yalnızlar yalanlar söyler.

bir şeylerden korkma ve bir şeye nefret duymanın sebebi beyindeki hipotalamustur. bunu, konuyla bir alakası olduğu için söylemiyorum. bir şeylerden korkuyorsanız ve nefret ediyorsanız, suçu nereye atacağınızı bilmeniz için söylüyorum. saatte iki yüz kırk beş kilometre hızla size doğru gelen bir ejderhadan korkuyorsanız, sebebi ejderha değil sizsiniz. bir kadına/erkeğe aşık olmaktan korkuyorsanız; sebebi yaşadıklarınız değil, sizsiniz. bir kadını/erkeği kaybetmekten korkuyorsanız, allah belanızı versin.

stres, hipotalamusu uyarır. aşırı stresli günler geçiriyorsanız eğer çükünüzün cıvıl cıvıl ötmüyor olmasının sebebi hipotalamustur. yoğun olduğunuz dönemlerde bir kadına aşık olamaz, güzel bir cinsel hayatı yaşayamazsınız. "kimseye aşık olamıyorum" diye ağlıyorsanız eğer sebebi başkası değil, sizsiniz. seks yapamıyorsanız eğer sorun elinizde değil, sizsiniz. ve hayatın şu dönemlerinde bile aşka inanıyorsanız eğer, allah belanızı versin.

kamu spotunu okudunuz, yazıya geçebiliriz.

her şey yolunda. her zamankinden daha fazla mutluyum. yersen eğer güzel yalanlarımız, yemiyorsan eğer bir sorunumuz var demektir. uzak dur benden; inanmak zorundasın, inanmak zorundayız. yememe gibi bir şansın yok; eline bir kaç kadeh rakı tutuştursam ilk bağıracağın şey yalanların şerefine olur.

etrafım insan kaynıyor. herkes beni anlıyor. cebimde bolca param, kalbimde hiç yaram var. doğruyu söylediğimizde kimsenin gülümsemeyeceğini biliyoruz. gel şöyle otur yanıma, birbirimizi kandıralım. birbirimize değil de belki yalanlarımıza ihtiyacımız vardır. yalanlarımıza inanacak insanlar bulmaya ihtiyacımız da olabilir mutlu olmak için. belki mutluluk gerçek olduğu için yalanlarımız vardır. bunu kimse bilemez, ben de öyle.

yalanlar için yalnız olmak gerekmez. ama yalnızlar daha fazla yalan söyler.

saatler oldu şu bilgisayarın başından kalkmayalı. düşünmekten kelime haznemde barındıracak o kadar çok yalan buldum ki, sadece bir kaçını duysan her şeyini terk edip bana koşarsın.

insanları ölmek istediğime inandıramıyorum. güçlü olmak değil, en ufak bir cesaretim olsaydı kendimi asmaktan bir saniye olsun korkmazdım.

en son beni terk eden kadını hatırlamaya çalışıyorum da üzerinden belki de yıllar geçmiş. bana aşık olduğunu iddia eden bir kadını kırk sekiz yerinden bıçaklamayalı yirmi iki sene olmuş, 2 ay sonra yirmi üçüncü senesine girecek. belki de bu dünya üzerinde bazı insanların sevmeye ya da sevilmeye hakkı yoktur.

belki bazı insanlar bu dünyaya yalnız yaşamak, yalnız ölmek için gelmiştir.

karanfillerin güzel kokusunda yüzüyor gemiler. beni de yanları alsaydılar belki çok güzel uyurdum.
bugün de bir kadını en güzel yerinden öpüyor şiirler. ben yazsaydım belki de birini bulurdum.
yine bir gecenin karanlığında kayboluyor gemiler. beni de yanları alsaydılar... ne bileyim işte, yine ümit ediyor olurdum.

kafayı yediğimi söylüyorlar.

ah be güzelim, biraz sus ve dinle. sana deli mi diyorlar? bana da kafayı yediğimi söylüyorlar. oturuyorlar karşıma bazen, anlamıyorlar ama, dinlemiyorlar da. sadece oturuyorlar. sen bile anlamıyorsun zaten beni. sen bile dinlemiyorsun. sen, oturmuyorsun bile. bulutlar gidiyor, farkında değilsin. bulutlar uzaklaşıyor. yağmurlar sönüyor. görmek istediğin tüm gölgeler artık başkasına ait...

olmayan şeyleri var edebilirsin hikayesini yazmayı biliyorsan eğer. ben bugün, kafamda oluşmayan senaryolar gördüm. bir kadın yanıbaşımda, hıçkırıklarla ağlıyordu. zaten otobüs terminallerinde, her otobüs kalktıktan sonra illaki birilerinin gözyaşları akar içerden içerden. birileri gittiğinde herkes ağlar aslında içinden içinden. birilerinin amına koyalım gel; bize bir şey olmasın.

arkaplandan çalan cenaze marşı bugünlerde bir hayli etkili. hava yağmuyor belki, bulutlara çıkabilseydim tüm dünyaya yağmurun ne olduğunu gösterebilirdim. kimsenin bilmediği yerlerde tanrılar bir araya gelir ve yarattıklarına bakarak ağlarlar. tanrıların ağladığını gören bulutlar dayanamazlar. bulutlar bizim oranın çocukları, duygusal topraklardan geliyorlar. sadece tanrılarını ağlarken gördüklerinde dayanamaz ağlarlar. yağmurlar bu yüzden yağar.

büyük kararlar verebilmek için sarhoş olmalı insan. küçük kararlar tatmin edemez çünkü insanı. sen onu seviyorsun kadın, sen onunla mutlusun. sen onu mutlu etmek için çabalıyorsun. sen onu anlatabilir, sen onu anlayabilirsin. ne ben kendimi sana anlatabilirim, ne de sen beni anlayabilirsin.

elden ele tutulmuş küçük kağıt parçaları... fabrikası miladın en başında yerin dibine kurulmuş. küçük bir odun saniyede sekiz yüz otuz milyon karakter değiştirebilir. gelişmiş bir odunun ruh halini asla tahmin edemezsin. küçük bir odun psikoloğunu bile delirtebilir. gelişmiş bir odunu anlayabilmen için kendisi olman gerekli. küçük bir odun cenaze marşını çok sever. gelişmiş bir odunun ölmek ve acı çekmek için üç yüz milyar yöntemi vardır.

elden, başka elere tutturulmuş küçük kağıt parçaları. tek bir ağacın sekiz bin parçaya bölünmesi, sekiz yüz kağıt demektir belki, sallıyorum ama öyle olsun. küçük bir cenaze marşı için yazılması gereken on iki nota kağıdı. büyük bir cenaze için sevilmesi gereken milyonlarca insan.

hayatınızı sikeyim.
ben pes ediyorum.
bu yazı da...
bana pes etmemek için hiçbir sebep bırakmayanlara geliyor.
hadi eyvallah.

yarım parfüm şişesi, eskiden biz.

sabrın varsa olayı başından oku, sadece gerçek yaşanmış küçüklük hikayeleri diyorsan "yarım parfüm şişesi ve şerefsiz basri! şerefsiz veysel!" başlıklarını okuyabilirsin. ben melankolik, sıradan mustafayı okumak istiyorum diyorsan, "başlığını siktiğimin kısmı"nı okuyabilirsin.


yarım parfüm şişesi
saçlarımı her kestirdiğimde değil de, sabah bir şekilde erken uyanabildiğimde geçmişimi hatırlatım. küçükken biz, hiç unutmam, ikinci ya da üçüncü sınıfa girerken, henüz komşularla ilişkimiz bitmemişken, izmirdeyken çok güzel şeyler yaşardık.

bizim kıvanç vardı mahallede, bir gün ağzımı burnumu kırmıştı şerefsiz. beni dövebildiği için değil de, dişimi kanattığı için ağlamıştım yanlış olmasın. "balbasaur ben olacağım!" demiştim, "hayır lan ben olacağım!" kavgasına girişmiştik, galiba küçük ama etkiliydi o. pokemon mu? hayatımızdaki yeri çok büyük, ufkumuz çok genişti.

ben doğum günü partisi falan bilmem, laf aramızda sevmem de zaten. ama kıvanç gül gibi sosyete çocuğudur. neymiş efendim, "doğum günü partisi yapacağım. tüm mahalleyi çağırıyorum."muş. "oğlum ben anlamam doğum günü falan!" demelerime rağmen dinlemedi eşşek sıpası. ablam bir adetten bahsetti, doğum günlerinde hediye almak gerekliymiş.

bazen yaparım ben bazı şeyleri, en çok da son güne bırakmayı severim ama. o gece, kıvanç'a hediye almam gerektiğini hatırladım. etrafıma baktıp, patlamış top lastiği güzel giderdi aslında beni döven pezevenk kıvanç'a. ama vazgeçip, canımdan çok sevdiğim, yarısı kullanılmış parliament marka parfümümü gazeteye sardım. fakiriz makiriz ama kokum ipeksi, bebek gibi; parliament marka parfüm, boru değil.

siz izmir'de yaşayıp da harmandalı oynayamamanın verdiği gurursuzluk nedir biliyor musunuz? izmirliyseniz çekirdeğe çiğdem, simite gevrek diyecek ve harmandalıyı bileceksiniz! çocukluktan beri anarşistimdir gerçi; çiğdeme çiğdem, gevreke gevrek demem. harmandalıyı da pek bildiğim söylenemez. peki siz, 10 tane kızın yanında harmandalı bilmeyen 3-4 erkeğin harmandalı oynamaya çalışması ne demek bilir misiniz? ya da... gazeteye açılmasın da utanılmasın diye yüzbir şekilde sarılmış yarım parfüm şişesinin açılması ne demek, bilir misiniz?

ben bilirim dostlar. mahalle maçlarında hatunları etkilemek için yaptığınız mondragonumsu, musleramsı hareketlerin saniyeler içerisinde bir hiçe dönüşmesinin ne demek olduğunu çok iyi bilirim. biraz havalı olsun diye tek takla atacağınız yerde materazzi usulü dört beş takla atmanın nasıl hiçe gittiğini çok iyi bilirim.

