Kayıtlar

Ağustos, 2014 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

sonsuz döngü: bıçak yarası.

ne olduğunu duydum. dört yerimden bıçaklamışlar. sadece ben duydum, olan ona oldu. yepyeni heyecanlar peşinde buldum kendimi. dört tarafım yaralı. koşmaya kalksam canım acır. yürüyemem, ayaklarım yorgun. yaranın biri dalağımda, perişan haldeyim nefes bile alamıyorum. beni bir tek ben duydum. olan yine başkasına oldu. ne kadar çöp yapmışsınız, belediyeyi arasın temizlesinler. bu ne boktan bir koku! dudağıma kadar sinmiş. sigaramın yarası var. ve yarısı. sigaram da bitiyor, bugün de yalnızım.

perdeleri kapattım, kimse görmesin. bu kadar yalnızlığı kelimeler hariç hiçbir yerde göremezsin! odasına kendini kapatan insanlar görünmezler. biraz gülümse. boşver bizi. ne kadar kalabalık olsak da aslında kimsesiziz.
ne olduğunu duydu, koştu... geldi. yüzüme baktım, olan ona oldu. aynaları kaldırın, kendimi görmeye katlanamıyorum. biraz sakallarıma jilet sürsem, damarlarım bile hisseder. biraz uzun yazsam, elim felçli kalır.  "neden" dedi... "neden fotoğrafların yok?"
"k…

aids değilim. iyi geceler.

benliğini kaybettiğin dakikalar ve tüm arkadaşların seni terk etmemiş. olmak istemediğin yerdesin. zira olmak istediğin yerleri hala var mı bilmiyorsun. kırmızı güller içerisinde kalmış tüm yolların. bir kaç adım atsan batacaksın dikenlere. gözlerini açamıyorsun karanlıktan ve dikenlerin acısından. sahip olduğun tek şey kendin ve bir çakmak. ya güllerini yakıp kendini öldüreceksin, ya da acı çekeceksin. karar senin. yani anlayacağın, şimdi ölmek senin elinde.

delikanlı gibi yok ol buralardan ya da kal. ne de olsa zamanla yok olacaksın. biraz kendin, biraz kibrin... kimse okumadığında yazmanın da değerini unutacaksın zaten. bir sigara yak. ya da bir şarap açarsın. dumanları yok etsin diye mumunu yakarsın. sonra "siktir et!" dersin her zamanki gibi. bir bakmak istersin daha neleri, ne kadar kaybedebileceğine. "ben kaybeden değilim, sadece kazanmanın peşinden koşmuyorum." diye kandırırsın kendini. hepsi senin elinde.

güzel bir hikaye, güzel bir yolculuk. hayal dünyası…

ne de olsa duymayacaklar.

ne de olsa duymayacaklar.
önce -de'yi birleşik yazdım. sonra ayırdım. sonra... sen bilirsin ya, kendim yazdım ve kendim oynadım. baş dönmelerim arttı. inan kullanacak kelime bulamıyorum. inan anlatacak halim yok. gök gürüldüyor. yağmur da hafiften atıştırıyor olmalı. bir gün birisi "müziği değiştirme, tonuna bayılıyorum. sabaha kadar aynı şarkıyı dinleyelim." dediğinde huzurlu ve tükenmemiş hissedeceğim. bir gün birisiyle korku filmi izlediğimde; her şey yoluna girecek. o kadar çok "bir gün" diyerek başlayasım var ki cümlelerime, gerçekliğe kasıtlıyım bu akşam. hayallerin akışına bıraktım kendimi, ne de olsa gerçek olmayacak.
yalnız olduğum sürece mutlu değilim. kalabalık olduğum sürece de öyle. kulağını kapat. gözlerini de. uyu, biraz uyu. hiçbir şey düzelmeyecek ama, biraz daha uyu.

saçmalattirik: bu her şeyi açıklıyor

boşversene.
yazdığım o kadar çok şeyi sildim ki bu bomboş sayfada, az önce yazıp da sildiklerim hiçbir şeyi değiştirmeyecekti zaten. o kadar çok şey yazdım ki herkesi ilgilendiren, o kadar çok anlatamadım ki kendimi... şimdi "kaçıncı oldu bu?" diye düşünmeden edemiyorum. bak vakit geçiyor, geceler geliyor ve sabahlar... düşünmeden edemiyorum. kaçıncı oldu bu? kaçıncı terk ediliş yani, kaçıncı siliş değil. aslında teknik olarak; her terk ediliş de yeni bir siliş demektir. sahi ya! kaçıncı siliş bu? kaçıncı terk ediliş?

