Ana içeriğe atla

çük ve taşşak muhabbeti.

geçen gün yine yalnızlıktan öldüğümü sandığım dakikalarda bir şeyi fark ettim; bu ağzını siktiğimin hayatında herkes yalnızsa, neden yalnızlığı bir mutsuzluk belirtisi olarak görüyoruz? sadece yalnızlık ile alakalı bir konu değil bu gerçi, ama benim ön plana çıkan özelliğim yalnızlığım. bu arada çok güzelsin esmeralda, bir kaç dakika sevişebilir miyiz?
abi geçen gün ölüyorum zannettim yalnızlıktan, sonra uyandım. etrafıma bakındım, ölümden sonra hayat varmış. güzel, en azından bu sevindirici bir haberdi.
bazı şeyleri çabuk atlatabiliyoruz. benim yalnızlığı atlatmaya çalışmam senelerdir sürüyor. çok susadım amına koyayım. her şeyin sonuna baktığımda görebildiğim tek şey bu; susuzluktan ölüyorum. kapınızın önüne bir kap su koyun taşşaksızlar, ihtiyacımız var.

sorun yalnızlık veya mutsuzluk değil. sorun hep aynı şeylerin var olması. dışarı çıkıp kafeye gideceğiz ve arkadaşlarla sohbet edeceğiz. yurtdışında kafe kültürünün böyle olmadığını biliyor musunuz? yurtdışında kafelere genelde yalnız gidilir, baristadan bir kahve söylenir ve insanlar kafa dinlerler. önlerine kitap açarlar ya da bilgisayarlarını. bizim gibi facebook veya twitter'a girip "vay denize girmiş, bir de dekolteli meme paylaşsa güzel kız aslında" diye ortam kollayan insanlar değil onlar; merak ettiklerini araştırırlar ve güzel sonuçlara da varırlar esasen.

bizim kültürümüz biraz daha farklı. bir kafeye gideceksek eğer bir arkadaşımız olmak zorunda, çünkü düşmüş çenemiz dedikodunun amına koymazsa bir şeyler eksik olur.

size bir şey anlatayım. kafeye gidip arkadaşlarınızla sohbet edebiliyorsanız, bu ciddi anlamda mükemmel bir şey. ben bir erkekle buluştuğumda söylediklerine fazla odaklanamam mesela. önce oturuş tarzına bir bakarım, oturaklı olması önemlidir çünkü. ama benim oturaklı bir arkadaşım yok. her nedense, bacaklarını ayırıp iki kişilik yer kaplıyormuş gibi, "gelse de biri kucağıma otursa" dermiş gibi oturuyorlar.

metrolarda da buna gıcık olurum. otobüslerde de. bir gün bir günah işleyip "neden bacağınız ayrık oturuyorsunuz abi?" diye sordum. "ne yapayım abi, taşşağım çüküm değerli şeyler benim. bacaklarımın arasında sıkışmasına izin veremem." cevabını aldım.

aynı çük, aynı taşşak bende de var amına koyayım. ben niye sıkıştıramıyorum? senin ki çük taşşak'ta bizimki bamya mı yani piç? hakarete bak.

grinin elli tonu kitabının filmi çıkacağına çok şaşırdım. bir de çatır çatır fragmanı paylaşılıyor, izlemedim de henüz. size bir şey söyleyeyim mi; sasha grey'in juliette cemiyeti diye bir kitabı var ve grinin elli tonu kitabının amına her halükarda koyar. hem fragmanını beklemenize de gerek yok; porno sitelerinde sasha grey diye arattığınızda mükemmel tatlar yaşayabilirsiniz.

velhasıl kelam, çük ve taşşak muhabbetini bir kenara bırakıp yeni bir sigaraya adım adım yaklaşacak olursak gençler; söyleyeceğim fazla bir şey yok. dünya bir şekilde dönüyor. dün sevgiliniz için sildiğiniz tüm insanlara bugün geri dönmek zorunda kalacaksınız. her gün beraber takıldığınız insanları, aynı günün gecelerinde unutacak ve yalnız kalacaksınız.

bunu değiştiremem. bunu değiştiremezsiniz. sevgilinizle aynı yatağa yatıp kendinizi yalnız hissettiğiniz zamanlar olacak çükületalarım. o anlarda yapılabilecek en güzel şeyin, kendinizi sorgulamak yerine başkalarını sorgulamak olduğunu fark ettim.