şerefsiz basri! şerefsiz veysel!
10 milyonun şu anki 100 lira'ya bedel olduğu zamanlarda babam bana hiç kıyamaz, babam beni çok severdi. ben de galatasarayı çok severdim. bu yüzden üzerinde marshall sponsorlu formasını almıştık; ertesi sezon telsim ile sponsorluk sözleşmesi imzaladı şerefsizler. okul servislerinde "oh fenerbahçe bu hafta ne çaktı bee!" dendiğinde "siktir lan şikeciler!" demek yerine "olm siz 3-5 attınız, galatasaray 8-10 taktı!" dediğimiz dönemlerden bahsediyorum.

babam "aslanım oğlum! götün büyük ama futbolcu olacaksın!" diye beni izlemeye gelemezdi ama yine de futbolcu olamayacak kadar büyük götüm olduğu kesindi. ben zaten olsam olsam kaleci olurdum, kale benden küçüktü çünkü. ve bizim mahallenin tek kuralı, "topu kaleci getirir, topu kaleci götürür."dü.

anlayacağınız, öyle light bebelerin oynadığı "bu gecenin ebeliği sende!" tarzı koşuşturmacalar yoktu bizde. kaleci dediğin taşşaklı olurdu zaten, anlayacağınız üzere ben de mecazi anlamda taşşaklı insanım.

babam bu kurallardan haberdar olduğunda bana 10 milyonluk adidas top almıştı. benim için "adidas lan bu? boru mu hamınsiktim?" lafı taa o zamanlara dayanır anlayacağınız. ama top ulan bu, eve alıp saklamak için değil, dışarıda oynamak için!

aldım topumu, çıktım dışarıya. ben aşağıya iner inmez mahalleli toplandı fakat bu sefer bir sorun vardı; mahallenin kabadayısı diye hitap ettiğimiz liseli pezevenk veysel aşağıya inmişti. bizim veysel'le husumetimiz yoktu ama o koca kollarıyla bize bir defa vursaydı iflahımız kesilirdi, bunu hissedebiliyorduk. bir de onurcan'ın abisi vardı, basri. ismini siktiğiminin götü.

aynı mahallenin çocukları olarak iki vs iki maç yapmaya karar vermiştik. ismini siktiğim ile cismini siktiğim'in karşısına, çocuklar arasında delikanlı sayılan gökhan ile ben vardım.

"evet sayın seyirciler. veysel aldı topu, kaleci mustafa kaleden çıkmaya korkuyor. veysel pasını attı basri'ye. basri sol kanattan atağa başlamak üzere, önünde kimse yok. BASRİİİ! ŞUUUUUUT! SAHALARDA GÖRÜLMEMİŞ BİR ŞEY SAYIN SEYİRCİLER. TOP PATLADI! HAKEM OYUNU DURDURDU! TOP PATLADI!"

ismini siktiğiminin basrisi topumu patlattı lan! tamam belki inşaata kaçmasından daha iyidir ama 10 milyonluk top bu! orospu çocuğu adidas mı desem, ismini siktiğiminin basri'sine mi sövsem bilemediğim dakikalardaydım.

"hani adidastı, kaliteydi, patlamazdı?"
"ayağının yayını siktiğiminin o nasıl abanmak lan, abanmak var mı puşt!" (bir tokat gelir)
"ya ameliyatlı yerime gelseydiii?!"

gelmedi. o top içimde kaldı sayın okuyan.

başlığını siktiğimin kısmı!
bu yazı biraz uzun, biraz geçmişe dönük. ilk iki kısmı sadece "geçmişi sil, artık geleceğe odaklı yaşa." diyenler için yazdım.

dünya üzerinde hem sokakta, hem de bilgisayar başında yaşamış nadir nesiller vardır. bu nesillerden birisine ben de dahilim. bilgisayar başına geçtiğimde sokağı, sokağa geçtiğimde bilgisayarı özlüyorum. bazen oturup geçmişteki günleri tekrar yaşamayı istiyorum, sırf şu yukarıda anlattıklarım için. ellerine tabletleri, bilgisayarları alıp büyüyen çocuklar canımı acıtıyor. "sokak" diye bir şeyin varlığını bilmeyecekler mesela, onlar için futbol sadece televizyondan izlenen, bilgisayardan oynanan bir şey olarak kalacak. sokak hayatı da, sokak simülasyonları içeren oyunlar çıktığında bitmeye başlayacak.

benim annem sokağa çıkmama korkardı. senin annen de korkmuştur illaki. sokaklarda seni kaçırma planıyla yaşayan çingenler vardı çünkü. her daim, kimliğini bilmediğimiz, kendilerini göremediğimiz "kötü çocuklar" vardır anneler için.

ben 6 yaşımda bilgisayarla tanıştım. daha çocukluğumun baharında. belki 7 yaşımdaydım şimdi tam hatırlamıyorum, ama bilgisayar hayatıma girdikten sonraydı. her yağmur yağdığında dışarı çıkar, toprağın kokusunu alır, biraz kumla oynardım. bu kadar duygusal, bu kadar mutsuz olacağım o günlerden belliydi anlayacağın.

hayatım hep "ya hep, ya hiç" kuralı üzerine kuruldu benim. futbol oynarken ya golcü olabilirdim mesela, ya da kaleci. gerçek hayatta gördüysen bilirsin, hayatımın yüzde doksanı eşofman, yüzde dokuzu takım elbise, yüzde biri kot pantolon giymekle geçer. "ya hep" dediğim kısım takım elbise, "ya hiç" dediğim kısım eşofmandır çünkü.

"geçmişini sil artık. geçmişe bakma. geleceği yaşa." dediğini biliyorum içinden sayın okuyan. sonra da ekliyorsun "bu çocukluğunu unutma, sana acı veren kısımları unut." diye eklediğini de. ama geçmişi sileceksem, ya tüm geçmişimi sileceğim, ya da öyle bırakacağım sayın okuyan. kendimi çok iyi tanıyorum ve bunu yapamam.

çünkü çocukluğumda yaşadığım her şey, ilerideki seçimlerimi etkiledi. bugün buradaysam, çocukluğumun etkisi büyüktür. sen olsan, anlattığında, birileriyle paylaştığında suratında gülümseme yaratan geçmişi silmek ister miydin?

bilmiyorum.

sigaraya tercih edilmiş kahve.


nasılsa gidecek, nasılsa gideceğiz. o kadar çok gitmekten bahsettim ki son zamanlarda, gitmek istemeyenin beyninde tümör arayacak doktorlar. ne de olsa başka birini seveceğiz, ne de olsa unutulur zamana bölündüğünde her şey. "ne de olsa" ile başlayan yüzlerce mermi hazırladım silahım için oyuncaktan. beni tanısaydı işlerini bırakır kaçarlardı doktorlar. kendimi tanısaydım öldürürdüm zaten çoktan.

hayal et. yokluğunu hayal et. tam yokluğuna alışırken var olduğunu. başkasına her zaman var olduğunu hayal et ya da varken, birden bire yok olmaya başladığını. zamanın ters aktığını hayal et, zamanın yok olduğunu. zamanı durdurduğumu hayal et. şimdi hepsini geri al. gerçek olamayacak kadar güzel şeylerle yaşamayacağım çünkü. hiçbir zaman gerçek olmayacak hayaller kurmayacağım artık.

balkonun korumalıklarına ayaklarımı uzattığımda "içelim aşkım, geride kalan her şeye." diyecek insanın peşinden koşacağım. "hadi bana elini ver. hadi, başkalarına saçmaladığın gibi bana da saçmala. bana hayattan nasıl nefret ettiğini, ne kadar nefret ettiğini anlat." diyen kadını bulacağım. ne dersin duygu? benim hayatım düzene girebilecek kadar kötü mü sence de?

ahhh yaşasın hayatlar! silinirse suratlar bir hayli hoşuma gider. geçmişimi unutursam her şey yoluna girer. şimdi siktir edelim beni, size dönelim sayın okuyan. sigaran varsa bir kaç dal ver.
kendimden bahsetmek istemiyorum, her yazımda söylediğim gibi gitmek istiyorum sadece. bu satırları yazarken gözlerimin dolduğunu hayal et, üst dudağımın seğirdiğini ve kontrol edemediğimi. okuyorsan bile böyle oku. hissetmiyorsan git, anlamayacaksın çünkü.