kördüğüm olmuş ruhum. betimlemelerim o kadar yetersiz ki, serbest bıraksam kendimi her cümleye "karanlık" ile başlayabilirim. bak bugün gerçekten çok karanlık ve ben sadece bana sarılacak birilerini istiyorum. ulan biri olsa, biraz sarılsa, biraz koklaşsak ve sonra her şey akışında gitse... uyusak ya da ne bileyim sevişsek, umrumda değil. ama sadece yalnızlığımı paylaşabileceğim biri olsa. bilmiyorum, belki de bende bağımlılık yapıyordur birilerine sa…

başlığını bulamıyorum, konusu yok.

karnım, kaslarıma kadar ağrıyordu. düşük müzik tınısından nefret ediyordum. korkuyordum da. ben en çok sabah ezanından korktum, bir de gidişlerden, bir de kalışlardan, bir de sessizlikten, bir de... her şeyden. otobanların bile sessiz olduğu vakitlerde, nereden geldiğini bilmediğim o saba makamı ezanından... ne caminin nerede olduğunu, ne de hocanın kim olduğunu biliyordum; sadece ürperiyordum işte. ölüm çok yakın ve henüz yaşamak için fazlaca günahım var!
karın kaslarımın ağrımasından zevk alıyordum. uzun zaman sonra, yani aylar sonra tekrar aynı ağrıyı hissetmek güzel şeydi en azından. bundan önce bacaklarımdaydı, sonra mideme yükseldi; en sonunda beynime yükselsin. en sonunda öleyim ve tekrar en başa. en sonunda kurtulun benden ve tekrar en baştan. "en sonunda geçecek" dedi her şey. "en baştan başlayacak" dedim. bir sanatçı da dedi, aynısını. "her son, yeni bir başlangıçtır aslında." diye ekledi sonra. tekrar acıyacak, tekrar kabuklaşacak ve sen, tekra…

kısa uyku yazısı

yavaş yavaş yıkılıyorum. sessiz bir kaybedenim dışarıya hep gülümseyen. gülümsemenin mükemmel bir şey olduğuna inanıyorum ama bu saatlerde içimden sadece somurtmak geliyor. ışığı kapatmadım belki de ilk defa. karanlığı da kapatmamışlar, oysa güneş de ihanetin baş komutanı. sırf birileri bir yerlere yetişsin diye yapılmış karayolları ve karanlığa ihanet eden ışıkları.

bugün de sessizdim, bugün de kalabalık. hissedemediğim huzur kim bilir şimdi kimin bacak arasında. oldukça çok küfür etmek istiyorum ama içimde bir şey var küfür etmemi engelleyen. yine uyuyamadım, yine uyuyamayacağım. bir şeyler yazmazsam uyuyamayacağım, uzun veya kısa fark etmeden. keşke kafamdaki virüsü atmamın başka bir yolu olsaydı. en son aids olmayı ve ölmeyi istemiştim; en son bir türlü olamadım ve bir türlü ölemedim. aids olmak kolay aslında. tek bir seçeneğin var, o da doğru kadını bulmak.

ne bileyim. olmuyor işte, bazen hiçbir şey olmuyor.

biraz ölüm, az serpilmiş aşk.

Resim
şimdi karanlık da benden nefret ediyor. olsun, karanlığın intikamı sert olur. beslendikten sonra ücra köşelere bırakılarak özgürleştirilmiş bir kedi gibi. farları yanmayan bir arabanın altında kalmış gibi ya da ne bileyim... sen benden daha iyi bilirsin öldürmeden insan öldürmeyi. senin hayal gücün benden daha iyi. ne derdin karanlığın intikamına? bir insan karanlıkta mı öldürülmeli, aydınlıkta mı? bir insan, neden değil, nasıl öldürülmeli?


