Ana içeriğe atla

yarım parfüm şişesi, eskiden biz.

sabrın varsa olayı başından oku, sadece gerçek yaşanmış küçüklük hikayeleri diyorsan "yarım parfüm şişesi ve şerefsiz basri! şerefsiz veysel!" başlıklarını okuyabilirsin. ben melankolik, sıradan mustafayı okumak istiyorum diyorsan, "başlığını siktiğimin kısmı"nı okuyabilirsin.


yarım parfüm şişesi
saçlarımı her kestirdiğimde değil de, sabah bir şekilde erken uyanabildiğimde geçmişimi hatırlatım. küçükken biz, hiç unutmam, ikinci ya da üçüncü sınıfa girerken, henüz komşularla ilişkimiz bitmemişken, izmirdeyken çok güzel şeyler yaşardık.

bizim kıvanç vardı mahallede, bir gün ağzımı burnumu kırmıştı şerefsiz. beni dövebildiği için değil de, dişimi kanattığı için ağlamıştım yanlış olmasın. "balbasaur ben olacağım!" demiştim, "hayır lan ben olacağım!" kavgasına girişmiştik, galiba küçük ama etkiliydi o. pokemon mu? hayatımızdaki yeri çok büyük, ufkumuz çok genişti.

ben doğum günü partisi falan bilmem, laf aramızda sevmem de zaten. ama kıvanç gül gibi sosyete çocuğudur. neymiş efendim, "doğum günü partisi yapacağım. tüm mahalleyi çağırıyorum."muş. "oğlum ben anlamam doğum günü falan!" demelerime rağmen dinlemedi eşşek sıpası. ablam bir adetten bahsetti, doğum günlerinde hediye almak gerekliymiş.

bazen yaparım ben bazı şeyleri, en çok da son güne bırakmayı severim ama. o gece, kıvanç'a hediye almam gerektiğini hatırladım. etrafıma baktıp, patlamış top lastiği güzel giderdi aslında beni döven pezevenk kıvanç'a. ama vazgeçip, canımdan çok sevdiğim, yarısı kullanılmış parliament marka parfümümü gazeteye sardım. fakiriz makiriz ama kokum ipeksi, bebek gibi; parliament marka parfüm, boru değil.

siz izmir'de yaşayıp da harmandalı oynayamamanın verdiği gurursuzluk nedir biliyor musunuz? izmirliyseniz çekirdeğe çiğdem, simite gevrek diyecek ve harmandalıyı bileceksiniz! çocukluktan beri anarşistimdir gerçi; çiğdeme çiğdem, gevreke gevrek demem. harmandalıyı da pek bildiğim söylenemez. peki siz, 10 tane kızın yanında harmandalı bilmeyen 3-4 erkeğin harmandalı oynamaya çalışması ne demek bilir misiniz? ya da... gazeteye açılmasın da utanılmasın diye yüzbir şekilde sarılmış yarım parfüm şişesinin açılması ne demek, bilir misiniz?

ben bilirim dostlar. mahalle maçlarında hatunları etkilemek için yaptığınız mondragonumsu, musleramsı hareketlerin saniyeler içerisinde bir hiçe dönüşmesinin ne demek olduğunu çok iyi bilirim. biraz havalı olsun diye tek takla atacağınız yerde materazzi usulü dört beş takla atmanın nasıl hiçe gittiğini çok iyi bilirim.

şerefsiz basri! şerefsiz veysel!
10 milyonun şu anki 100 lira'ya bedel olduğu zamanlarda babam bana hiç kıyamaz, babam beni çok severdi. ben de galatasarayı çok severdim. bu yüzden üzerinde marshall sponsorlu formasını almıştık; ertesi sezon telsim ile sponsorluk sözleşmesi imzaladı şerefsizler. okul servislerinde "oh fenerbahçe bu hafta ne çaktı bee!" dendiğinde "siktir lan şikeciler!" demek yerine "olm siz 3-5 attınız, galatasaray 8-10 taktı!" dediğimiz dönemlerden bahsediyorum.

babam "aslanım oğlum! götün büyük ama futbolcu olacaksın!" diye beni izlemeye gelemezdi ama yine de futbolcu olamayacak kadar büyük götüm olduğu kesindi. ben zaten olsam olsam kaleci olurdum, kale benden küçüktü çünkü. ve bizim mahallenin tek kuralı, "topu kaleci getirir, topu kaleci götürür."dü.

anlayacağınız, öyle light bebelerin oynadığı "bu gecenin ebeliği sende!" tarzı koşuşturmacalar yoktu bizde. kaleci dediğin taşşaklı olurdu zaten, anlayacağınız üzere ben de mecazi anlamda taşşaklı insanım.