kendimden bahsetmek istemiyorum, bu yazıdan sonrası için en azından. bana güzel hayatından bahsetsene biraz. mutluluklarından bahset, basit şeylerden. nasıl mutlu olduğunu anlat bana. anlat ki kendimi yalnız bileyim. sustuğun her dakika benim gibi biri olduğunu düşünüyorum çünkü.

kendimden bahsetmek istemiyorum. bana yalnızlıklarını anlat lütfen. bana yazdıklarını anlat. büyüdüğünü görmek istiyorum en azından benim gibi çocuk kalmadığını. seni sevmek istiyorum sayın okuyan, anlat.

delirdiğini anlat, nasıl terk edildiğini. yaşadıklarını nasıl sorguladığını anlat. biriyle beraber hayal kurarken, birinin, kurduğun hayalleri başka birisiyle yaşamasını anlat. bana aldatılmayı anlat, birilerinin sana nasıl yalan söyleyebildiğini. çünkü anlayabiliyorum ben birinin bana yalan söyleyebildiğini. korkuyorum sayın okuyan, bana korkularını anlat.

senden anlatmanı istediğim çok şey var. bana insan olmayı, bana sevmeyi, bana sevilmeyi, bana yıllar öncesinden unuttuğum her duyguyu tekrardan anlat! bunu yapabilirsin biliyorum. ben sen değilim; belki arada sırada sen, ben oluyorsundur.

burak... bana kaybolmayı anlat. nasıl bir duygu olduğunu. kaybolursam yapıp yapamayacağımı anlat bana. hayır, kendimden bahsetmek istemiyorum. her yazımda söylediğim gibi gitmek istiyorum sadece.

bana... sigara için terk edilmiş kahve olmayı anlat. sıcak kalbinin nasıl soğuduğunu anlat. hayatımı sikeyim. hayatımı sik gerekirse; ama bana bir şeyler anlat. yalancı olduğumu, yalan söylediğimi, nasıl korktuğumu, sevmeyi bile beceremediğimi, yalnızlığı bile beceremediğimi, gitmeyi bile beceremediğimi anlat. ne kadar düşük bir insan olduğumu, ne kadar kişiliksiz olduğumu anlat.

insanları nasıl ortada bıraktığımı anlat. ne kadar bencil olduğumu anlat.
bana kendini anlat sayın okuyan.
anlat ki, kendimi daha iyi anlayabileyim.
bana bir şeyler anlat.

hipokratın boşluğu.

gelin arabasının olmamasından değil, etraftaki insanların salak gibi davranmasından, heyecanlı olmayışlarından anlaşılabiliyordu aslında bu evliliği hiç kimsenin istemediği. yansın dünya, kahrolsun. metrelerce öteden, balkonumdan izlerken anlayabiliyordum birbirlerini nasıl "hiç" sevmediklerini. kahrolsun.

bir arkadaşım bir arkadaşına aşık olmuş. ne yapmamız gerektiğini sorduğunda elim ayağım titredi. ona aşık olmayı yakıştıramıyordum. "hani yalnızlar insanıydık biz!" diye sormak istedim ama cesaretim yetmedi. sözünü esirgemez "yalnızlıktan hoşlanıyorsan niye kadınlarla birliktesin?" diye sorabilirdi çünkü. uyumasını söyledim, uyumak istediğini söyledi. uyursa düzelirdi belki her şey, sabah uyanana kadar.

bu yazının da böyle bitmesini, devamını getirmemeyi istedim. size nasıl bir duygusal boşlukta olduğumu anlatabilirim. biraz dinleseniz aslında saatlerce anlatabilirim. ama siz oturun, benim nasıl gelemeyişlerimin olduğunu, ne kadar iğrenç bir insan olduğumu, nasıl sözlerimi tutamadığımı, ne kadar sahtekar olduğumu konuşun. sonra da siktirin gidin.

sizinle paylaşmak istediğim, size anlatmak istediğim hiçbir şey yok artık. sanırım bunu bekliyordum. gözüm kapalı gidebilirim, bir uçurumdan düşebilir ve geri dönemeyebilirim. çok da güzel olurdu hepimiz için. hayatınızdaki pislik, defolup gitmiş olurdu.

ve bir arkadaşına aşık olan arkadaşım demişti aslında: "bir şeyler anlatmanın hiçbir anlamı yok. seni asla sen olarak anlamayacaklar ve sen asla çektiğin acının ne kadar büyük olduğunu anlatamayacaksın." ne bileyim işte.

gidiyorum abi ben. gideceğim. ilk işim olarak telefon numaramı değiştirmekle başlayacağım mesela, kimseye de söylemeyeceğim. zaten twitter dediğin, facebook dediğin nedir ki, tek celse de kapatılır ya da bir daha asla yazılmaz; susulur.

gidesim var amına koyayım. ama bu sikinizde bile değil. zaten bir adam tanıyorum ki ben hiç kimsenin siklemediği. (http://katilinmektubu.blogspot.com.tr/2014/06/hic-kimsenin-siklemedigi.html) oturun şimdi... benim nasıl gelemeyişlerimin olduğunu, ne kadar iğrenç bir insan olduğumu, nasıl sözlerimi tutamadığımı, ne kadar sahtekar olduğumu konuşun. bize de bu yakışır.

her neyse, sigaram var eğer içersen ve yollar var siktirip gideceksem.
bir annenin kolları var,
bir babanın dökülmüş saçları.
belki de uzaklardadır özgürlük. belki de yoktur özgürlük.
yollar var siktirip gideceksem
ya da insanlar vardır belki bir yerlerde takılıp düşeceksem.
bir de duygusallığım...
ve bir de onun boşluğu.
neyse... hayat var sahibinden,
ruhu yorgun, terk edilmiş; bir an önce ölmek isteyen.

konudan konuya atlamak gibi.

ilk ciddi ilişkimi yaşadığımda 16 yaşımdaydım. birbirimize "sayın" diye hitap ederdik, yanlış hatırlamıyorum cidden böyleydi. dövüş kulübünden esinlenip kendimize koyduğumuz "ilk kuralımız, birbirimize asla seni seviyorum demeyeceğiz!" kuralına çok güzel uymuyorduk. ikinci kuralımızsa "ikinci kuralımız, ola ki demek istedik. o zaman hakedeceğiz!" olmuştu.

birini sevmeyi hak etmek, birinin seni sevmesini hak etmek; 16 yaşındayken üstesinden geleceğimiz bir durum değildi oysaki. en ciddi ilişkimde, sevgilimi aldattığım kadın sonradan sevgilim olacaktı. çünkü kolaydı, çüküm kalktığında öpüşecektik sadece. uğruna savaşmak ya da pes etmek yoktu; çüküm kalksındı, yeterdi.

siktiğimin hayalleri, nereden çıktıysanız geri dönün. rüyalar bitti, gerçekliğe geldik. hoşgeldiniz hoşbulduk. istemeden yaptık ama bir şekilde oldu galiba. ırzını siktiğimin günleri geri geldi. şimdi nefret ettiğim bir kentten nefret ettiğim diğer kente yol alırken, bir kaç parça ümidi beslemek zorunda kalacağım. durun artık! ben köpek maması değilim.

konudan konuya atlamak gibi olmasın ama griliğini siktiğimin şehrinden bir hayli nefret ediyorum. siz de gri şehrin griliğinde kaybolmuşsanız ve bunu zevk alarak yapıyorsanız eğer keyfinizi kıskanmıyorum değil. tezatlığın dibine vurup, gri şehrin gri evlerinde yalnızlıkla yaşamayı hayal ediyorum ya bazen; güzel de oluyor aslında.

bir şekilde baktığımda zaten, benim "güzellik dolu hayaller" temalı hayallerim sadece tezatlık ve yalnızlık üzerine kurulu. tezatlık içermeyen; yalnız olmadığım bir hayat düşünemiyorum! ah, götümü siksinler öyleyse; kahrolsun ben.

konudan konuya atlamak gibi olmasın ama ben de severdim bursa otobüsünden inip ayaklarımı yere bastığımda "oh! bitanem! seni çok özlemişim." diyen bir insanı. ben de bazı şeyleri severim bazen. son zamanlarda yalnızlıkla ciddi bir ilişki yaşıyorum örneğin; ilk kuralımız birbirimize asla seni seviyorum demeyeceğimiz üzerine yazılı. ve zaten çok yakıştırıyorlar bizi arkadaşlar. yalnızlığı tekrar seviyor olması çok güzel bir insanın.

bana yalnızlık yakışır sayın okuyan. ve beni okuyorsan eğer sana da öyle. sabahtan akşama evde götünü kaşıyarak oturup başkalarının hayatına özenen insanlarız zaten. bizim hayatımızda önce başkaları başkalarını sever ve biz başka insanlar olarak kıskanırız onları. başkalarına aşık oluruz da sikerler belamızı; başkalarının her zaman bizden önce sahiplendikleri vardır çünkü. neyse, eyvallah.