bugün canım sıkıldı. insanları izledim dışarıda. mavi elbiseli bir kadın, elinde "poison" yazılı şişesi. belki de en güzel ölümdür insanın kendini öldürmesi. belki de değildir bilmiyorum. belki de izlediğim porno filmlerindeki kadınlara aşık olabilseydim daha güzel öldürebilirdim kendimi. belki de öldüremezdim, dedim ya bilmiyorum. seni de pek ilgilendirmiyor zaten nasıl öldüğüm. sen öldürdüklerini yaşatmayı iyi bilirsin. yok etmesini değil.


güzel bir şarkı söyledim. güzel bir şarkı buldu. bu sabah aşık oldum. tanrı bana kızmış olmalı, bu…

dün doğduk, bugün ölebiliriz.

tekrar doğdum. tekrar ölmem için hiçbir sebep kalmadı. kim bilir kaçıncı oldu bu kendimi öldürdüğüm. ve kim bilir kaç defa daha öldüreceğim. "haklısın" demeyi öğrenemedim bir türlü. bir tartışma varsa susmayı ve "iyi, şimdi defol." deyip ortalıkta görünmemeyi öğrenemedim. ama az kaldı. az sonra, gördüğüm her şeye "iyi, şimdi defol." diyebileceğim. yalnızlığın yanında susmak, çocuk oyuncağı.

hala körkütük sarhoş olma isteğim geçmedi. isteğim arttıkça yapasım azalıyor benim. bugün çok yaklaştım ölüme. gözlerimi kapatıp karşıdan karşıya geçerken, çıkmayan acı fren sesleri canımı acıttı. bir arabanın, içinden küfredermiş gibi bağıran kornası. kahrolası frenler olmasaydı daha kolay olurdu kazaya kurban gitmek. ben kendimi öldüremem; cesaretim sadece bir katile vesile olmaya yeter.

neye doluyum, neye boşaltıyorum içimi bilmiyorum. kafamı yoran şeyi bulamıyorum içimi yiyor. gözlerini kapat. küçük bir rüya. 5 dakika sonrası, tekrar hoşgeldin. günaydın. iyi gecele…

doğum günüme 2 kala

havanın sıcaklığından bunaldım. yağmur yağdı, daha da nefret ettim. ne istediğimi kendimden daha iyi bilmiyorum. ne istediğime dair bir sik bildiğim yok. az sonra güneş açmayacak zaman çok ileriye gittiği için. zaman çok ileriye gitti, kafasına altı kurşun sıktım! sinirimi bozarsa eğer biyolojimi bile gözümü korkmadan kurşuna boğarım, saatini unutur. gözlerimde kalmayan yaş damlalar uykumu kaçırıyor yeniden. ve bir piyano sesi... günaydın.

birinin beni yazmasını, beni anlatmasını istiyordum. belki de küfürler doldurmasını, içerdiği kelimelerin hiçbir önemi yok. bir yazının beni bana hatırlatmasını istiyordum, fazla şey değil. bir yazı beni tekrar ben yapabilir mi? hangi ben?

doğum gününlerinde maddi hediyelerle kendini tatmin edenleri hiçbir zaman anlamadım. 2 ay önceydi, 2 gün sonrasıydı bundan. 2 ay boyunca insanlara doğum günümü hatırlattım ve iki aydır o kadar çok şey yazdım ki kendimi unuttuğuma dair. ben her şeyi kafamda kuruyor, kafamda yönetiyor ve insanlara bunu anlatırken s…

bir yalan uydurdum en güzelinden.

artık bir yalan uydurdum. biri sorarsa "neden hep kendinden bahsediyorsun?" diye, "ben sevişmediğim insanların arkasından ağlamam." diyeceğim. aydınlığı bile karanlık görmek için köpek olmak isterdim. siyahla beyazın birleşiminden mükemmellikler ortaya çıkar. hayatının siyah beyaz olduğunu ifade eden insanlar neden rengarenk fotoğraflar çekilirler anlamam. bazen canım sıkılır, içi siyahlık kaplı kısa filmler çekerim hayallerimden. sonra kırılır köşeye bırakırım, belki ihtiyacı olan birisi gelir ve alır diye.
gün geçtikçe insanlarla konuşmaya başlıyorum. gün geçmiyor ki bir insan daha fazladan saçmalamış kelimelerime laf sokmasın. güzel bir sohbetin sonu hep nefretle biter benim dünyamda. bu yüzden hep tek gecelik sohbetlerden hoşlanırım. ikinci gecesinde hayatımın, kendim hariç kimseyi tanımam. bencillik değil bu yaptığım, bir tür kendimi koruma politikası. ya insanlar benden nefret edecek; ya ben onlardan. insanlardan nefret etmeye katlanabilirim ama insanların be…

artık.

