Kayıtlar

Haziran, 2014 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

yalnızlar yalanlar söyler.

bir şeylerden korkma ve bir şeye nefret duymanın sebebi beyindeki hipotalamustur. bunu, konuyla bir alakası olduğu için söylemiyorum. bir şeylerden korkuyorsanız ve nefret ediyorsanız, suçu nereye atacağınızı bilmeniz için söylüyorum. saatte iki yüz kırk beş kilometre hızla size doğru gelen bir ejderhadan korkuyorsanız, sebebi ejderha değil sizsiniz. bir kadına/erkeğe aşık olmaktan korkuyorsanız; sebebi yaşadıklarınız değil, sizsiniz. bir kadını/erkeği kaybetmekten korkuyorsanız, allah belanızı versin.

stres, hipotalamusu uyarır. aşırı stresli günler geçiriyorsanız eğer çükünüzün cıvıl cıvıl ötmüyor olmasının sebebi hipotalamustur. yoğun olduğunuz dönemlerde bir kadına aşık olamaz, güzel bir cinsel hayatı yaşayamazsınız. "kimseye aşık olamıyorum" diye ağlıyorsanız eğer sebebi başkası değil, sizsiniz. seks yapamıyorsanız eğer sorun elinizde değil, sizsiniz. ve hayatın şu dönemlerinde bile aşka inanıyorsanız eğer, allah belanızı versin.

kamu spotunu okudunuz, yazıya geçebiliriz.

kafayı yediğimi söylüyorlar.

ah be güzelim, biraz sus ve dinle. sana deli mi diyorlar? bana da kafayı yediğimi söylüyorlar. oturuyorlar karşıma bazen, anlamıyorlar ama, dinlemiyorlar da. sadece oturuyorlar. sen bile anlamıyorsun zaten beni. sen bile dinlemiyorsun. sen, oturmuyorsun bile. bulutlar gidiyor, farkında değilsin. bulutlar uzaklaşıyor. yağmurlar sönüyor. görmek istediğin tüm gölgeler artık başkasına ait...

olmayan şeyleri var edebilirsin hikayesini yazmayı biliyorsan eğer. ben bugün, kafamda oluşmayan senaryolar gördüm. bir kadın yanıbaşımda, hıçkırıklarla ağlıyordu. zaten otobüs terminallerinde, her otobüs kalktıktan sonra illaki birilerinin gözyaşları akar içerden içerden. birileri gittiğinde herkes ağlar aslında içinden içinden. birilerinin amına koyalım gel; bize bir şey olmasın.

arkaplandan çalan cenaze marşı bugünlerde bir hayli etkili. hava yağmuyor belki, bulutlara çıkabilseydim tüm dünyaya yağmurun ne olduğunu gösterebilirdim. kimsenin bilmediği yerlerde tanrılar bir araya gelir ve yarattıkları…

yarım parfüm şişesi, eskiden biz.

sabrın varsa olayı başından oku, sadece gerçek yaşanmış küçüklük hikayeleri diyorsan "yarım parfüm şişesi ve şerefsiz basri! şerefsiz veysel!" başlıklarını okuyabilirsin. ben melankolik, sıradan mustafayı okumak istiyorum diyorsan, "başlığını siktiğimin kısmı"nı okuyabilirsin.


yarım parfüm şişesi
saçlarımı her kestirdiğimde değil de, sabah bir şekilde erken uyanabildiğimde geçmişimi hatırlatım. küçükken biz, hiç unutmam, ikinci ya da üçüncü sınıfa girerken, henüz komşularla ilişkimiz bitmemişken, izmirdeyken çok güzel şeyler yaşardık.

bizim kıvanç vardı mahallede, bir gün ağzımı burnumu kırmıştı şerefsiz. beni dövebildiği için değil de, dişimi kanattığı için ağlamıştım yanlış olmasın. "balbasaur ben olacağım!" demiştim, "hayır lan ben olacağım!" kavgasına girişmiştik, galiba küçük ama etkiliydi o. pokemon mu? hayatımızdaki yeri çok büyük, ufkumuz çok genişti.

