Ana içeriğe atla

hiçlik okyanusu ve bir köpek balığı.

bu hiçlik okyanusunun bir çıkışını buluyor gibiyim. aydınlık çok uzakta, yakınlaşabildiğim kadar uzakta hem de. bir okyanusun dibinde yürüyorum. nefessiz kalabilmemin tek sebebini ölmüş olmama yoruyorum. kafam dağılıyor. kelimelerin anlamsızlaştığı yerden bildiriyorum; buralar çok ıssız.

ıssız bir adanın okyanusunda yanıma almadığım üç şey uğruna pişmanlık yaşıyorum. ölü biriyken kafama sıksam neler olabileceği hakkında tahminler yürütüyorum tekrar tekrar. birinci hakkımı silah almak için kullanabilirdim bu yüzden. bir de okyanuslar içerisinde alevlerde boğulmayı merak ediyorum. dünyayı yakmaya hiçliklerle dolu bir okyanustan başlayabilir miydim diye düşünüyorum. ikinci hakkımla kibrit istiyorum bu yüzden! üçüncü hakkımı da dünya üzerindeki tüm paralarla kullanmak istiyorum; parasız kalan insanlığın neler çekeceğine tanık olamayacak olmam bile, düşünmesi bir hayli zevk veriyor!

etrafım, her şeyi unutan balık sürüsü kaynıyor. tek güzel tarafı buranın, göz yaşlarımın belli olmuyor olması. aktığında yok oluyor, herhangi bir su damlasıymış okyanusa dağılıyor ve büyük bir köpek balığının ağzına giriyor. aldığı tuzlu tadı hayal ediyorum; sarhoşluğa tedavi olmuş churchill gibi olduğunu düşünüyor ve tebrik ediyorum sonra kendimi. güzel bir iş başardım; bugün de birine yardımcı oldum.

her geçen gün, birilerinin daha beni anlamayacak hale gelmesinden nefret ediyorum oturup. hiçliklerle dolu bir okyanusun en dibinde; uzaktaki aydınlığı değil de, geride bıraktığım insanları düşünüyorum her zamanki gibi. bu huyumdan nefret ediyorum; bir köpek balığı içimden geçiyor bu arada. huylanıyorum, bunu bir daha yapmamalı.

sonra dördüncü isteğim olan sigaramı hatırlıyor ve tekrar küfür ediyorum! "ah, lanet olası orospu çocukları... beni üç dilek ile öldüreceğinizi biliyordum. koca hiçlik okyanusunda bile beni üzebiliyorsunuz!"

"güzel" diyor henüz yanıma yeni gelmiş bir akbaba. "buralar ölümsüz diyarı ve çok acıktım. kendini burada bile öldürebildiğini görebiliyorum!" diyor yanındaki kargaya bakıp; bir köpek balığı içimden tekrar geçiyor bu arada, huylanıyorum. bunu bir daha yapmamalı.

sahiplerinin bakımsızlıkla cezalandırdığı japon balıklarına bakıyor, rakı sofrasında bana dönmüş yüzlerini değerlendiriyorum. "şerefine içiyoruz, gelsene!" diyor aralarından birisi; bir köpek balığı içimden yine geçiyor bu arada, huylanıyorum. hoşuma gidiyor. bir japon balığına doğru koşuyorum, yüzlerce japon balığı uzaklaşıyor sanki benden.

akıntı geri tepiyor sanki; akbabanın, karganın, japon balıklarının sabit olduğunu görebiliyor, kendi uzaklaşmama anlam veremiyorum. ekran kararıyor, siyah ekran veriyorum; bir şeyler vücudumu kemiriyor, bir köpek balığı içimden bir daha geçiyor.

sanırım bir hiçlik bombardımanıyla daha karşılaşıyor, daha derinlere düşüyorum. bir köpek balığı, bir akbaba... bir türlü peşimi bırakmıyor.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

iyi ki varsın.