her şeye rağmen gülebilen suratlarınızı sikeyim. bana bir şans verseler, yüzümdeki gülen tüm yüz hatlarımı keserdim sırf ibreti alem olsun diye. gülerken oynattığım tüm kaslarımı yerinden çıkarıp tavada kızartarak yemek istiyorum. bugün de mutlu olmaktan ziyade; mutlu olan arkadaşlarımın arasında mutsuzluğu tatmanın zevkini yaşadım. bugün de mutluluk için çabalarken buldum kendimi. mutluluk öyle elde edilebilen bir şey değil; mutlu olmak için mutsuzluğun verdiği acıdan zevk almak şart.

nefret etmek ne kadar doğru bilmiyorum, ama beni anlamadığınıza dair bir çok semptom gösteriyorsunuz. hayatımda bulduğum en iyi hobilerden bir tanesi zaten beni anladığını iddia eden herkese "evet, anlayabiliyorsun." diye yalan söylemek. küçükken belki beni daha iyi sevselerdi, daha iyi olurdum. küçükken o kadar nefret edildim ki, kendimden nefret edilmesini artık yadırgamıyorum.

kimin yatağında kiminle uyuduğunuz, kiminle sikişip adına aşk dediğiniz umrumda değil. tek istediğim ben aradığımda…

aldatıldığımda...

sabahları yazı yazmayalı o kadar uzun zaman olmuş ki, tepemde yaktığınız ışığı söndürmeniz için düğme arayıp duruyorum. gözümü alıyor, başımı ağrıtıyor ve güneşi dahil kapatmak zorundasınız! yapın şunu, başımın ağrımasına dayanamıyorum. sahip olduğum biyolojik şartlarım bana kafamı kesip vücudumla yaşamak gibi bir şans vermiyor. ağlamak istiyorum. ağrı kesicilerin kesemediği bir baş ağrısına tanrı ne yapabilir? tanrı o kadar güçlüyse ışığı kapatsın, her şey yoluna girecek.

hikayeye başlamak için bir baş ağrısı masalı yazmak güzel şey değildi. ama olsun. beni öyle tanımanızı istiyordum ki sıçtığımda kendi aranızda "kahverengi sıçacak" diye muhabbet etmeniz gerekiyordu. bana dair hiçbir gizem kalmasın istiyordum kafanızda. gizemli bir insanı çekici bulmanıza katlanamıyordum artık. gizemsiz bir insan olarak uzaklaşmak istiyordum ve her anlattığıma rağmen soruyordunuz... "mustafa, neyin var?"

gecenin karanlığında otururken düşünmeyi her insan gibi ben de severim. düşün…

kadın ağıtları!

geçenlerde bir kadın, twitter'ında, düşüncelerinin merkezinde "erkeksin ama kadınları kendinden fazla düşünüyorsun lan dombik?" demişti. geçenlerde rüyalarımı süsleyen bir kadınla tanıştım, uyandığımda öleceğini bile bile. gerçek hayatta kendini ne kadar üzdüğümüzden falan bahsediyordu. sikimde de değildi. erkeğiz biz, kadınları üzer ve sonra onları anladığımızı belirten cümleler kurarız. kadınlardan gider ve kadınların bizlerden nasıl gittiklerini anlatırız. rüyalarımı süsleyen kadını yazıda anlatıyor olmamın tek sebebi, bir kadın olması.
koltuğum kirlendi. savunduğum her şeyi tek bir seferde bıçakladım, acımadan ve korkmadan. kan içmeyi çok severim, bazen yanlışlıkla parmağımı keser ve dışarı çıkmak için can atan bütün kanı emerek geldikleri yere sokarım. koltuğumda kan izleri bıraktım beni asla unutmasın diye. bir şaire o kadar çok güveniyorum ki, her savunduğum düşünce "iz bırakanlar unutulmaz" üzerine kurulu. hayatına girdiğim her şeyin üzerinde mutlaka bi…

dört paragraf, bir kaç hayat.

