Ana içeriğe atla

kafayı yediğimi söylüyorlar.

ah be güzelim, biraz sus ve dinle. sana deli mi diyorlar? bana da kafayı yediğimi söylüyorlar. oturuyorlar karşıma bazen, anlamıyorlar ama, dinlemiyorlar da. sadece oturuyorlar. sen bile anlamıyorsun zaten beni. sen bile dinlemiyorsun. sen, oturmuyorsun bile. bulutlar gidiyor, farkında değilsin. bulutlar uzaklaşıyor. yağmurlar sönüyor. görmek istediğin tüm gölgeler artık başkasına ait...

olmayan şeyleri var edebilirsin hikayesini yazmayı biliyorsan eğer. ben bugün, kafamda oluşmayan senaryolar gördüm. bir kadın yanıbaşımda, hıçkırıklarla ağlıyordu. zaten otobüs terminallerinde, her otobüs kalktıktan sonra illaki birilerinin gözyaşları akar içerden içerden. birileri gittiğinde herkes ağlar aslında içinden içinden. birilerinin amına koyalım gel; bize bir şey olmasın.

arkaplandan çalan cenaze marşı bugünlerde bir hayli etkili. hava yağmuyor belki, bulutlara çıkabilseydim tüm dünyaya yağmurun ne olduğunu gösterebilirdim. kimsenin bilmediği yerlerde tanrılar bir araya gelir ve yarattıklarına bakarak ağlarlar. tanrıların ağladığını gören bulutlar dayanamazlar. bulutlar bizim oranın çocukları, duygusal topraklardan geliyorlar. sadece tanrılarını ağlarken gördüklerinde dayanamaz ağlarlar. yağmurlar bu yüzden yağar.

büyük kararlar verebilmek için sarhoş olmalı insan. küçük kararlar tatmin edemez çünkü insanı. sen onu seviyorsun kadın, sen onunla mutlusun. sen onu mutlu etmek için çabalıyorsun. sen onu anlatabilir, sen onu anlayabilirsin. ne ben kendimi sana anlatabilirim, ne de sen beni anlayabilirsin.

elden ele tutulmuş küçük kağıt parçaları... fabrikası miladın en başında yerin dibine kurulmuş. küçük bir odun saniyede sekiz yüz otuz milyon karakter değiştirebilir. gelişmiş bir odunun ruh halini asla tahmin edemezsin. küçük bir odun psikoloğunu bile delirtebilir. gelişmiş bir odunu anlayabilmen için kendisi olman gerekli. küçük bir odun cenaze marşını çok sever. gelişmiş bir odunun ölmek ve acı çekmek için üç yüz milyar yöntemi vardır.

elden, başka elere tutturulmuş küçük kağıt parçaları. tek bir ağacın sekiz bin parçaya bölünmesi, sekiz yüz kağıt demektir belki, sallıyorum ama öyle olsun. küçük bir cenaze marşı için yazılması gereken on iki nota kağıdı. büyük bir cenaze için sevilmesi gereken milyonlarca insan.

hayatınızı sikeyim.
ben pes ediyorum.
bu yazı da...
bana pes etmemek için hiçbir sebep bırakmayanlara geliyor.
hadi eyvallah.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

iyi ki varsın.

sana ne yazacağımı bilmiyorum. aslında, sana ne yazacağımı çok iyi biliyorum da kelimelere dökemiyorum. bir yanıma kahvemi aldım, diğer yanıma da bırakmak için söz verdiğim sigaramı. yazmak bana zararlıdır belki, belki de zararsız. hiç bilmiyorum ama çok mutluyum; yanımda sen varsın. yanımda kal... bana en yararlı sen varsın, geriye kalan her şey zararlı. benim için baktığım her yerde sen varsın; gerisi anlamsız.

ellerim biraz soğuk, elimin en soğuk yerinden tutar mısın içim ısınsın. ya da bana biraz bakar mısın, cennete olan sevdam artsın. saçlarınla oynayabilir miyim, çocuklukta hevesimi alamadığım oyuncaklarım için. ellerinden ben tutabilir miyim ya da? soğuk bir yerin kaldıysa ısınsın diye.

sana çok şey yazdım. sana yazdığım her şeyi sildim, tekrar yazdım. kelimelerin duruşunu beğenmedim bazen. bazen, seni sevdiğimi tam anlatamadıkları için kızdım; tekrar sildim, tekrar yazdım. bir daha beğenmezsem eğer tekrar siler tekrar yazarım. sana değer. senin için, tek tek, ayrı ayrı tüm ke…

siz hiç başarısızlığı çantanızda taşıdınız mı?

henüz 23 yaşındayım. geçenlerde bir yazı okudum. bana "hayatı aceleye getirme" diyordu. yine uzun bir zaman önce geçenlerde birileri bana "steve jobs üniversiteyi bırakmış. sonra apple'ı kurmuş." diyordu. biraz daha önceye gidebilirim. google'ın küçük bir garajda kurulduğu gerçeğine kadar yani. insanların öğütlerinden bahsetmekse konu, hayatımın her köşesini anlatabilirim. memur olmamı isteyenlerden, değer verdiğim her şeyi hiçe saymamı bekleyenlerden girebilirim konuya. dolabımdan hiç çıkarmadığım, "bir gün başarılı bir insan olacaksın." dendikten sonra verilmiş kol düğmelerinden bile bahsedebilirim. hiçbir şeyi değiştirmez, biliyorum. hiçbir şeyin değişmesini istemiyorum zaten... sadece, anlatasım var.

iki üniversite gördüm ben. ikisini de bitirmedim. birini daha üçüncü ayımın başında bıraktım. diğeri 5 sene sürdü, bırakmak üzereyim. üniversiteyi bırakmak iyi bir şey değil, biliyorum; fakat üniversiteyi bitirmek de zannedildiği kadar iyi değil.…

5. ay: gidersen...

saat geç oldu, uyuyup uyanalım. saatini kur, bir sanatçının da dediği gibi "her sabahın, bir anlamı olmalı." her sabah, bir anlam oluşturmalı. ölüm var, ölüyoruz işte; hem de kaç defa olduğu hiç belli değil. ölüm var, ölüyorlar işte; kim olduğu çok mu önemli?

şimdi de kayıp giden zamana mı takacağım bilmiyorum. şimdi, neye takmam gerektiğini de bilmiyorum kafamı. ya gidersen? ya kalmazsan? içimden bir his diyor ki "bütün cümlelerin yarım kalır." içimden bir ses uyarıyor, "zaten sessizsin... giderse, ne anlamı kalır?"

derin bir uykudan uyanır gibi, komadan büyük bir isteksizlikle çıkar gibi... hiç dinmez gibi ve hiç bitmez gibi... akla gelen her kötü betimleme gibi korkular. neden, ne için... cevabı bulunmayan bir yerde. beynin derinlikleri, kalp atışının ulaşamadığı yerler gibi. hiçbir işe yaramayan apandisit gibi ve daha bir çok şey gibi... ne çok gibi oldu, kendimden çekindim.

bi değişiklik var anlıyor musun? neyin değiştiğinin farkında değilim üstelik…