ben doğum günü partisi falan bilmem, laf aramızda sevmem de zaten. ama kıvanç gül gibi …

sigaraya tercih edilmiş kahve.

nasılsa gidecek, nasılsa gideceğiz. o kadar çok gitmekten bahsettim ki son zamanlarda, gitmek istemeyenin beyninde tümör arayacak doktorlar. ne de olsa başka birini seveceğiz, ne de olsa unutulur zamana bölündüğünde her şey. "ne de olsa" ile başlayan yüzlerce mermi hazırladım silahım için oyuncaktan. beni tanısaydı işlerini bırakır kaçarlardı doktorlar. kendimi tanısaydım öldürürdüm zaten çoktan.

hayal et. yokluğunu hayal et. tam yokluğuna alışırken var olduğunu. başkasına her zaman var olduğunu hayal et ya da varken, birden bire yok olmaya başladığını. zamanın ters aktığını hayal et, zamanın yok olduğunu. zamanı durdurduğumu hayal et. şimdi hepsini geri al. gerçek olamayacak kadar güzel şeylerle yaşamayacağım çünkü. hiçbir zaman gerçek olmayacak hayaller kurmayacağım artık.

balkonun korumalıklarına ayaklarımı uzattığımda "içelim aşkım, geride kalan her şeye." diyecek insanın peşinden koşacağım. "hadi bana elini ver. hadi, başkalarına saçmaladığın gibi bana da s…

hipokratın boşluğu.

gelin arabasının olmamasından değil, etraftaki insanların salak gibi davranmasından, heyecanlı olmayışlarından anlaşılabiliyordu aslında bu evliliği hiç kimsenin istemediği. yansın dünya, kahrolsun. metrelerce öteden, balkonumdan izlerken anlayabiliyordum birbirlerini nasıl "hiç" sevmediklerini. kahrolsun.

bir arkadaşım bir arkadaşına aşık olmuş. ne yapmamız gerektiğini sorduğunda elim ayağım titredi. ona aşık olmayı yakıştıramıyordum. "hani yalnızlar insanıydık biz!" diye sormak istedim ama cesaretim yetmedi. sözünü esirgemez "yalnızlıktan hoşlanıyorsan niye kadınlarla birliktesin?" diye sorabilirdi çünkü. uyumasını söyledim, uyumak istediğini söyledi. uyursa düzelirdi belki her şey, sabah uyanana kadar.

bu yazının da böyle bitmesini, devamını getirmemeyi istedim. size nasıl bir duygusal boşlukta olduğumu anlatabilirim. biraz dinleseniz aslında saatlerce anlatabilirim. ama siz oturun, benim nasıl gelemeyişlerimin olduğunu, ne kadar iğrenç bir insan olduğ…

konudan konuya atlamak gibi.

ilk ciddi ilişkimi yaşadığımda 16 yaşımdaydım. birbirimize "sayın" diye hitap ederdik, yanlış hatırlamıyorum cidden böyleydi. dövüş kulübünden esinlenip kendimize koyduğumuz "ilk kuralımız, birbirimize asla seni seviyorum demeyeceğiz!" kuralına çok güzel uymuyorduk. ikinci kuralımızsa "ikinci kuralımız, ola ki demek istedik. o zaman hakedeceğiz!" olmuştu.

birini sevmeyi hak etmek, birinin seni sevmesini hak etmek; 16 yaşındayken üstesinden geleceğimiz bir durum değildi oysaki. en ciddi ilişkimde, sevgilimi aldattığım kadın sonradan sevgilim olacaktı. çünkü kolaydı, çüküm kalktığında öpüşecektik sadece. uğruna savaşmak ya da pes etmek yoktu; çüküm kalksındı, yeterdi.