sigaranın kültablasına çırpılmamış külleri yere doğru yol alırken zamanı durdurmayı istedim. çok sıkkındım ve etrafımda beraberken zamanı durdurmak istediğim kimse yoktu. kalıplaşmış "iyi ki varsın" cümleleriyle doldum. iyi ki varım çünkü olmasaydım, tanrıyı güldürmek için yaşayan insanların sayısı bir azalmış olurdu.

bulaşıkları yıkarken dinlediğim müziklerden birinde kendimi buldum. elimdeki tabağı yere fırlatıp üzerine bastım, sırf biri beni anladı diye. ayaklarımın yara bere içerisinde kalmadığını gördüğümde, kirlenmiş tabakların hiç var olmadığını fark ettim. yine bir varsanı, yine bir yoktan var ediş. biraz uğraşsaymış tanrı, beni de tanrı olarak yaratabilirmiş. biraz uğraşmamış olduğundan sanırım sanrılarımın insan var edememesi.

bir kadın tanıdım bugün, aşka inanmıyormuş söylediğine göre. iki senelik sevgilisinden ayrılırken acı çekmediği için inanmıyormuş. ona göre neymiş aşk bilmiyorum. sana göre ne olduğuna dair de hiçbir fikrim yok. aşkın da canı cehenneme, bana …

varsanı, erken doğum günü yazısı.

neden bu kadar sessiz ve yalnızız önemli değil. neden kimsesiziz, anlayamadığım konu o. ya fazlasıyız, ya eksiği. sorun bu, ne fazlası, ne eksiği. kafam bir hayli karışık. biz sessizliğe gömülmüş insanlarız, konuşmayanlarla bir araya gelsek iyi anlaşabiliriz. susanlar diyarı yapsınlar bizim için, hiç kimseye ait olmadığı topraklara. yeni yazılar yazmayalım, yeni şeyler düşünmeyelim, yeni dertler üretilmesin. diyarlardan diyar beğendim bunun için; harikalar diyarından geldi alice. mantar getirmiş, tadı güzel, o da biz kadar kimsesiz.

hafiften sakinleşmiş çürük vişne kokusu. şaraplardan yapılma inceltilmiş hayaller. tutacakları yeri bilmiyorlar, nedendir bilinmez. kırıklıklarımı bir tarafıma sakladım, bazen canım sıkılır götüme sokarım böyle şeyleri. derinden çok dertlendim bugün de. yukarıdan baktığı içindir arkadaşlarımın, dertlerimi görmüyor oluşları.

mutsuzluğa bağımlı değilim. annem de söyledi geçenlerde, ağladım hafiften. gözyaşlarımın bir değeri olsaydı akıtır yok ederdim; değerl…

okusalar bilirlerdi.

küçük bir şey bile ağlayabilmeme yetiyor. ağlayabildiğim için değil, insan olduğumu hatırlayabilmek için ağlıyorum. insanlar lütfen, insan olduğunuzu unutmayın. insanların size kötü ve hor görülmüş davranmasına izin vermeyin. verdiğinizde ortaya ben çıkıyorum, biz oluyoruz. insan olduğumuzu hatırlamak için ağlayabiliyoruz bazen ve "neden kimse ağladığımı göremiyor?" dediğimizde daha çok çöküyoruz. sonsuz döngümüz bu bizim, çökmek.

gece koltuğumda uyuyordum. koltuklar yalnızlar için güzel uyku yerleridir. tek kişilik yatak kavramını çok ironik buluyorum bu yüzden. yataklar sadece ama sadece mutlu çiftler rahat uyusunlar diye yaratılmıştır. ne kadar hayalini kursam bile bir kadın ile aynı yatakta uyuyamayacağımı biliyorum. bazen canım sıkılır, yerde uyurum üzerime ya da altıma hiçbir şey koymadan. bazen canım bir daha sıkılır uyumam. rahatsız insanım çünkü ben. uyuyabilmem için bir şeylerin bana batması gerekiyor. her an tetikte olmalıyım. tıp bile buna "ben uyumam, sadec…

arkadaşım öldüğünde.