konudan konuya atlamak gibi olmasın ama zürriyetini sikeyim bu dünyanın. bugün herhalde kimse evlenmiyor, düğün salonunda sesler kesik ve kiralanmış lüks arabaları göremiyorum. zamanında seksten daha fazla zevk veren sigaralar tükendi; bakkallar satmıyor artık. içtiğim son sigaranın tadını hala dudaklarımda hissediyorum; bazen çirkin tatlar da güzeldir.

konudan konuya atlamak gibi olmasın ama içtiğim son biranın içerisine daha fazla kafa yapsın diye atılmış kül tanelerinin bir işe yaramadığını bilmiyor arkadaşlarım. sanane zaten bundan, lafa geldiğinde hepimiz arkadaşız. fotoğrafını çekerken dışarı çıkardığın o dili geriye sok amına koduğumun aptalı, ne tarz gülümsersen gülümse ben kadar belli oluyor zaten yalnızlığın.

ah kafam çok karıştı! nerede kalmıştım? sana diyorum be nerdesin? zamanında telepatik zincirlerle kendimi arattırdığım kadın da mı uzaklara kayboldu? iyi yapmış. benden kurtulması tam yerinde olmuş sanki. kendisi bir benim kadar ruh ikizi ve bu dünyanın ikinci bir benle baş edebileceğini sanmıyorum.

konudan konuya atlamak gibi olsun siktir et. konulardan konu beğenmiyorum, ayna ayna dikkatini ver ve beni dinle. dinliyor gibi, okuyor gibi, anlıyor gibi yapıyorsun değil mi?

siktir git ulan! bir bok yok anladığınız.

bu keşfettiğim adam, benim.

hipokratın yemini sobalarda çıra diye kullanırken yazdığım yazıların hiçbir anlamı yok sayın okuyan. kime sorsam dikenli yolların düz müdavimi. yıllar geçti, eskiden hastane koridorlarında dahiliye sıraları olurdu. akciğeri sigaradan patlamak üzere olan insanlara sorunlarının kalpsizlik olduğu söylendi. beyin kanaması geçirirken kullanılmış aspirin tehlikesinde şimdilerde hayatlar. genişlemiş zamanımız çok çabuk akıyor; kan akışının durmasına az var.

daha dün öğretmenimin tokat attığı yerde güller çıkmadı hala. babam bana hiç bağırmadı ama bağırdığını düşünerek harap ettim kendimi. dinlediğim hiçbir müzik benim hayatımı anlatmadı aslında. ben hep kendimi müziğin içinde bulmaya çalıştım. bir şarkı sözünü hayatın gerçeği olarak algılamak, bir çocuk için günah olmamalı.

kendimi yalanlarla keşfettim. kendimi yalanlarla süslediğim yollardan ilerlettim. bir psikiyatriste "ben kimim?" diye sorduğumda onuncu sınıftaydım, hayatımın ilk bok çukuru. kendimi bile kolayca inandırdığım yalanlardan başkalarını sorumlu tuttum ey tanrım! sanırım en günahkarın benim; cehennemin yeterince sıcak mı?

ben kimim? sen kimsin? etrafımda gördüğüm bu binlerce dikenli yol müdavimi kim? gerçekten herkes inandığım kadar mutsuz mu yoksa ben... yoksa ben gerçekten kendimi diğer insanlardan düşük görmeye mi müdavimim? biraz büyürsem, biraz daha büyürsem; ya da büyümem gerektiği kadar büyürsem söyler misin ben... ben kimim? sen kimsin? etrafımda gördüğüm bu binlerce dikenli yol müdavimi kim?

şarkının en güzel tarafındayım şu an.
yerinde dur, şarkının en güzel tarafına bir bak.
şarkımın en güzel tarafındasın şu an.
yerinde dur, şarkımın en güzel tarafına bir bak.

daha dün öğretmenimin tokat attığı yerde güller çıkmadı hala. daha bugün, daha dün keşfettiğim kendimi tekrar sorguladım.

benimle anı yaşamak ister misin? çünkü yarın, daha dün keşfettiğin kendini tekrar sorgulayacaksın. benimle önce sevişmek, sonra ölmek ister misin? çünkü yarın, toprak olacaksın.

güzel. ben de öyle düşünmüştüm.
hadi, siktirip gidelim şimdi sayın okuyan.
sigaram var, içeriz.

hiç kimsenin siklemediği.

sonra vazgeçti. intiharın eşiğinden dönen, uçurumun kenarından bakan bir insanın en masum serzenişi. bilmiyorum oradan duyuluyor muydu serzenişim? kulaklarımda bir gram siklemeyen insanların "abi nerelere kayboldun?" demeyişleri. güzeldi ama, cidden güzeldi. "abi yalnız değilsin!" diyen insanların var olmayan samimiyetleri çok güzeldi.

biraz daha geri çekildim. kayboluş öyle olur mu lan? insanlar kaybolduğunda bir yerden bulunamıyorken bir yerden bulunabiliyor olması çok saçma. kaybolacak insan her şeyiyle gider; birinden kaybolurken diğerine değil.

yazıyı yazarken ellerimin titreyişi kaybolamayışımdan kaynaklanmıyor. aynaya baktığımda ahmet batmanın diğer bir tarafını yansıtıyorum. bir taraftan kahraman tazeoğluna laf sokarken, kendimi onlar arasında hissediyorum diğer taraftan.

büyümemiş bir ergenin mektuplarını okuyorsunuz. kendini hiçbir zaman diğerlerinden büyük görmemiş; sadece içerisinde büyüyebilmiş ama dışarıdan gördüğünüz kadarıyla çocukluğunu bir türlü atlatamamış bir ergenin mektupları. abi, bana bir öğüt ver; kendimden dışarıya çıkmam gerekiyor!

değişik bir kafa yapısana sahibim. bazen hüzünlü görmek, bazen insanları güldürürken görmek istiyorum kendimi. hüzünlüyken güldürdüklerime bakıp acı, güldürürken hüzünlerime bakıp başka bir acı çekiyorum. kafamda oluşturduğum ikilemlerin kurbanı oluyorsunuz siz de; buralardan işte tam olarak şu an uzaklaşmak istiyorum.

uzaklaştırın beni. beni sevmiyorsanız, yazdıklarımı okumuyorsanız ve bir gram tanımıyorsanız bilgisayarın başında oturup sol tıkla arkadaş olmamızın hiçbir anlamı yok. sizi sevmiyorum hayatımın ilerleyen derecedeki fazlalıkları. yazıyı açıyor ve "çok uzun olmuş" diyorsanız, "ne yazmış bu amına koduğum yine" diyorsanız arkadaş olmamızın hiçbir anlamı yok. sizi sevmiyorum benim diğer yanlarım. sizi çok iyi tanıyorum çünkü ben bir başkası olsaydım aynılarını söyler, aynılarını yapardım.

benim için artık hiçbir şeyin anlamı yok. benim için artık her şeyin anlamı sizin beni siklediğiniz kadar. lanet olsun sevimliliklerinize. lanet olsun sadece işiniz düştüğünüzde gelen sevginize.

çok gülmüştüm bir arkadaşım "sevgi yaratmak emek ister. sevgide olması gereken budur zaten!" dediğinde. benim sizinle arkadaşlığım "sizin yaratmamı istediklerinizden ve benim yarattıklarımdan" oluşuyor. üzeri çizilmiş "sizin yarattıklarınız" kısmında sadece ama sadece "kaybolma isteği" yazıyor.

hiç kimsenin siklemediği adam; herkesi siklediğinde sadece kaybolmak istiyor.
ve insanın aklına her zaman bir ihtimal daha geliyor.
daha fazla hiç kimsenin siklemediği adam olmak...

kendine iyi bak.

tren rayları çok sıkıcı, metrolar da öyle. bileklerini yatay kesersen hastanelik, dikey kesersen cehennemliksin. en güzellerin öptüğü boynun çok önemli, asarsan incinir; son bir öpücüğü kaybedersin. boğaz köprüsünden aşağıya atlamak, belki de ölümlerin en güzeli. bir de salıncaktan sallanmak var tabi, içindeki çocuğu hala öldüremeyenler için.

kör kütük sarhoş olmak cesareti arttırır. benim 2 tane tuborg red içtikten sonra odasına çekilip eski sevgilisini arayan bir arkadaşım vardı. kapısının önüne koyduğu koltuğuna güvenip ona ulaşamayacağımızı düşünüyordu. böyle durumlar için kapıları daha sert yapmalılar; vurduğunda anasını bile sikebiliyorsun çünkü.

aslında elveda demek de teknik açıdan kolaydır. ablam her kapıyı kapattığında "elveda" derdi. "abla sonsuza kadar gitmiyorum." dedim bir gün neden böyle yaptığını merak edip. "eğer sonsuza kadar gidersen en son elveda diyen olmak istiyorum. gittiğin yerlerde bile beni hatırla." demişti. "la kak get içeri saçma sapan konuşma" diye cevap verip kaçtım kapıdan; ama haklıydı da. bazı insanların ne zaman gideceği belli olmuyor.

hayalperest biri vardı benim tanıdığım, bendim o. birinin hayalleri olduğumu düşündüm bir gün nasıl olduğunu merak edip. annemin attığı terlik canımı acıttı. odama koştum, kapıyı çarptım. yatağıma zıplayım "amına koyacağım ulan bu hayatın!" diye ağladığımda büyüdüğümü fark ettim.

midemin içinde hiç büyütmediğim kelebekler var olmadı bir türlü benim. derinleşmiş boşluğun içinde kaybolduğunda anladım aslında midemin genişliğini ve büyüklüğünü. kaybolmuş kelebeklere hiç rastlamadım gerçi, onlar da hiçbir zaman mideme girmedi sanırım.

uzaklardan "kendine iyi bak." diyen bir arkadaşım vardı benim.
"siktir git ya, mecalim mi kaldı amına koyayım benim?"

kişisel değişim.