siktiğimin hayalleri, nereden çıktıysanız geri dönün. rüyalar bitti, gerçekliğe geldik. hoşgeldiniz hoşbulduk. istemeden yaptık ama bir şekilde oldu galiba. ırzını siktiğimin günleri geri geldi. şimdi nefret ettiğim bir kentten nefret ettiğim diğer kente yol alırken, bir kaç parça ümidi besleme…

bu keşfettiğim adam, benim.

hipokratın yemini sobalarda çıra diye kullanırken yazdığım yazıların hiçbir anlamı yok sayın okuyan. kime sorsam dikenli yolların düz müdavimi. yıllar geçti, eskiden hastane koridorlarında dahiliye sıraları olurdu. akciğeri sigaradan patlamak üzere olan insanlara sorunlarının kalpsizlik olduğu söylendi. beyin kanaması geçirirken kullanılmış aspirin tehlikesinde şimdilerde hayatlar. genişlemiş zamanımız çok çabuk akıyor; kan akışının durmasına az var.

daha dün öğretmenimin tokat attığı yerde güller çıkmadı hala. babam bana hiç bağırmadı ama bağırdığını düşünerek harap ettim kendimi. dinlediğim hiçbir müzik benim hayatımı anlatmadı aslında. ben hep kendimi müziğin içinde bulmaya çalıştım. bir şarkı sözünü hayatın gerçeği olarak algılamak, bir çocuk için günah olmamalı.

kendimi yalanlarla keşfettim. kendimi yalanlarla süslediğim yollardan ilerlettim. bir psikiyatriste "ben kimim?" diye sorduğumda onuncu sınıftaydım, hayatımın ilk bok çukuru. kendimi bile kolayca inandırdığım ya…

artı on sekiz: orospulaşmış bedenim.

adettendir, bir gecenin ertesinde evden kaçan her erkek arkasında sevgi dolu mektuplar bırakır. adettendir oysaki bir gecenin ertesinde evden kaçan her kadının arkasında üzüntü dolu mektuplar bırakması. küçük zevkler, adet yerini bulsun diye oynanmış oyunların birer parçası. "her şey bir hataydı. üzgünüm. görüşmemek üzere." sağa sola fırlatılmış utancın üstü simsiyah sütyenle kapalı. bugün de ölmediğime göre henüz yerinden çıkmamış eşofmanım.
minik bir dolabın üzerine yazılmış "incir reçelini severim!" masalından uyandığımda her şey için çok geçti. ölmüş prensesini öpen prensin nekrofili olduğunu saklıyordu zaten masallar. kral bitti, kraliçe bitti, yedi tane cüce bitti ve biz sadece prens ile prensesin mutluluğuna takıldık.

yedi tane birbirinden küçük cüceyi aradım geçenlerde. kontörüm olmadığını fark ettim. turkcell yine orospu çocukluğu yapıyordu anlaşılan. prenses ile prens'i haberlerde görüyordum. kralın kafasını kesmeyi, tahta geçmeyi planlıyorlarmış. ama b…

hiç kimsenin siklemediği.

sonra vazgeçti. intiharın eşiğinden dönen, uçurumun kenarından bakan bir insanın en masum serzenişi. bilmiyorum oradan duyuluyor muydu serzenişim? kulaklarımda bir gram siklemeyen insanların "abi nerelere kayboldun?" demeyişleri. güzeldi ama, cidden güzeldi. "abi yalnız değilsin!" diyen insanların var olmayan samimiyetleri çok güzeldi.

biraz daha geri çekildim. kayboluş öyle olur mu lan? insanlar kaybolduğunda bir yerden bulunamıyorken bir yerden bulunabiliyor olması çok saçma. kaybolacak insan her şeyiyle gider; birinden kaybolurken diğerine değil.