babam bu kurallardan haberdar olduğunda bana 10 milyonluk adidas top almıştı. benim için "adidas lan bu? boru mu hamınsiktim?" lafı taa o zamanlara dayanır anlayacağınız. ama top ulan bu, eve alıp saklamak için değil, dışarıda oynamak için!

aldım topumu, çıktım dışarıya. ben aşağıya iner inmez mahalleli toplandı fakat bu sefer bir sorun vardı; mahallenin kabadayısı diye hitap ettiğimiz liseli pezevenk veysel aşağıya inmişti. bizim veysel'le husumetimiz yoktu ama o koca kollarıyla bize bir defa vursaydı iflahımız kesilirdi, bunu hissedebiliyorduk. bir de onurcan'ın abisi vardı, basri. ismini siktiğiminin götü.

aynı mahallenin çocukları olarak iki vs iki maç yapmaya karar vermiştik. ismini siktiğim ile cismini siktiğim'in karşısına, çocuklar arasında delikanlı sayılan gökhan ile ben vardım.

"evet sayın seyirciler. veysel aldı topu, kaleci mustafa kaleden çıkmaya korkuyor. veysel pasını attı basri'ye. basri sol kanattan atağa başlamak üzere, önünde kimse yok. BASRİİİ! ŞUUUUUUT! SAHALARDA GÖRÜLMEMİŞ BİR ŞEY SAYIN SEYİRCİLER. TOP PATLADI! HAKEM OYUNU DURDURDU! TOP PATLADI!"

ismini siktiğiminin basrisi topumu patlattı lan! tamam belki inşaata kaçmasından daha iyidir ama 10 milyonluk top bu! orospu çocuğu adidas mı desem, ismini siktiğiminin basri'sine mi sövsem bilemediğim dakikalardaydım.

"hani adidastı, kaliteydi, patlamazdı?"
"ayağının yayını siktiğiminin o nasıl abanmak lan, abanmak var mı puşt!" (bir tokat gelir)
"ya ameliyatlı yerime gelseydiii?!"

gelmedi. o top içimde kaldı sayın okuyan.

başlığını siktiğimin kısmı!
bu yazı biraz uzun, biraz geçmişe dönük. ilk iki kısmı sadece "geçmişi sil, artık geleceğe odaklı yaşa." diyenler için yazdım.

dünya üzerinde hem sokakta, hem de bilgisayar başında yaşamış nadir nesiller vardır. bu nesillerden birisine ben de dahilim. bilgisayar başına geçtiğimde sokağı, sokağa geçtiğimde bilgisayarı özlüyorum. bazen oturup geçmişteki günleri tekrar yaşamayı istiyorum, sırf şu yukarıda anlattıklarım için. ellerine tabletleri, bilgisayarları alıp büyüyen çocuklar canımı acıtıyor. "sokak" diye bir şeyin varlığını bilmeyecekler mesela, onlar için futbol sadece televizyondan izlenen, bilgisayardan oynanan bir şey olarak kalacak. sokak hayatı da, sokak simülasyonları içeren oyunlar çıktığında bitmeye başlayacak.

benim annem sokağa çıkmama korkardı. senin annen de korkmuştur illaki. sokaklarda seni kaçırma planıyla yaşayan çingenler vardı çünkü. her daim, kimliğini bilmediğimiz, kendilerini göremediğimiz "kötü çocuklar" vardır anneler için.

ben 6 yaşımda bilgisayarla tanıştım. daha çocukluğumun baharında. belki 7 yaşımdaydım şimdi tam hatırlamıyorum, ama bilgisayar hayatıma girdikten sonraydı. her yağmur yağdığında dışarı çıkar, toprağın kokusunu alır, biraz kumla oynardım. bu kadar duygusal, bu kadar mutsuz olacağım o günlerden belliydi anlayacağın.

hayatım hep "ya hep, ya hiç" kuralı üzerine kuruldu benim. futbol oynarken ya golcü olabilirdim mesela, ya da kaleci. gerçek hayatta gördüysen bilirsin, hayatımın yüzde doksanı eşofman, yüzde dokuzu takım elbise, yüzde biri kot pantolon giymekle geçer. "ya hep" dediğim kısım takım elbise, "ya hiç" dediğim kısım eşofmandır çünkü.