"abi çok güzel yazıyorsun, sürekli yaz. sürekli okuyalım." diyen kitlenin en büyük sıkıntısı devamlılığının olmaması. sikimin keyfine yazıyorum artık, okuyan sayımın 18'e düştüğü şu günlerde açıkçası ne yazsam kimsenin umrunda olmayacakmış gibi geliyor. şerefinizi sikesim var, bilmenizi istiyorum. çok güzel yalan söylüyor, insanların hayalleriyle oynamayı çok iyi biliyorsunuz.

eskiden de böyleydiniz, kendinizden "çok çabuk değişiyorsunuz!" diye bahsedilen yazılardan hoşlanıyor ama zerre değişmiyorsunuz. anlayacağınız, bugünkü yazımızda, iki gündür olduğu gibi, sizin üzerinize kurulu!

facebook'ta, twitter'da, orada burada bahsedebileceğiniz aforizmaları yazmak çok kolay. nerede sizi anlatmayan, hayalini kurduğunuz aşk cümleleri varsa üzerine oturmaya çalışıyor; üzerinde kuluçkaya kalıyorsunuz. kendime ne kadar anlam veremiyorsam, size de anlam veremiyorum. bunun en güzel tarafı da; artık anlam vermek zorunda olmayışımı anlıyor olmam.
tam 1 hafta, 7 gün, saat hesaplamasını yapmaya yeltenmiyorum bile. insanın kendisiyle yüzleşmesi, kendisi için kararlar vermesi için kısa bir süre. kişisel olarak gelişmiyorum. kişisel olarak, bu sefer isteye isteye değişiyorum. adını kişisel değişim koydum çünkü söylemesi hoşuma gitti, bu değişim içerisinde sizlerden nefret etmek de var.
facebook'u kapatmam için hiçbir sebebim kalmadı. biraz takıldıktan sonra twitter'a da son noktayı koyabilirim. telefon numaramı değiştirmek zor olmamalı. sağdan, soldan, bana iletişebileceğiniz her şeyi kaldırdığımda yalnız kalmanın ne demek olduğunu öğreneceksiniz. sizi anlayan birinin eksikliğini çekmeyeceğinizi biliyorum; sadece bunu düşünmesi, çekici geliyor.
yazılarımı okuyan sayısı 18'e düşmüşken, insan ciddi anlamda cesaretli oluyor. yıllardır planını kurduğunuz ortadan kaybolma hayalini tek seferde yapabilecekmiş gibi hissediyorum. bana iletişmenize gerek yok, beni buradan okumanız da yeterli. bana ulaşabileceğiniz tek yer burası olduğunda belki de daha fazla geleceksiniz; ama şimdilik bunu anlatmamın hiçbir değeri yok. 
siz insanları, kaybettiğiniz zaman anlıyorsunuz. ölen bir insanın arkasından öldüğü için değil, daha fazla vakit geçiremediğiniz için ağlıyorsunuz. ciddi anlamda çok güzel yalan söylüyorsunuz ve ben her seferinde inatla yalanlarınıza inanmayı tercih ediyorum.
kulaklarımda en son "gidiyorum" dediğimde "siktir git be artık!" diyen çocuğun sesi yankılanıyor.
müziğin sesini, "siktir git be artık!" diyen çocuğun sesini daha iyi duymak için kısıyorum.
kilometrelerce uzaktan nefes alan insanların ensemde yarattığı ürperti daha da canlanıyor.
"seni hiçbir zaman unutmayacağım." diyen insanın yalanlarını suratına vurmak istiyorum.
"beni hiçbir zaman hatırlamadın. bir kaç fotoğraf görmeseydin eğer aklına bile gelmeyecektim."
"doğru söylüyorsun. gitmeseydin seni her gün hatırlayabilirdim. kendini aklıma getiriyordun."
"bıraktığın yerdeyim. sadece yazılarıma her gün fotoğrafları kontrol ettiğin yerden yayınlamıyorum."
"neden bunu yapıyorsun?"
"bilmem. kim olduğumu hatırlıyor musun?"

saçmalattirik: kaybedilmiş doğallık!

kapatın ulan yüksek sesli müziği! psikodelik hayaller uğruna yaşanılmış bir hayatın saçma sapan oyuncusu olmak istemiyorum ben. deli misiniz nesiniz? deliyle sikişiyor olmanın verdiği ruh haline dayanarak konuştuğunuzu tahmin edebiliyor ve deliriyorum! yeşil çiçeklerin kırmızı dikenler çıkardığı bir hayatın sentezlediği oksijenle yaşamak istemiyorum. kısın sesini şunun biraz, ciddi anlamda ne dediğimi bilmiyorum!
üç yüz kişilik salonun altı yüz birinci yüzü olarak konuşuyor ve söyleyeceklerimi bir başka zamana saklıyorum. bugün de ölmedik, bugün de kendimizi kaybetme hayalleri uğrunda geçirdik anne! ah ne güzel giderdi altı yüz ikinci yüzümde kaybolmak. kalabalıklar içerisinde yok olmayı herkes isterdi; altı yüz üçüncü yüzüm var olmak istiyor.

sahnenin altı yüz dördüncü yüzüyle konuşuyorum, altı yüz beşinci oldu, yalan söyledikçe fazlalaşacağım. her yazdığımın ironileştiği altı yüz altıncı yüzüm, küçük dna'sal farklılıklarla altı yüz yedinciye doğru gidiyor. konuştukça yalan söylemekten, söyledikçe de fazlalaşmaktan bıktım.

bir önceki günüm bugünü, bugünümse yarınımı hiç hatırlatmayacak sayın okuyan. bana beni okumaktan bahset, bana beni okumanın nasıl bir duygu olduğunu söyle, bana seni tanımayan yüzlerce arkadaşın arasında yaşayabiliyor olmanın güzelliklerinden bahset. etrafım bu kadar kalabalıkken kaybolmaktan korkmuyorum çünkü.
diyen bir yazarın kendi içindeki savaşına şahit oluyorum. kendi içimdeki savaşımla karşılaştırıp farklı farklı kulelerden saldırılar hazırlıyorum kendime. duygularımı kızgın yağ ile eritiyor, yüzümü yalanlarla fazlalaştırıyorum. kaçıncı yüzünle hayata bakıyorsun bugün? kaçıncı yüzünle hayatına devam edeceksin?

ah sayın okuyan! sana bugün seni değil, beni anlatacağım. olsun varsın benden kendini ya da kendinden beni çıkar; matematiksel hesaplamalarınla sıfırı elde ettiğinde anlayacaksın zaten ne demek istediğimi.

içinde savaşa bürünmüş; bir tarafa koyduğun okçuların siyahlı piyadelere karşı bir şey yapamadığını biliyorum. verdiğin direniş takdire değer; ama kaybedeceğini kabul etmen ve piyadelerin sömürüsüne katlanman gerekiyor.

bırak seni olduğun gibi değil; olmanı istedikleri gibi kabul etsinler.
baktın olmadı mı? başkalarının istediği gibi kabul edilirsin.
ve her zaman bir başkası vardır senden başka türlü olmanı isteyen.

başkalarının istekleriyle orospu olmuş bünyen, pes etmeye ve değişmeye adapte oluyor. yıllar geçti sayın okuyan, yılların geçecek; büyüdüğünde, küçüklükte hayal ettiğin bir insan yerine başkalarının hayal ettiği bir insan olduğunu öğreneceksin.

ve her zaman bir başkası vardır senden başka türlü olmanı isteyen.

değiştirdiğin her ortamın, kaybettiğin her arkadaşlığın getirisiyle karşılaşacaksın sayın okuyan. kaybedişle orospu olmuş bünyen, adapte oluyor. yıllar geçti sayın okuyan, yılların geçecek; büyüdüğünde, getirisi olduğunu düşündüğün her tecrübenin götürüden ileriye gidemediğini öğreneceksin.

ve her zaman bir başkası vardır senden başka türlü olmanı isteyen.
ve her zaman bir başkası olacaksın sayın okuyan, fark etmeden.
fark ettiğinde; bir başkası olacaksın sayın okuyan. kimsenin fark etmediği.

saçmalattirik: gördüğünüz karı sofia olamaz oğlum!