sana ne yazacağımı bilmiyorum. aslında, sana ne yazacağımı çok iyi biliyorum da kelimelere dökemiyorum. bir yanıma kahvemi aldım, diğer yanıma da bırakmak için söz verdiğim sigaramı. yazmak bana zararlıdır belki, belki de zararsız. hiç bilmiyorum ama çok mutluyum; yanımda sen varsın. yanımda kal... bana en yararlı sen varsın, geriye kalan her şey zararlı. benim için baktığım her yerde sen varsın; gerisi anlamsız.

ellerim biraz soğuk, elimin en soğuk yerinden tutar mısın içim ısınsın. ya da bana biraz bakar mısın, cennete olan sevdam artsın. saçlarınla oynayabilir miyim, çocuklukta hevesimi alamadığım oyuncaklarım için. ellerinden ben tutabilir miyim ya da? soğuk bir yerin kaldıysa ısınsın diye.

sana çok şey yazdım. sana yazdığım her şeyi sildim, tekrar yazdım. kelimelerin duruşunu beğenmedim bazen. bazen, seni sevdiğimi tam anlatamadıkları için kızdım; tekrar sildim, tekrar yazdım. bir daha beğenmezsem eğer tekrar siler tekrar yazarım. sana değer. senin için, tek tek, ayrı ayrı tüm ke…

siz hiç başarısızlığı çantanızda taşıdınız mı?

henüz 23 yaşındayım. geçenlerde bir yazı okudum. bana "hayatı aceleye getirme" diyordu. yine uzun bir zaman önce geçenlerde birileri bana "steve jobs üniversiteyi bırakmış. sonra apple'ı kurmuş." diyordu. biraz daha önceye gidebilirim. google'ın küçük bir garajda kurulduğu gerçeğine kadar yani. insanların öğütlerinden bahsetmekse konu, hayatımın her köşesini anlatabilirim. memur olmamı isteyenlerden, değer verdiğim her şeyi hiçe saymamı bekleyenlerden girebilirim konuya. dolabımdan hiç çıkarmadığım, "bir gün başarılı bir insan olacaksın." dendikten sonra verilmiş kol düğmelerinden bile bahsedebilirim. hiçbir şeyi değiştirmez, biliyorum. hiçbir şeyin değişmesini istemiyorum zaten... sadece, anlatasım var.

iki üniversite gördüm ben. ikisini de bitirmedim. birini daha üçüncü ayımın başında bıraktım. diğeri 5 sene sürdü, bırakmak üzereyim. üniversiteyi bırakmak iyi bir şey değil, biliyorum; fakat üniversiteyi bitirmek de zannedildiği kadar iyi değil.…

5. ay: gidersen...

saat geç oldu, uyuyup uyanalım. saatini kur, bir sanatçının da dediği gibi "her sabahın, bir anlamı olmalı." her sabah, bir anlam oluşturmalı. ölüm var, ölüyoruz işte; hem de kaç defa olduğu hiç belli değil. ölüm var, ölüyorlar işte; kim olduğu çok mu önemli?

şimdi de kayıp giden zamana mı takacağım bilmiyorum. şimdi, neye takmam gerektiğini de bilmiyorum kafamı. ya gidersen? ya kalmazsan? içimden bir his diyor ki "bütün cümlelerin yarım kalır." içimden bir ses uyarıyor, "zaten sessizsin... giderse, ne anlamı kalır?"

derin bir uykudan uyanır gibi, komadan büyük bir isteksizlikle çıkar gibi... hiç dinmez gibi ve hiç bitmez gibi... akla gelen her kötü betimleme gibi korkular. neden, ne için... cevabı bulunmayan bir yerde. beynin derinlikleri, kalp atışının ulaşamadığı yerler gibi. hiçbir işe yaramayan apandisit gibi ve daha bir çok şey gibi... ne çok gibi oldu, kendimden çekindim.

bi değişiklik var anlıyor musun? neyin değiştiğinin farkında değilim üstelik…