daha geçen hafta konuşmuştuk. bir kafede otururken, nedendir bilinmez, ölümden bahsediyorduk. "mezarlar insanların ağlaması gereken yerler değil. insanlar kendilerini ağlamaya zorluyor, ben gülüyorum." demişti. suratına uzun uzun bakıp "insanlar kaybettiği değerlerin değerini bilmedikleri için mezarlarda ağlarlar. mezarlarda ağlamak bencilcedir aslında. çoğu insan kendi geleceğini gördüğü için mezarlarda ağlar." demiştim. uzun uzun sohbet etmiştik ölüm üzerine. kimseyle yapmazdım normalde bunu. ama o an sanırım, en çok ilgimizi çeken şey ölümdü. ölseydik, rahatlardık.

hayattan nefret etmiş iki insan. belki de ruh ikizi denilebilir, ya da adına ne deniyorsa. ikimiz de ölmek için can atıyorduk, ilk tanıştığımızdan beri hiçbir şey değişmemişti zira. ölüm isteği dışında pek ortak noktamız yoktu. o özgürlük için her şeyi yapabileceğini iddia eden biriydi. bense özgürlüğü dahil her şeyi kaybetmeyi isteyen biriydim. onun özgür olması için, benim her şeyi kaybetmem için öl…

yalan tanrısı.

kolkola vererek ölüme koşmak isteyen insanlar diyarı. 20 kişilik bir ordu. el ele tutuşmular ama yalnızlar. yirmi kişilik yalnızlık, ne eksik ne fazlası. yirmi kişilik bir ölüm. haberlere "yirmi kişinin neden öldüğü belirlendi" başlığıyla konu olmak için güzel bir gün. merhaba, hayatın yine eksikliğini çekenlere seslendiğim gün, sana da merhaba.

değişik hikayeler ve değişik betimlemeler. gidemeyeceğimi ve ölemeyeceğimi anladığımda her şey çok değişti benim için. bu yüzden kendimi bıraktım. ruhsuz veya beyinsizmiş gibi davranabiliyorum, en güzel özelliğimde bu. tüm kararı vücuduma bırakıp neler yapabileceğini keşfetmek istedim, uykunun değişik bir sürümü. yaşamıyorsun ama ölmüyorsun da.

en son çektiğim bir aşk acısı vardı yaşamak isteyip de yaşadığım. yazmadıkça onu da unuttum zaten. ben her şeyi unuturum yazmazsam eğer. beyin yapım böyle. her şeyi düşünen tanrının benim hakkımda hayırlı olarak gördüğü tek şey bu olmalıydı. unutmasaydım eğer bambaşka bir yerde olurdum. guatem…

cehennemin dibi.

odamda dışarıyı izliyordum. dışarıya çıkıp hiç kimseye söylemeden gitmek için güzel bir karanlıktı. bu yüzden tekrar gitmeyi istedim. arkamı döndüm ve her zaman yaptığım gibi ev arkadaşımın odasına girdim. ev arkadaşım yoktu. yine de konuştum ben. "gidiyorum." dedim, kimsenin duymaması ve "nereye?" diye sormaması rahatlatıcıydı. birisi "nereye?" deseydi bile en fazla "biraz işim var" diyip gidecektim. boş odanın perdelerine bakıp "biraz işim var, birazdan geleceğim" dedim bu yüzden.

apartmandan dışarı çıkar çıkmaz uzun zamandır tadını alamadığım oksijenin, yine tadını alamadım. tanrı bazı şeylerde hata yapabilir mi bilmiyorum; ama oksijenin tadı olmalıydı. oksijenin tadı olsaydı eğer, dünyanın bütün aç çocukları damak tadı denilen şeyin varlığını fark edebilirdi.

ilk defa, her şeyimden çok değer verdiğim telefonumu ve bilgisayarımı odama bırakmış ve dışarı çıkmıştım. üzerimde bir stres yaratsa da umursamamayı öğrenmeliydim. otobüs dura…

hakan günday, ben ve kinyas ile kayra.