"oğlum ben bu karıyı, 50 kere soydum, 300 kere giydirdim. nasıl olur lan? nasıl olur oğlum! kim demiş lan? kim görmüş lan? ne alakası var? gördüğünüz karı sofia olamaz oğlum!" diye bağırıyordu adamın teki. salak salak suratına bakıyor, hangi sofia'dan bahs...

bahsetmek istediğim şey bunlar değil, şu an oturup da sohbet etsek anlatamayacağım yüzlerce şey var. farklı farklı yüzlere bürünmüş, farklı farklı karakterlerim var benim hayat senaryolarımda. arkadaşlarımı bu senaryolarda oynatamadığımdan meydana gelmiş deprem kırıklarıyla yaşıyorum zaten hayallerimi de. 22 yıldır devam eden artçı şoklarıyla yıkılmamak için savaş vermek zor.

karakterlerin yavaş yavaş sınıf düşüp tip'lere dönüşmesine şahit oluyorum. romanın bir parçasında konuk oyuncu olarak devreye giriyor, romandan nefret ediyor ve gidiyorlar.

bahsetmek istediğim şey bunlar da olmayabilir. ben neyden bahsettiğimi biliyor muyum ulan bana soruyorsun? gel sana hoşuna gidecek diğer şeylerden bahsedelim, biraz benden uzaklaşmak istiyorum çünkü. o yüzden bana yakınlaşalım.
her saniye kurduğum "ben"leşmiş cümlelerin baş karakteri, naber nasılsın? bugün benden bahsediyorsam sebebi sensin. narşizme olan aşkımın semptomlarını oluşturuyorsun farkında olmadan. sana beni merak etme demiyorum; hobi olarak yine merak et. sana hayatımda karakter olma demiyorum; sadece beni yalnız bırakmana ihtiyacım var.

dakikayı altıya bölüp on saniyelik zaman diliminde oluşturduğun "üzülmeni istemiyorum"lardan ben oluştum. her seferinde masum yüzüne inanırken sarsılmış inanç kavramımla karşılaştım. sarsılmış bir inanç kavramıyla tanrının varlığını sorgulamanın nasıl bir duygu olduğunu bilmiyorsun!

başkasıyla sarstığın inanç duygunun en derinlerine kadar indiğimi biliyorum. bana inanabilirsin çünkü yalanlarım benliğimden daha büyük. bana daha fazla da inanabilirsin; çünkü yalanların benliğimin diğer bir parçası. tanrının topraktan yarattığı varlığı ellerinle eşeleyip kalbine indin; damarlarımla "seviyor, sevmiyor" oynamak kim bilir, belki de cidden çok zevklidir.

tebrikler hayatım! insanlara göstermediğin bir yarın, insanlardan sakladığın diğer parçanım. uyuşturmaya çalıştığın, alkolle egale edip kafana takmamaya çalıştığın diğer tarafınım. bak ben hayatınım; hayatını kelimelere döken adamım. beni yalnız bırak hayatım! bir tarafta yaşadığım, bir taraftanda yaşadığın adamı oynamak delirmeme sebep olmak üzere.

ben senim. sen ben değilsin ama; anlıyor musun? ben senim, herhangi bir kimse olabilirim saniyeler içerisinde. herhangi bir başka karakter, herhangi bir kişilik; lanet bir orospu, lanet bir imam... ya da ne bileyim, hiç görmediğim tanrı.

sen ben değilsin ama; anlıyor musun? sen sadece var olabilirsin. bir de belki sen olabilirsin.

hayatımda kalabalıktan fazla bir şey değilsin; diğer herkes gibi, sen de kalabalıktan birisin. sana beni yalnız bırak diyorum, beni yalnız bırakmak zorundasın! anlatabiliyor muyum? çünkü ben seni, bunları anlatmasan da anlayabilirim. sense sadece... sahip olduğun "odunu kullanma kılavuzu"yla beni kullanabilirsin.

kullanma kılavuzu nedir biliyor musun? kullanma demiyorum sana, kullan.
ama beni yalnız bırak.
kullanacağın zaman çağırırsın.

atılmamış kandil mesajı.

içeriden bir kadın bağırıyordu. "of yeter ya! ne kadar çok kandil mesajı var. toplu mesaj attım, herkes cevap veriyor." diyordu. sessizce yüzünü izledim. fırçalanmamış dişlerindeki sarılığın telafisi olarak sıkılmış parfümüne pür dikkat kesildim, burnumun direkleri yanıyordu. kalabalığı istiyordu. kalabalıktan şikayet ediyordu. kalabalık olmasaydı yaşayamayacağını biliyordu. dikkat çekmek istiyordu. siyah saçları arasında kaybolmuş samimiyeti aradım. güzel kaybetmişti kesinlikle kendini; en güzelinden kaybolmuştu.

bir an olsun vazgeçeyim dedim konudan. bir anda vazgeçtim zaten. fırçalanmamış dişlerindeki sarılığa pür dikkatken sordum, "hangi bölümde okuyorsun peki?"
"bilgisayar."
"ne yapmayı planlıyorsun peki?"
"kendi alanımda olmamayı."

"standartsın yani." diyemedim. oldukça standart bir tipti zaten hayatım için. oldukça şehvetli sevişebiliyordu sanırım. sevişebiliyordu, en azından bunu hayal ediyordum. geleceğimiz olmadığını çok iyi biliyordum çünkü. kendisi sadece bir kaç dakikalık fantezilere kurban edilebilirdi, gerisinde gerizekalının tekiydi işte.

derken çantasını alıp çıktı. peşinden koşmadım. sarışın dişlerinde kalmıştı benim aklım. bir de sevişebilmesinde. başkasıyla daha iyi sevişebilirdi, umuyordum.

snapchat mesajında "dışarıya çıkalım mı?" yazıyordu. uzun zaman sonra ilk defa hevesleniyordum. "birisi" diyordum, "birisi..." diyordum, "birisi" diyor ve kalıyordum. uzun zaman sonra, "başka birisi, bana derdini mi anlatacak" diyemiyor ama tekrar hevesleniyordum.

kazım koyuncu'nun ismini kirleten, zamanla loşlaştırılmış mekanda bir adam "çantamda bir bira var! içmek istemiyorum!" diye bağırıyordu. telefonuma henüz gelmemiş kandil mesajına bakıyor, sahip olduğum tüm arkadaşlarımı tebrik ediyordum. "içmek isteyen var mı?" diye devam ediyordu cümlelerine. kalabalık içerisinde kendime hitap edilmiş bir cümleye atlar gibi "hayır... yok." diyordum.
"var mı?"
"hayır yok."
"varsa söylesin, yoksa değil."
"bir kadın var tanıdığım, dişleri sarı. belki o vardır, çağırayım mı?"

"sevişebiliyor mu?" demiyordu. benim de kafamın döndüğü dakikalardı o anlar. önümde duran, yıllardır görmediğim arkadaşıma bakıyordum. zamanla ayranlaştırılarak uyuşturulmuş düşüncelerimi kontrol edemiyordum. seviyordum da bu duyguyu. bir sigara daha yakıyordum. bir sigara da içimi yakıyordu.

bir kadını daha fazla özlüyordum. sağ kanattan koşan neymar'ı düşünüyordum bir yandan da. bir kadına ait olmak istiyordum ve bir kadının... uzun zamandır yaşamadığım, bir kadının bana ait olması duygusunu hatırlamaya çalışıyordum. her şeyi aynı anda düşünmenin vermiş olduğu karışıklıkta kayboluyordum.

neymar sağ kanattan koşuyor ve aldığı telefonla kandil mesajı atmıyordu. bir kadının sararmış dişleri, bir şeyleri özlüyordu. bir kadının duyguları başkasına ait oluyordu ve ben yaşıyordum.

tek kelimesi doğruydu. ben yaşıyordum. bir de sanırım, yanlış hatırlamıyorsam, sarı dişler beni özlüyordu. sarı dişler sevişebiliyordu sanırım; sarı dişlerin de mi duyguları vardı? bir adam bağırıyordu ya sahi... ben de sanırım, yanlış hatırlamıyorsam... atılmamış kandil mesajını okuyor ve yalnız olmamanın verdiği duyguyla kendimle kurur duyuyordum.

kandil mesajı atılmıyordu ama yine de içimi dolduruyordu. başım dönüyordu. hatırlamadığım şeyler vardı galiba! ne olduğuna dair de fikrim yoktu. dişleri sarışın kadın... acaba sevişebiliyor muydum?

zamana bırakmak, insanı öldürür.

kanser olmayı çok istiyordum. uzun süre kanser olduğuma, psikolojik hastalıklarım olduğuna inandım. bir şizofrenin güzel masallarını okumuştun sayın okuyan ve her masalın mutlu bitmek zorunda olmadığını gösterdim sana. şimdi, yavaş yavaş azalan okuyucu sayıma bakarak kendimle gurur duymaktan başka hiçbir şey yapamıyorum. bir de sigaram var tabi; arada sırada işe yarıyor.

velhasıl kelam, ben hiçbir zaman kanser olamadım sayın okuyan. ama etrafımdakiler oldu, etrafımdakilerin kanser ile birlikte eriyip giden hayatlarını sadece annemin ve babamın sohbetlerinden dinleyebildim. 21 yaşında bir adamı kanserden kaybettiğimizde babamın telefonla beni arayıp söylemediği "oğlum, seni kaybetmekten korkuyorum" lafını en derinlerimde hissetmiştim. yaşı 65i geçmiş adamı kanserden kaybettiğimizdeyse babamın söyleyemedikleri tükenmişti sanırım, "cenazene gelmene sebep yok, sen okuluna bak." diyebilmişti sadece.

