duruyorken en ağırı bu oluyor belki de. tam vazgeçmek üzereyken hem de; "vazgeçtim, çünkü başkasına ait." derken bu geliyor karşıma.

geçen haftalarda yanıma yanaşıp "sen çabuk pes ediyorsun! her şeyden pes ediyosun! kazanamazsın. korkuyorsun amına koyim! siktir git, mutluluğu hak etmiyorsun." diyen arkadaşımın söylediklerini takıyorum kafama. tam "ben kolay pes ediyorum, evet..." diyecekken kararsız kalıyorum.

"beni hiç tanımayan, sanal bir alet beni bir arkadaşımdan daha mı iyi tanıyor?" diye sormadan edemiyorum. cümlenin devamı "ama..." ile geliyor çünkü, "sen kolay kolay vazgeçmezsin sevdiğinden ama vazgeçersen de geri dönüşün zordur." cümlesi tam olarak beni anlatıyor. kelimesi kelimesine.

bugüne kadar hiçbir arkadaşımın bana söylemediği gerçeği kendim kabul ediyorum.

ya da bilmiyorum, dedim ya... "çünkü, benim de yalanlara ihtiyacım var. diğer tüm insanlar gibi."

bölüm sonu canavarı: işin "ben olmayan" bölümü?
farklı bir karakter olmayı iyi becerebilmişimdir hep. bir karakter, iki, üç... hayatım boyunca çok karaktere bürünmüşümdür. en çok "ben olmayan" karakterine aşık oldum ve en çok bu karakteri oynadım.
kendimle konuşmalarım içerisinde kaybolduğum zamanlarım var benim. ben eğer ki "o" olsaydım kendimi hiç sevmezdim zaten. ya da "ben" olsaydım, "o" beni çok sevebilirdi.

bölüm sonu canavarı kısmı; "sen böyle şeyleri kafaya takar mıydın?" diyenler için geliyor. çünkü sizin için küçük bir yazıya sığdırdığım her şey; beni gerçek anlamda tanımadığınız için yazıldı. ama siz bu son paragraftan bunu çıkarmayacaksınız.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

1 yıl.

neden rap(müzik) yapamadık?

farklılaşamadıklarımız