yazıyı yazarken ellerimin titreyişi kaybolamayışımdan kaynaklanmıyor. aynaya baktığımda ahmet batmanın diğer bir tarafını yansıtıyorum. bir taraftan kahraman tazeoğluna laf sokarken, kendimi onlar arasında hissediyorum diğer taraftan.

büyümemiş bir ergenin mektuplarını okuyorsunuz. kendini hiçbir zaman diğerlerinden büyük görmemiş; sadece içerisinde büyüyebilmiş ama dışarıdan gördüğünüz kadarıyla çocukluğunu bir türlü a…

kendine iyi bak.

tren rayları çok sıkıcı, metrolar da öyle. bileklerini yatay kesersen hastanelik, dikey kesersen cehennemliksin. en güzellerin öptüğü boynun çok önemli, asarsan incinir; son bir öpücüğü kaybedersin. boğaz köprüsünden aşağıya atlamak, belki de ölümlerin en güzeli. bir de salıncaktan sallanmak var tabi, içindeki çocuğu hala öldüremeyenler için.

kör kütük sarhoş olmak cesareti arttırır. benim 2 tane tuborg red içtikten sonra odasına çekilip eski sevgilisini arayan bir arkadaşım vardı. kapısının önüne koyduğu koltuğuna güvenip ona ulaşamayacağımızı düşünüyordu. böyle durumlar için kapıları daha sert yapmalılar; vurduğunda anasını bile sikebiliyorsun çünkü.

aslında elveda demek de teknik açıdan kolaydır. ablam her kapıyı kapattığında "elveda" derdi. "abla sonsuza kadar gitmiyorum." dedim bir gün neden böyle yaptığını merak edip. "eğer sonsuza kadar gidersen en son elveda diyen olmak istiyorum. gittiğin yerlerde bile beni hatırla." demişti. "la kak get içe…

kişisel değişim.

"abi çok güzel yazıyorsun, sürekli yaz. sürekli okuyalım." diyen kitlenin en büyük sıkıntısı devamlılığının olmaması. sikimin keyfine yazıyorum artık, okuyan sayımın 18'e düştüğü şu günlerde açıkçası ne yazsam kimsenin umrunda olmayacakmış gibi geliyor. şerefinizi sikesim var, bilmenizi istiyorum. çok güzel yalan söylüyor, insanların hayalleriyle oynamayı çok iyi biliyorsunuz.

eskiden de böyleydiniz, kendinizden "çok çabuk değişiyorsunuz!" diye bahsedilen yazılardan hoşlanıyor ama zerre değişmiyorsunuz. anlayacağınız, bugünkü yazımızda, iki gündür olduğu gibi, sizin üzerinize kurulu!

facebook'ta, twitter'da, orada burada bahsedebileceğiniz aforizmaları yazmak çok kolay. nerede sizi anlatmayan, hayalini kurduğunuz aşk cümleleri varsa üzerine oturmaya çalışıyor; üzerinde kuluçkaya kalıyorsunuz. kendime ne kadar anlam veremiyorsam, size de anlam veremiyorum. bunun en güzel tarafı da; artık anlam vermek zorunda olmayışımı anlıyor olmam.
tam 1 hafta, 7 gün, …

saçmalattirik: kaybedilmiş doğallık!

kapatın ulan yüksek sesli müziği! psikodelik hayaller uğruna yaşanılmış bir hayatın saçma sapan oyuncusu olmak istemiyorum ben. deli misiniz nesiniz? deliyle sikişiyor olmanın verdiği ruh haline dayanarak konuştuğunuzu tahmin edebiliyor ve deliriyorum! yeşil çiçeklerin kırmızı dikenler çıkardığı bir hayatın sentezlediği oksijenle yaşamak istemiyorum. kısın sesini şunun biraz, ciddi anlamda ne dediğimi bilmiyorum!
üç yüz kişilik salonun altı yüz birinci yüzü olarak konuşuyor ve söyleyeceklerimi bir başka zamana saklıyorum. bugün de ölmedik, bugün de kendimizi kaybetme hayalleri uğrunda geçirdik anne! ah ne güzel giderdi altı yüz ikinci yüzümde kaybolmak. kalabalıklar içerisinde yok olmayı herkes isterdi; altı yüz üçüncü yüzüm var olmak istiyor.