"geçmişini sil artık. geçmişe bakma. geleceği yaşa." dediğini biliyorum içinden sayın okuyan. sonra da ekliyorsun "bu çocukluğunu unutma, sana acı veren kısımları unut." diye eklediğini de. ama geçmişi sileceksem, ya tüm geçmişimi sileceğim, ya da öyle bırakacağım sayın okuyan. kendimi çok iyi tanıyorum ve bunu yapamam.

çünkü çocukluğumda yaşadığım her şey, ilerideki seçimlerimi etkiledi. bugün buradaysam, çocukluğumun etkisi büyüktür. sen olsan, anlattığında, birileriyle paylaştığında suratında gülümseme yaratan geçmişi silmek ister miydin?

bilmiyorum.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

iyi ki varsın.

sana ne yazacağımı bilmiyorum. aslında, sana ne yazacağımı çok iyi biliyorum da kelimelere dökemiyorum. bir yanıma kahvemi aldım, diğer yanıma da bırakmak için söz verdiğim sigaramı. yazmak bana zararlıdır belki, belki de zararsız. hiç bilmiyorum ama çok mutluyum; yanımda sen varsın. yanımda kal... bana en yararlı sen varsın, geriye kalan her şey zararlı. benim için baktığım her yerde sen varsın; gerisi anlamsız.

ellerim biraz soğuk, elimin en soğuk yerinden tutar mısın içim ısınsın. ya da bana biraz bakar mısın, cennete olan sevdam artsın. saçlarınla oynayabilir miyim, çocuklukta hevesimi alamadığım oyuncaklarım için. ellerinden ben tutabilir miyim ya da? soğuk bir yerin kaldıysa ısınsın diye.

sana çok şey yazdım. sana yazdığım her şeyi sildim, tekrar yazdım. kelimelerin duruşunu beğenmedim bazen. bazen, seni sevdiğimi tam anlatamadıkları için kızdım; tekrar sildim, tekrar yazdım. bir daha beğenmezsem eğer tekrar siler tekrar yazarım. sana değer. senin için, tek tek, ayrı ayrı tüm ke…

siz hiç başarısızlığı çantanızda taşıdınız mı?

henüz 23 yaşındayım. geçenlerde bir yazı okudum. bana "hayatı aceleye getirme" diyordu. yine uzun bir zaman önce geçenlerde birileri bana "steve jobs üniversiteyi bırakmış. sonra apple'ı kurmuş." diyordu. biraz daha önceye gidebilirim. google'ın küçük bir garajda kurulduğu gerçeğine kadar yani. insanların öğütlerinden bahsetmekse konu, hayatımın her köşesini anlatabilirim. memur olmamı isteyenlerden, değer verdiğim her şeyi hiçe saymamı bekleyenlerden girebilirim konuya. dolabımdan hiç çıkarmadığım, "bir gün başarılı bir insan olacaksın." dendikten sonra verilmiş kol düğmelerinden bile bahsedebilirim. hiçbir şeyi değiştirmez, biliyorum. hiçbir şeyin değişmesini istemiyorum zaten... sadece, anlatasım var.

iki üniversite gördüm ben. ikisini de bitirmedim. birini daha üçüncü ayımın başında bıraktım. diğeri 5 sene sürdü, bırakmak üzereyim. üniversiteyi bırakmak iyi bir şey değil, biliyorum; fakat üniversiteyi bitirmek de zannedildiği kadar iyi değil.…

5. ay: gidersen...

saat geç oldu, uyuyup uyanalım. saatini kur, bir sanatçının da dediği gibi "her sabahın, bir anlamı olmalı." her sabah, bir anlam oluşturmalı. ölüm var, ölüyoruz işte; hem de kaç defa olduğu hiç belli değil. ölüm var, ölüyorlar işte; kim olduğu çok mu önemli?

şimdi de kayıp giden zamana mı takacağım bilmiyorum. şimdi, neye takmam gerektiğini de bilmiyorum kafamı. ya gidersen? ya kalmazsan? içimden bir his diyor ki "bütün cümlelerin yarım kalır." içimden bir ses uyarıyor, "zaten sessizsin... giderse, ne anlamı kalır?"

derin bir uykudan uyanır gibi, komadan büyük bir isteksizlikle çıkar gibi... hiç dinmez gibi ve hiç bitmez gibi... akla gelen her kötü betimleme gibi korkular. neden, ne için... cevabı bulunmayan bir yerde. beynin derinlikleri, kalp atışının ulaşamadığı yerler gibi. hiçbir işe yaramayan apandisit gibi ve daha bir çok şey gibi... ne çok gibi oldu, kendimden çekindim.

bi değişiklik var anlıyor musun? neyin değiştiğinin farkında değilim üstelik…