kendimize yeterince acı çektirdik. kendimize yeterince hak etmediğimiz şeyler yaşattık. sıra başkalarına gelmeli artık; başka orospu çocukları da bunları hak ediyor şimdi.

neyse, ben sigaraya kaçıyorum.
karı kız fark etmeden hepinize söylüyorum. düzgün oturun, oturaklı olun! o bacak birleştirilecek.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

iyi ki varsın.

sana ne yazacağımı bilmiyorum. aslında, sana ne yazacağımı çok iyi biliyorum da kelimelere dökemiyorum. bir yanıma kahvemi aldım, diğer yanıma da bırakmak için söz verdiğim sigaramı. yazmak bana zararlıdır belki, belki de zararsız. hiç bilmiyorum ama çok mutluyum; yanımda sen varsın. yanımda kal... bana en yararlı sen varsın, geriye kalan her şey zararlı. benim için baktığım her yerde sen varsın; gerisi anlamsız.

ellerim biraz soğuk, elimin en soğuk yerinden tutar mısın içim ısınsın. ya da bana biraz bakar mısın, cennete olan sevdam artsın. saçlarınla oynayabilir miyim, çocuklukta hevesimi alamadığım oyuncaklarım için. ellerinden ben tutabilir miyim ya da? soğuk bir yerin kaldıysa ısınsın diye.

sana çok şey yazdım. sana yazdığım her şeyi sildim, tekrar yazdım. kelimelerin duruşunu beğenmedim bazen. bazen, seni sevdiğimi tam anlatamadıkları için kızdım; tekrar sildim, tekrar yazdım. bir daha beğenmezsem eğer tekrar siler tekrar yazarım. sana değer. senin için, tek tek, ayrı ayrı tüm ke…

siz hiç başarısızlığı çantanızda taşıdınız mı?

henüz 23 yaşındayım. geçenlerde bir yazı okudum. bana "hayatı aceleye getirme" diyordu. yine uzun bir zaman önce geçenlerde birileri bana "steve jobs üniversiteyi bırakmış. sonra apple'ı kurmuş." diyordu. biraz daha önceye gidebilirim. google'ın küçük bir garajda kurulduğu gerçeğine kadar yani. insanların öğütlerinden bahsetmekse konu, hayatımın her köşesini anlatabilirim. memur olmamı isteyenlerden, değer verdiğim her şeyi hiçe saymamı bekleyenlerden girebilirim konuya. dolabımdan hiç çıkarmadığım, "bir gün başarılı bir insan olacaksın." dendikten sonra verilmiş kol düğmelerinden bile bahsedebilirim. hiçbir şeyi değiştirmez, biliyorum. hiçbir şeyin değişmesini istemiyorum zaten... sadece, anlatasım var.

iki üniversite gördüm ben. ikisini de bitirmedim. birini daha üçüncü ayımın başında bıraktım. diğeri 5 sene sürdü, bırakmak üzereyim. üniversiteyi bırakmak iyi bir şey değil, biliyorum; fakat üniversiteyi bitirmek de zannedildiği kadar iyi değil.…

5. ay: gidersen...

saat geç oldu, uyuyup uyanalım. saatini kur, bir sanatçının da dediği gibi "her sabahın, bir anlamı olmalı." her sabah, bir anlam oluşturmalı. ölüm var, ölüyoruz işte; hem de kaç defa olduğu hiç belli değil. ölüm var, ölüyorlar işte; kim olduğu çok mu önemli?

şimdi de kayıp giden zamana mı takacağım bilmiyorum. şimdi, neye takmam gerektiğini de bilmiyorum kafamı. ya gidersen? ya kalmazsan? içimden bir his diyor ki "bütün cümlelerin yarım kalır." içimden bir ses uyarıyor, "zaten sessizsin... giderse, ne anlamı kalır?"

derin bir uykudan uyanır gibi, komadan büyük bir isteksizlikle çıkar gibi... hiç dinmez gibi ve hiç bitmez gibi... akla gelen her kötü betimleme gibi korkular. neden, ne için... cevabı bulunmayan bir yerde. beynin derinlikleri, kalp atışının ulaşamadığı yerler gibi. hiçbir işe yaramayan apandisit gibi ve daha bir çok şey gibi... ne çok gibi oldu, kendimden çekindim.

bi değişiklik var anlıyor musun? neyin değiştiğinin farkında değilim üstelik…