sahnenin altı yüz dördüncü yüzüyle konuşuyorum, altı yüz beşinci oldu, yalan söyledikçe fazlalaşacağım. her yazdığımın ironileştiği altı yüz altıncı yüzüm, küçük dna'sal farklılıklarla altı yüz yedinciye doğru gidiyor. konuştukça yalan söylem…

saçmalattirik: gördüğünüz karı sofia olamaz oğlum!

"oğlum ben bu karıyı, 50 kere soydum, 300 kere giydirdim. nasıl olur lan? nasıl olur oğlum! kim demiş lan? kim görmüş lan? ne alakası var? gördüğünüz karı sofia olamaz oğlum!" diye bağırıyordu adamın teki. salak salak suratına bakıyor, hangi sofia'dan bahs...

bahsetmek istediğim şey bunlar değil, şu an oturup da sohbet etsek anlatamayacağım yüzlerce şey var. farklı farklı yüzlere bürünmüş, farklı farklı karakterlerim var benim hayat senaryolarımda. arkadaşlarımı bu senaryolarda oynatamadığımdan meydana gelmiş deprem kırıklarıyla yaşıyorum zaten hayallerimi de. 22 yıldır devam eden artçı şoklarıyla yıkılmamak için savaş vermek zor.

karakterlerin yavaş yavaş sınıf düşüp tip'lere dönüşmesine şahit oluyorum. romanın bir parçasında konuk oyuncu olarak devreye giriyor, romandan nefret ediyor ve gidiyorlar.

bahsetmek istediğim şey bunlar da olmayabilir. ben neyden bahsettiğimi biliyor muyum ulan bana soruyorsun? gel sana hoşuna gidecek diğer şeylerden bahsedelim, biraz bend…

atılmamış kandil mesajı.

içeriden bir kadın bağırıyordu. "of yeter ya! ne kadar çok kandil mesajı var. toplu mesaj attım, herkes cevap veriyor." diyordu. sessizce yüzünü izledim. fırçalanmamış dişlerindeki sarılığın telafisi olarak sıkılmış parfümüne pür dikkat kesildim, burnumun direkleri yanıyordu. kalabalığı istiyordu. kalabalıktan şikayet ediyordu. kalabalık olmasaydı yaşayamayacağını biliyordu. dikkat çekmek istiyordu. siyah saçları arasında kaybolmuş samimiyeti aradım. güzel kaybetmişti kesinlikle kendini; en güzelinden kaybolmuştu.

bir an olsun vazgeçeyim dedim konudan. bir anda vazgeçtim zaten. fırçalanmamış dişlerindeki sarılığa pür dikkatken sordum, "hangi bölümde okuyorsun peki?"
"bilgisayar."
"ne yapmayı planlıyorsun peki?"
"kendi alanımda olmamayı."

"standartsın yani." diyemedim. oldukça standart bir tipti zaten hayatım için. oldukça şehvetli sevişebiliyordu sanırım. sevişebiliyordu, en azından bunu hayal ediyordum. geleceğimiz olmadığın…

zamana bırakmak, insanı öldürür.

kanser olmayı çok istiyordum. uzun süre kanser olduğuma, psikolojik hastalıklarım olduğuna inandım. bir şizofrenin güzel masallarını okumuştun sayın okuyan ve her masalın mutlu bitmek zorunda olmadığını gösterdim sana. şimdi, yavaş yavaş azalan okuyucu sayıma bakarak kendimle gurur duymaktan başka hiçbir şey yapamıyorum. bir de sigaram var tabi; arada sırada işe yarıyor.