ben hayatımı ilginç ölüm senaryoları üzerine kurdum sayın okuyan. aids olup, herkesin küçümseyerek baktığı gribe bile yenilmenin nasıl bir his olduğunu merak ettim. diğer tüm insanların küçümsediği, "alt tarafı grip, geçer gider" dediği çüküm kadar virüsün insan öldürebileceğine tanık olmayı istedim.

ama hayatın hep böyle olmadığını keşfetmek acı veriyor. hayata karşı hiçbir şeyi hissetmeyen insanlar yaşama tabi tutuluyorken, hayata karşı yaşama sevinci olan insanların ölümleriyle karşılaşmak; bir insana olgunluk ve acıdan başka hiçbir şey katmıyor. böyle şeyler olduğunda insan kendini suçlu hissediyor sayın okuyan. bazen yaparım böyle şeyleri ben, dünyanın öbür ucunda insanları öldüren fırtınanın suçlusuymuş gibi davranırım.

ben acıya bağımlı bir insanım sayın okuyan. bu yazıyı yazarken bile gram titremeyen ellerim, gerçek acıyla yüzleştiğinde daha fazla sertleşiyor. bana bakma sen, ben her şeyin suçlusuyum. bu kadar duygusuz ve anormal olmam gayet normal.

benim söylemek istediklerim sana, sayın okuyan. bu hayatta hiçbir şeyi zamana bırakma, birini seviyorsan eğer konuş onunla. ben konuşmadığım için yüzlerce insanı kaybettim çünkü, benimle konuşmadıkları için yüzlercesi kaybetti beni. elinde bir fırsat varken, zamana bırakma sayın okuyan; peşinden koş, yakala, gerekirse sıç ağzına, söyleyeceklerini söyle ve... acılarını zamana bırak.

söyleyeceklerim bu kadar.

yürüyüş parkına giden engelli kaldırımı.

çok değişmediğini düşündüğüm bu sessiz kaldırımlarda yanıldığımı fark ediyorum. susuz toprakların yerini yağmurun doldurduğu gözyaşları almış. eskiden buralar hep çöldü, geldiğim günden beri yağmur yağıyor. buralar çok değişmiş. söz verip de sözünü tutmayanları bile özlediğimi hissediyorum gaipten. ankara'yı benim için ankara yapan, yalancı insanlarıydı sanırım. bir de yürüyüş parkuruna giden kaldırımlara engelli yolu yapmışlar, zamanında kırılan hayallerimin yürümesi için olmalı.

marketin yanına başka bir market açan nizamettin abi, rekabete dayanamayıp marketini kapatmış. kapitalizm, onu da tam on ikiden vurmuş. geriye bıraktığı kredi borçlarını yetimleri ödeyecekmiş. yerini, gökyüzünden geldiğini belli etmek isteyen bir adamın açtığı "yıldız halı yıkama" almış bu arada. içeride çalışan teyzelerin suratı gülüyordu; bir şeyleri temizleyebiliyor olmak, insanlara mutluluk veriyor sanırım.

"silahının namlusunu ağzımdan kaç kere geri çektiğimi bilse babam ne düşünürdü?" diyen arkadaşımın satırlarından oldukça etkileniyorum. aynı cümlelerinin başına "anneme bakıyorum, ağlayasım geliyor. böyle zamanlarda cümlelerim şimdiki zaman kipine bulanıyor. -yor, -yorum, -yoruldum." diye başlıyor. sanırım gözlerim doluyor ve "oğlum, ağlama." diyen annemi yanımda görmek istiyorum. neyse ki o benim bu hallerimi görmüyor, saat gece yarısını biraz geçtiği için uyumuş olmalı.

"önceydi bunlar, çokça anı öncesi. net anımsayamıyorum, sene ikibinkaç. artık bunları hatırlamak için çok uğraşmam gerekiyor." diyerek bitirmesi cümlelerini, bir nebze ümit yaratıyor üzerimde. belki de bilmem kaç yıl öncesinde ettiğimiz bu sohbetlerin yazılarla buluşması ve çok sevdiğim arkadaşımın bunları atlatabilmiş olması beni ümitlendiriyor. bilmiyorum. onun atlatabilmiş olması beni rahatlatıyor. bencilce bir hareket olduğunu düşünüp tekrar suçluluk duyuyor ve konuyu kapatıyorum sonra.

sırf başım ağrısın diye kulaklığımı takıp müzik dinliyorum dört tarafı duvarlarla kaplı hiçlik okyanusumda. gardrobum, yatağım, kitaplarımı koyduğum büyük bilgisayar masası içimdeki "hayatını güzelleştirebilirsin!" çırpınışlarını öldürmekten başka bir işe yaramıyor. ben hala kahve içiyor, sigara içmek için balkona kadar yürüyor ve yeni yapılmış engelli kaldırımına bakıyorum.

bir de yürüyüş parkuruna giden kaldırımlara engelli yolu yapmışlar, zamanında kırılan hayallerimin yürümesi için olmalı. bir de yürüyüş parkına giden kaldırımlar... bir de yürüyüş parkı... bir de, anımsıyorum; her şeyin başladığı o yürüyüş parkı. engelli yolu güzel olmuş, hoş gözüküyor. zamanında kırılan hayallerimin yürümesi için olmalı.

hiçlik okyanusu ve bir köpek balığı.

bu hiçlik okyanusunun bir çıkışını buluyor gibiyim. aydınlık çok uzakta, yakınlaşabildiğim kadar uzakta hem de. bir okyanusun dibinde yürüyorum. nefessiz kalabilmemin tek sebebini ölmüş olmama yoruyorum. kafam dağılıyor. kelimelerin anlamsızlaştığı yerden bildiriyorum; buralar çok ıssız.

ıssız bir adanın okyanusunda yanıma almadığım üç şey uğruna pişmanlık yaşıyorum. ölü biriyken kafama sıksam neler olabileceği hakkında tahminler yürütüyorum tekrar tekrar. birinci hakkımı silah almak için kullanabilirdim bu yüzden. bir de okyanuslar içerisinde alevlerde boğulmayı merak ediyorum. dünyayı yakmaya hiçliklerle dolu bir okyanustan başlayabilir miydim diye düşünüyorum. ikinci hakkımla kibrit istiyorum bu yüzden! üçüncü hakkımı da dünya üzerindeki tüm paralarla kullanmak istiyorum; parasız kalan insanlığın neler çekeceğine tanık olamayacak olmam bile, düşünmesi bir hayli zevk veriyor!

etrafım, her şeyi unutan balık sürüsü kaynıyor. tek güzel tarafı buranın, göz yaşlarımın belli olmuyor olması. aktığında yok oluyor, herhangi bir su damlasıymış okyanusa dağılıyor ve büyük bir köpek balığının ağzına giriyor. aldığı tuzlu tadı hayal ediyorum; sarhoşluğa tedavi olmuş churchill gibi olduğunu düşünüyor ve tebrik ediyorum sonra kendimi. güzel bir iş başardım; bugün de birine yardımcı oldum.

her geçen gün, birilerinin daha beni anlamayacak hale gelmesinden nefret ediyorum oturup. hiçliklerle dolu bir okyanusun en dibinde; uzaktaki aydınlığı değil de, geride bıraktığım insanları düşünüyorum her zamanki gibi. bu huyumdan nefret ediyorum; bir köpek balığı içimden geçiyor bu arada. huylanıyorum, bunu bir daha yapmamalı.

sonra dördüncü isteğim olan sigaramı hatırlıyor ve tekrar küfür ediyorum! "ah, lanet olası orospu çocukları... beni üç dilek ile öldüreceğinizi biliyordum. koca hiçlik okyanusunda bile beni üzebiliyorsunuz!"

