Ana içeriğe atla

hipokratın boşluğu.

gelin arabasının olmamasından değil, etraftaki insanların salak gibi davranmasından, heyecanlı olmayışlarından anlaşılabiliyordu aslında bu evliliği hiç kimsenin istemediği. yansın dünya, kahrolsun. metrelerce öteden, balkonumdan izlerken anlayabiliyordum birbirlerini nasıl "hiç" sevmediklerini. kahrolsun.

bir arkadaşım bir arkadaşına aşık olmuş. ne yapmamız gerektiğini sorduğunda elim ayağım titredi. ona aşık olmayı yakıştıramıyordum. "hani yalnızlar insanıydık biz!" diye sormak istedim ama cesaretim yetmedi. sözünü esirgemez "yalnızlıktan hoşlanıyorsan niye kadınlarla birliktesin?" diye sorabilirdi çünkü. uyumasını söyledim, uyumak istediğini söyledi. uyursa düzelirdi belki her şey, sabah uyanana kadar.

bu yazının da böyle bitmesini, devamını getirmemeyi istedim. size nasıl bir duygusal boşlukta olduğumu anlatabilirim. biraz dinleseniz aslında saatlerce anlatabilirim. ama siz oturun, benim nasıl gelemeyişlerimin olduğunu, ne kadar iğrenç bir insan olduğumu, nasıl sözlerimi tutamadığımı, ne kadar sahtekar olduğumu konuşun. sonra da siktirin gidin.

sizinle paylaşmak istediğim, size anlatmak istediğim hiçbir şey yok artık. sanırım bunu bekliyordum. gözüm kapalı gidebilirim, bir uçurumdan düşebilir ve geri dönemeyebilirim. çok da güzel olurdu hepimiz için. hayatınızdaki pislik, defolup gitmiş olurdu.

ve bir arkadaşına aşık olan arkadaşım demişti aslında: "bir şeyler anlatmanın hiçbir anlamı yok. seni asla sen olarak anlamayacaklar ve sen asla çektiğin acının ne kadar büyük olduğunu anlatamayacaksın." ne bileyim işte.

gidiyorum abi ben. gideceğim. ilk işim olarak telefon numaramı değiştirmekle başlayacağım mesela, kimseye de söylemeyeceğim. zaten twitter dediğin, facebook dediğin nedir ki, tek celse de kapatılır ya da bir daha asla yazılmaz; susulur.

gidesim var amına koyayım. ama bu sikinizde bile değil. zaten bir adam tanıyorum ki ben hiç kimsenin siklemediği. (http://katilinmektubu.blogspot.com.tr/2014/06/hic-kimsenin-siklemedigi.html) oturun şimdi... benim nasıl gelemeyişlerimin olduğunu, ne kadar iğrenç bir insan olduğumu, nasıl sözlerimi tutamadığımı, ne kadar sahtekar olduğumu konuşun. bize de bu yakışır.

her neyse, sigaram var eğer içersen ve yollar var siktirip gideceksem.
bir annenin kolları var,
bir babanın dökülmüş saçları.
belki de uzaklardadır özgürlük. belki de yoktur özgürlük.
yollar var siktirip gideceksem
ya da insanlar vardır belki bir yerlerde takılıp düşeceksem.
bir de duygusallığım...
ve bir de onun boşluğu.
neyse... hayat var sahibinden,
ruhu yorgun, terk edilmiş; bir an önce ölmek isteyen.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

iyi ki varsın.

sana ne yazacağımı bilmiyorum. aslında, sana ne yazacağımı çok iyi biliyorum da kelimelere dökemiyorum. bir yanıma kahvemi aldım, diğer yanıma da bırakmak için söz verdiğim sigaramı. yazmak bana zararlıdır belki, belki de zararsız. hiç bilmiyorum ama çok mutluyum; yanımda sen varsın. yanımda kal... bana en yararlı sen varsın, geriye kalan her şey zararlı. benim için baktığım her yerde sen varsın; gerisi anlamsız.

ellerim biraz soğuk, elimin en soğuk yerinden tutar mısın içim ısınsın. ya da bana biraz bakar mısın, cennete olan sevdam artsın. saçlarınla oynayabilir miyim, çocuklukta hevesimi alamadığım oyuncaklarım için. ellerinden ben tutabilir miyim ya da? soğuk bir yerin kaldıysa ısınsın diye.

sana çok şey yazdım. sana yazdığım her şeyi sildim, tekrar yazdım. kelimelerin duruşunu beğenmedim bazen. bazen, seni sevdiğimi tam anlatamadıkları için kızdım; tekrar sildim, tekrar yazdım. bir daha beğenmezsem eğer tekrar siler tekrar yazarım. sana değer. senin için, tek tek, ayrı ayrı tüm ke…

siz hiç başarısızlığı çantanızda taşıdınız mı?

henüz 23 yaşındayım. geçenlerde bir yazı okudum. bana "hayatı aceleye getirme" diyordu. yine uzun bir zaman önce geçenlerde birileri bana "steve jobs üniversiteyi bırakmış. sonra apple'ı kurmuş." diyordu. biraz daha önceye gidebilirim. google'ın küçük bir garajda kurulduğu gerçeğine kadar yani. insanların öğütlerinden bahsetmekse konu, hayatımın her köşesini anlatabilirim. memur olmamı isteyenlerden, değer verdiğim her şeyi hiçe saymamı bekleyenlerden girebilirim konuya. dolabımdan hiç çıkarmadığım, "bir gün başarılı bir insan olacaksın." dendikten sonra verilmiş kol düğmelerinden bile bahsedebilirim. hiçbir şeyi değiştirmez, biliyorum. hiçbir şeyin değişmesini istemiyorum zaten... sadece, anlatasım var.

iki üniversite gördüm ben. ikisini de bitirmedim. birini daha üçüncü ayımın başında bıraktım. diğeri 5 sene sürdü, bırakmak üzereyim. üniversiteyi bırakmak iyi bir şey değil, biliyorum; fakat üniversiteyi bitirmek de zannedildiği kadar iyi değil.…

5. ay: gidersen...

saat geç oldu, uyuyup uyanalım. saatini kur, bir sanatçının da dediği gibi "her sabahın, bir anlamı olmalı." her sabah, bir anlam oluşturmalı. ölüm var, ölüyoruz işte; hem de kaç defa olduğu hiç belli değil. ölüm var, ölüyorlar işte; kim olduğu çok mu önemli?

şimdi de kayıp giden zamana mı takacağım bilmiyorum. şimdi, neye takmam gerektiğini de bilmiyorum kafamı. ya gidersen? ya kalmazsan? içimden bir his diyor ki "bütün cümlelerin yarım kalır." içimden bir ses uyarıyor, "zaten sessizsin... giderse, ne anlamı kalır?"

derin bir uykudan uyanır gibi, komadan büyük bir isteksizlikle çıkar gibi... hiç dinmez gibi ve hiç bitmez gibi... akla gelen her kötü betimleme gibi korkular. neden, ne için... cevabı bulunmayan bir yerde. beynin derinlikleri, kalp atışının ulaşamadığı yerler gibi. hiçbir işe yaramayan apandisit gibi ve daha bir çok şey gibi... ne çok gibi oldu, kendimden çekindim.

bi değişiklik var anlıyor musun? neyin değiştiğinin farkında değilim üstelik…