velhasıl kelam, ben hiçbir zaman kanser olamadım sayın okuyan. ama etrafımdakiler oldu, etrafımdakilerin kanser ile birlikte eriyip giden hayatlarını sadece annemin ve babamın sohbetlerinden dinleyebildim. 21 yaşında bir adamı kanserden kaybettiğimizde babamın telefonla beni arayıp söylemediği "oğlum, seni kaybetmekten korkuyorum" lafını en derinlerimde hissetmiştim. yaşı 65i geçmiş adamı kanserden kaybettiğimizdeyse babamın söyleyemedikleri tükenmişti sanırım, "cenazene gelmene sebep yok, sen okuluna bak." diyebilmişti sadece.

ben hayatımı ilginç ölüm senaryoları üzerine kurdum sayın okuyan. aids …

yürüyüş parkına giden engelli kaldırımı.

çok değişmediğini düşündüğüm bu sessiz kaldırımlarda yanıldığımı fark ediyorum. susuz toprakların yerini yağmurun doldurduğu gözyaşları almış. eskiden buralar hep çöldü, geldiğim günden beri yağmur yağıyor. buralar çok değişmiş. söz verip de sözünü tutmayanları bile özlediğimi hissediyorum gaipten. ankara'yı benim için ankara yapan, yalancı insanlarıydı sanırım. bir de yürüyüş parkuruna giden kaldırımlara engelli yolu yapmışlar, zamanında kırılan hayallerimin yürümesi için olmalı.

marketin yanına başka bir market açan nizamettin abi, rekabete dayanamayıp marketini kapatmış. kapitalizm, onu da tam on ikiden vurmuş. geriye bıraktığı kredi borçlarını yetimleri ödeyecekmiş. yerini, gökyüzünden geldiğini belli etmek isteyen bir adamın açtığı "yıldız halı yıkama" almış bu arada. içeride çalışan teyzelerin suratı gülüyordu; bir şeyleri temizleyebiliyor olmak, insanlara mutluluk veriyor sanırım.

"silahının namlusunu ağzımdan kaç kere geri çektiğimi bilse babam ne düşünürdü?&…

hiçlik okyanusu ve bir köpek balığı.

bu hiçlik okyanusunun bir çıkışını buluyor gibiyim. aydınlık çok uzakta, yakınlaşabildiğim kadar uzakta hem de. bir okyanusun dibinde yürüyorum. nefessiz kalabilmemin tek sebebini ölmüş olmama yoruyorum. kafam dağılıyor. kelimelerin anlamsızlaştığı yerden bildiriyorum; buralar çok ıssız.

ıssız bir adanın okyanusunda yanıma almadığım üç şey uğruna pişmanlık yaşıyorum. ölü biriyken kafama sıksam neler olabileceği hakkında tahminler yürütüyorum tekrar tekrar. birinci hakkımı silah almak için kullanabilirdim bu yüzden. bir de okyanuslar içerisinde alevlerde boğulmayı merak ediyorum. dünyayı yakmaya hiçliklerle dolu bir okyanustan başlayabilir miydim diye düşünüyorum. ikinci hakkımla kibrit istiyorum bu yüzden! üçüncü hakkımı da dünya üzerindeki tüm paralarla kullanmak istiyorum; parasız kalan insanlığın neler çekeceğine tanık olamayacak olmam bile, düşünmesi bir hayli zevk veriyor!

etrafım, her şeyi unutan balık sürüsü kaynıyor. tek güzel tarafı buranın, göz yaşlarımın belli olmuyor olmas…

ağlayabilmek.

yıllar öncesiydi, ben elimde tuttuğum kağıda bakıyor, en yakın arkadaşımı telefondan arıyor ve hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. yanıma bakıyordum, kimseyi tanımıyordum. bursa'ya ilk adım attığım zamanlardaydı, kendimden korkuyordum. bu yüzden sırtımı bir ağaca yaslamış, ağlıyordum.