"güzel" diyor henüz yanıma yeni gelmiş bir akbaba. "buralar ölümsüz diyarı ve çok acıktım. kendini burada bile öldürebildiğini görebiliyorum!" diyor yanındaki kargaya bakıp; bir köpek balığı içimden tekrar geçiyor bu arada, huylanıyorum. bunu bir daha yapmamalı.

sahiplerinin bakımsızlıkla cezalandırdığı japon balıklarına bakıyor, rakı sofrasında bana dönmüş yüzlerini değerlendiriyorum. "şerefine içiyoruz, gelsene!" diyor aralarından birisi; bir köpek balığı içimden yine geçiyor bu arada, huylanıyorum. hoşuma gidiyor. bir japon balığına doğru koşuyorum, yüzlerce japon balığı uzaklaşıyor sanki benden.

akıntı geri tepiyor sanki; akbabanın, karganın, japon balıklarının sabit olduğunu görebiliyor, kendi uzaklaşmama anlam veremiyorum. ekran kararıyor, siyah ekran veriyorum; bir şeyler vücudumu kemiriyor, bir köpek balığı içimden bir daha geçiyor.

sanırım bir hiçlik bombardımanıyla daha karşılaşıyor, daha derinlere düşüyorum. bir köpek balığı, bir akbaba... bir türlü peşimi bırakmıyor.

ağlayabilmek.

yıllar öncesiydi, ben elimde tuttuğum kağıda bakıyor, en yakın arkadaşımı telefondan arıyor ve hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. yanıma bakıyordum, kimseyi tanımıyordum. bursa'ya ilk adım attığım zamanlardaydı, kendimden korkuyordum. bu yüzden sırtımı bir ağaca yaslamış, ağlıyordum.

yıllar sonrasıydı, bugün. elimde tuttuğum telefona bakıyor, kimseyi arayamıyordum. elim ayağım titriyordu. sigaramı bile yakamıyordum.

ağladım ben de. ciddi anlamda ağladım. belki gözyaşlarımla seller, hiç olmadık yerde denizler yaratamadım ama ağladım.

bazen insan, ağlamanın bir güçsüzlük belirtisi olduğuna değil; yeni bir başlangıca sebep olmasına inanıyor çünkü. yeni bir başlangıç olmayacağını biliyor, keşke'leri bitirmeyeceğini biliyor ama... inanıyor işte insan.

ne yapayım ki? ağladım ben de.
güçsüzüm amına koyayım.
çaresizim.
neşet ertaş'ın bile anlatamadığı türkülerin derin sularındayım.

bazen ağlıyormuş insan. bazen inanıyormuş da. ben "bazen"lerin anasını sikeyim zaten. bazen, oluyormuş böyle şeyler.

ankara'nın oksijenine karışmış cinayet kokusu.

her şey bıraktığım gibi. bir düğün salonu, bir yürüş parkı, biraz yağmur, hafif soğuk, aynı kitaplar, aynı kaldırımlar... bir türlü değişmeyen hislerim var bu şehirde. kayıp giden hayallerim, canlandıramadığım duygularım var. bu şehre nefret duyuyorum. duyduğum nefret yıllardır bir gram yumuşamadı.

bir katilin ortaya bıraktığı ceset gibi kokuyor burası. ankara'nın oksijenine karışmış bir cinayet var behzat amirimin bile katilini bulamadığı. nefret kokuyor burası. insanları temiz görünümlü canavar buranın. bir türlü temizlenemiyor benim için burası. yeşilliklerinde bile bir siyahlık, beyazlıklarında bile karamsarlık var buranın. bir türlü düzelmiyor burası.

karanlığında yürümekten korkuyorum buranın. "daha fazla ne kadar içine çekebilir ki?" diye düşünemiyorum mesela. "daha fazla ne kadar düşebilirim! ne kadar boka batabilirim?" diyemiyorum. her zaman daha fazla içi, her zaman daha derini var buranın. kendini bir kere kaptırdığında çıkamadığın kuyuları var buranın. daima seni derine çekmeye çalışan insanların olduğu bir yer burası.

yalnızken korkuyorum burada. yalnızlığa ilk bağlandığım ve yalnızlıktan ilk defa korktuğum yer burası. yalnızlığından her korktuğumda, daha fazla yalnızlığa itildiğim yer burası. daha fazla yalnız bırakıldığım, daha fazla terk edilen ve daha fazla verilmiş sözün tutulmadığı bir yer burası.

tarihte belki de ilk ayrılığa sahne olmuş yer burası.
lanet bir yer burası.
ve lanetimin başladığı yer burası.
bir gram değişmemiş burası.
kaldırımları bile aynı.
bastığım yerler bile aynı.
burada bıraktığım ben bile aynıyım.

buranın kaldırımlarında, üzerine binlerce insanın bastığı ve yok ettiği, küçülttüğü, kimsenin artık göremediği hayaller saklı. buranın kaldırımları dünde böyleydi.

bana hiçbir şey koymadı da...
düşünebiliyor musun?
kaldırımları bile aynı.
üzerinde parçalanmış hayallerin bulunduğu,
kaldırımları bile aynı.

biz adam akıllı kimseyi sevemeyecek miyiz?

"biz adam akıllı kimseyi sevemeyecek miyiz be aslanım?" dedim. suratıma uzun uzun baktı, "belki de adam akıllı olmayan, sevemeyen bizizdir be oğlum." diye cevap verdi. "be"den sonra gelen sahiplik kelimelerinin anlamı büyüktü çocukluğumuz için. iki ev arkadaşı, birbirimize sahiptik en azından. dünyadaki en büyük çılgınlıkları yapabilir, çılgın hayatlar yaşayabilirdik. sadece evde oturmayı tercih ediyor, her şeyi boşvermeye çalışıyorduk.

"belki de..." dedim uzun uzun düşündükten sonra. eskide kullandığım "bazen"lerin yerini belkiler almaya başlamıştı. hiç "iyi ki" ile başlayan cümleler kuramamıştım zaten.

belki de gerçekten her şeyin suçlusu bizdik. öncelikle paranoyaktık. küçük olayları büyütmekte, takmıyormuş gibi gözüküp takmakta, dertlerimizi kimseye anlatamamakta üstümüze yoktu. ikimiz de yazmaya çalışıyordu üstelik; yazar olmak istiyorduk.

yazarların, kimsenin bilmediği ortak özellikleri vardır. her şeyi kafamızda planlıyor, senaryoları yazıyor, uygun roller buluyor ama bir türlü kendimizi bir yere koyamıyorduk. her şeyi kötüye yoruyorduk ki bu en kötüsüydü. en iyi, en güzel olayda bile bir kötülük vardı bizim için.

bilmiyorum be aslanım. belki de herkes adam akıllı seviyordu da; biz bu işi yapıyorduk.
kimse bilmiyordu.
belki de kimse bilmeyecekti.

ben bu işi geçenlerde "sana bugüne kadar sarılıp 'seni seviyorum olm lan! gel buraya!' diyen kimse olmadı mı olm?" diyen arkadaşım sayesinde çözmüştüm. gerçekten de, filmlerde gördüğüm gibi, insanların anlattığı gibi şeyler yapmamıştı kimse bana. kimse 'seni seviyorum olm lan! gel buraya!' da dememişti.

belki de gerçekten, biz sevemiyoruzdur.

kırmızılı kadın: daha güzeldi, siktir git!


ah seni kendini bilmez orospu çocuğu! bu aralar çok küfür etmene karşıyım, sessizlikte kalman daha güzeldi. insanlara bir şeyler anlatmadığın zamanlar daha güzeldi. sigarasız geçirdiğin, henüz hiçbir şeyin farkında olmadığın zamanlar daha güzeldi. şimdi sana bakıyorum da çocukluğunu bile özlemiyorsun. içindeki çocukluğu dahi öldürmüşsün. beynini yor, hatırlamaya çalış; ben kırmızılı kadın.
tekrar hoşgeldin hayatımın silinmiş anlamı. seni öldürdüğümden beri görüşmüyorduk, son zamanlarda rüyalarıma da girmiyordun. beni artık özlemediğini düşünüyordum. seninle birlikte öldürdüğüm çocukluğumdan şikayetçi olmandan nefret ediyorum. senden de nefret ediyorum aslında; bunu yeni yeni kabulleniyorum.

beni hala yargılıyorsun. benim hala kim olduğumu düşündüğünü bilmiyorum; ben senin zannettiğin kadar özel bir insan değilim. bildiğin üzere yıllardır kurduğum, gerçekleşemeyen hayallerim var benim. şimdi bakıyorum da; sen de hayallerim kadar orospusun, ben de senin kadar.
kaçtım ben. beni unutma, ben kırmızılı kadın.
kaç tabi, git. hiç gelmediğini düşünmekle geçti zaten tüm zamanım. bu hale girmemde üzerine düşen payı, diğer herkes gibi kabul etmemen normal.

eskisinden daha deliyim, ama bunları anlatsam bile duymayacağını biliyorum. eskisinden daha akıllı olduğumu düşünüyorlar; yazdığım her şeyin deli saçması olduğunu söylemiyorum artık.
sessizlik. kırmızılı kadın kaybolur.
bilmediğin yüzlerce şey oldu! geçenlerde tanrı olduğuma inandım, tanrının benimle mesajlaştığına inandım, hiç var olmamış şeyler yaratmasam da şizofren olduğuma inandım. güzel oldu. en son kendimi kaybettiğimde, yerinden sökülmüş bir salıncağı ararken buldum kendimi.

güzel salıncaktı, tarihini bilen birilerinin var olduğunu sanmıyorum. hakkında bildiğim tek şey vardı salıncağın; birisi kendini assaydı çok güzel sallanabilirdi. ben de dahil.
sessizlik, kırmızılı kadın gelmez.
güzel tabi. git. siktir git. bir daha gelme. bir daha duymak bile istemiyorum seni. lanet olsun kadın! seni ben öldürdüm, ben sahipsiz bir eve kilitledim. gömülmene, cesedinin bulunmasına bile izin vermedim.

gelme sakın. git. siktir git!
biliyorum, birileri var ve seni mutlu ediyorlar.
birilerinden mutluluklarını biriktirip, bana geliyorsun.
mutsuz ediyor, gidiyorsun.
gelme ulan! siktir git.
seni en çok...
gittiğin zaman seviyorum.
evet, seviyorum.
ama gelme! siktir git!

Bu Blogda Ara