yıllar sonrasıydı, bugün. elimde tuttuğum telefona bakıyor, kimseyi arayamıyordum. elim ayağım titriyordu. sigaramı bile yakamıyordum.

ağladım ben de. ciddi anlamda ağladım. belki gözyaşlarımla seller, hiç olmadık yerde denizler yaratamadım ama ağladım.

bazen insan, ağlamanın bir güçsüzlük belirtisi olduğuna değil; yeni bir başlangıca sebep olmasına inanıyor çünkü. yeni bir başlangıç olmayacağını biliyor, keşke'leri bitirmeyeceğini biliyor ama... inanıyor işte insan.

ne yapayım ki? ağladım ben de.
güçsüzüm amına koyayım.
çaresizim.
neşet ertaş'ın bile anlatamadığı türkülerin derin sularındayım.

bazen ağlıyormuş insan. bazen inanıyormuş da. ben "bazen"lerin anasını sikeyim zaten. bazen, oluy…

ankara'nın oksijenine karışmış cinayet kokusu.

Resim
her şey bıraktığım gibi. bir düğün salonu, bir yürüş parkı, biraz yağmur, hafif soğuk, aynı kitaplar, aynı kaldırımlar... bir türlü değişmeyen hislerim var bu şehirde. kayıp giden hayallerim, canlandıramadığım duygularım var. bu şehre nefret duyuyorum. duyduğum nefret yıllardır bir gram yumuşamadı.

bir katilin ortaya bıraktığı ceset gibi kokuyor burası. ankara'nın oksijenine karışmış bir cinayet var behzat amirimin bile katilini bulamadığı. nefret kokuyor burası. insanları temiz görünümlü canavar buranın. bir türlü temizlenemiyor benim için burası. yeşilliklerinde bile bir siyahlık, beyazlıklarında bile karamsarlık var buranın. bir türlü düzelmiyor burası.

karanlığında yürümekten korkuyorum buranın. "daha fazla ne kadar içine çekebilir ki?" diye düşünemiyorum mesela. "daha fazla ne kadar düşebilirim! ne kadar boka batabilirim?" diyemiyorum. her zaman daha fazla içi, her zaman daha derini var buranın. kendini bir kere kaptırdığında çıkamadığın kuyuları var bura…

artı on sekiz: gidiyorsun amına koyayım.

Resim
yaşasın tüm terliksi hayvanlar! kahrolsun, kahrolası gidişler. son 3 gündü, son 2 gün kaldı, son 1 gün kalacak ve gideceğim. nefret ettiğim bir şehirden, koşa koşa nefret ettiğim diğer şehire gideceğim! ayaklarım yorulacak, bir kadın arkamdan bakacak; bir kadını arkamda bırakacağım. belki de bir daha asla "bir kadın" diye bir şey olmayacak.

ağızda durduğunda küçük laflar bunlar; dışarıya çıkmaya başladığında yavaş yavaş büyüyor. ilk önce kafandan geçiriyor, daha sonra devletin sorunlarını düşündüğün duşlarda bile bunu düşünmeye başlıyorsun. sıçarken aklına geliyor gideceğin.

kimse fark etmiyor ama gideceksin.
kimse dur demiyor ama durmak isteyeceksin.
kimsenin umrunda değilsin ama yüzleşeceksin.
kimse umrunda olamayacak ama kabulleneceksin.
acı çekiyorsun amına koyayım. insanlar "neden bu kadar çok küfür ettiğine dair" açıklama bekliyor senden.

-eskiden bu kadar küfür etmiyordun odun.
-eskiden beni daha fazla seviyordunuz insanlık.
-eskiden böyle değildin odun. için…

artı on sekiz: kadının saçları.

Resim
bazı kadınlar çok güzel bakar. bazıları bakmamaya çalışır. bazı kadınların saçları her şeyi anlatır aslında; bu yüzden bazı erkekler, bazı kadınların saçlarında kaybolmayı isterler. bazı kadınların saçları, tanrının insanlara verdiği bir mesajdır: "seviştikten sonra kokusunu içine çekmeniz ve sevgilinizi uyutmanız için yarattım bunları!"

istemsiz, bir kadının tanrısı olmak isterken buluyorum kendimi. tüm yazılarımı farklı kadınlar için, aynı amaçla yazmak istiyorum. kısa saçlı kadınlara bayılıyorum özellikle. dışarıya verdikleri "saçlarıma değil, içime girmeni, içimde kaybolmanı, beynimin en derindeki elektrik alışverişlerini keşfetmeni istiyorum" mesajına bayılıyorum çünkü.

bazı kadınlar saçlarını kısa göstermekten korkarlar. bazı kadınların, anlatabilecek hiçbir şeyi yoktur çünkü. bazı kadınlar anlatmaktan korkar, yaşadıklarından korkar; anlatmamalarının sebebi budur. sadece erkeklerin karşısına oturur, erkeğin sabaha kadar anlatmasını bekler ve sabaha kadar büy…

biz adam akıllı kimseyi sevemeyecek miyiz?

"biz adam akıllı kimseyi sevemeyecek miyiz be aslanım?" dedim. suratıma uzun uzun baktı, "belki de adam akıllı olmayan, sevemeyen bizizdir be oğlum." diye cevap verdi. "be"den sonra gelen sahiplik kelimelerinin anlamı büyüktü çocukluğumuz için. iki ev arkadaşı, birbirimize sahiptik en azından. dünyadaki en büyük çılgınlıkları yapabilir, çılgın hayatlar yaşayabilirdik. sadece evde oturmayı tercih ediyor, her şeyi boşvermeye çalışıyorduk.

"belki de..." dedim uzun uzun düşündükten sonra. eskide kullandığım "bazen"lerin yerini belkiler almaya başlamıştı. hiç "iyi ki" ile başlayan cümleler kuramamıştım zaten.

belki de gerçekten her şeyin suçlusu bizdik. öncelikle paranoyaktık. küçük olayları büyütmekte, takmıyormuş gibi gözüküp takmakta, dertlerimizi kimseye anlatamamakta üstümüze yoktu. ikimiz de yazmaya çalışıyordu üstelik; yazar olmak istiyorduk.

yazarların, kimsenin bilmediği ortak özellikleri vardır. her şeyi kafamızda planlı…

kırmızılı kadın: daha güzeldi, siktir git!

ah seni kendini bilmez orospu çocuğu! bu aralar çok küfür etmene karşıyım, sessizlikte kalman daha güzeldi. insanlara bir şeyler anlatmadığın zamanlar daha güzeldi. sigarasız geçirdiğin, henüz hiçbir şeyin farkında olmadığın zamanlar daha güzeldi. şimdi sana bakıyorum da çocukluğunu bile özlemiyorsun. içindeki çocukluğu dahi öldürmüşsün. beynini yor, hatırlamaya çalış; ben kırmızılı kadın.
tekrar hoşgeldin hayatımın silinmiş anlamı. seni öldürdüğümden beri görüşmüyorduk, son zamanlarda rüyalarıma da girmiyordun. beni artık özlemediğini düşünüyordum. seninle birlikte öldürdüğüm çocukluğumdan şikayetçi olmandan nefret ediyorum. senden de nefret ediyorum aslında; bunu yeni yeni kabulleniyorum.

beni hala yargılıyorsun. benim hala kim olduğumu düşündüğünü bilmiyorum; ben senin zannettiğin kadar özel bir insan değilim. bildiğin üzere yıllardır kurduğum, gerçekleşemeyen hayallerim var benim. şimdi bakıyorum da; sen de hayallerim kadar orospusun, ben de senin kadar. kaçtım ben. beni unutma, b…