insanların gözüme hiç hoş gözükmediği dakikalar yaşıyordum. günler sonra dışarı çıkmıştım ve bunun güzel bir şey olacağını düşünmüştüm. düşündüğüm gibi olmamıştı her zamanki gibi. ben neyi düşündüysem bir yerlerden falso verirdim zaten. iyi olacağımı düşündüğümde daha da dibe batmıştım mesela. her şeyin güzel olacağını söylediğimde, her şey fırça darbelerini yanlış yere vuran bir ressamın tablosuna dönmüştü. gideceğimi düşündüğümde daha fazla kalmıştım ya da ne bileyim, gerisini sen bilirsin işte. anlattım durmadan.

sokaklar ilk defa bu kadar itici gelmişti belki de. her seferinde daha fazla itici geliyordu zaten, bu yüzden her yazdığım yazıda "ilk defa bu kadar itici gelmişti" diye yazmayı kendime amaç ediniyorum. yazdığım her yazıyı ilk haliyle yayınlasam sen de görürdün aynılaşmış düşüncelerimin ne kadar benzeştiğini. aynı beyinden saniyeler içerisinde çıkan yüzlerce düşüncenin tek yumurta ikizleri olmaması da beklenemezdi. mitoz bölünme böyledir zira. oluşan bir düşünce,…

yarım aşk.

her şeyi yavaştan almaktan olsa ya da zamanın çok yavaş akmasından olsa gerek, çok küskündüm hayata. bir tarafımda hakan günday'ın hala yazılmamış romanlarından satırlar, diğer tarafımda hiç var olmamış varlığı sevgilimin. evleneceğim kadını düşündüm. yavaştan uzaklaşmak yerine kalmayı tercih ettiğimde tanıştığım kadını. aşkın var olduğuna tekrar inandığımda var olabilecek duygularımı tarttım, ortaya tekrar çıkabilecek hislerimi.

beraber yemek yapmak istemedim hiç ya da beraber film izlemek. masallarda anlatılan aşk kavramını çoktan aştığımızda, beraber uğraşıp ortaya yeni bir aşk kavramı koyduğumuzda yaşayacağımız sevinci düşündüm biraz. tekrar aşık olabilmek benim için büyük bir adım sayılabilmeliydi ve hayatım olması gerektiğinden daha fazla değişmeliydi. şimdilerde bunu bilmiyorum ki kadın; gerçekten yapabilir miydin?

belki de hiç yaşamak istemediğim geleceğime dair hayaller kurarken yakaladığımda kendimi çok pişman oldum sonradan. özür dilerim kadınım. yavaştan uzaklaşmak yer…

hiçbir şeyi olmayanların cehennemi.

bak, dün ankaradaydım. bugün yoldaydım ve yarından sonraki gün " dünbursadaydım" diye bir cümle kuracağım. bir an olsun mutlu hissedebileceğim bir an olmadı. eve ilk girdiğim dakikadan beri üzerime sinmiş mutsuzluk ve tek bir düşünce... "birader, bizden ne bok olacak!"
neye sahip olduğumu bir türlü hesaplayamamıştım. zaman akıyordu, büyüyorduk. 16 gün sonra gireceğim yirmi üçüncü hayat yılıma yine büyük bir nefretle gireceğimi biliyordum. bağırmak istiyordum taa ki boğazlarım ağrıyıp sesim çıkmayana kadar. ölmek istiyordum ama buna yapabileceğim bir benzetme yoktu. kafamdakileri kelimelere dökmek istiyordum ama başını bulduğumda sonunu, sonuna geldiğimde başını unutacağımı biliyordum. anlayacağın hiçbir şeye sahip değildim ve hayat bok gibiydi. tırnak aralarıma sıkışmış ayakları, kulaklarıma kadar uzayan dudakları. fısıldayan ses tonuyla konuşabilen ve yavaş yavaş hayattan bıktıran şeytanların var olmayan çocukları. arkadaşım sessiz sakin rus karılara davet etti. g…

şahane!

şahane. bombalar altında, yıkılıyor kimsenin kalmadığı şehrim. önce çatıları patlamıyor, oysaki hep bunu hayal ederdim. kolonlarından sallanan koca şehir, yer altına dizilmiş yüzlerce c4 bombası. roketleri kuvvetlendirilmiş savaş uçakları ve tek tek parçalanan hayal kırıkları. resimler gördüğüm duvarlar parçalanıyor yavaştan. kaybolan hatıralarıma izliyorum şehrin ortasında tek başıma!

bir yer ancak bu kadar güzel yok olabilirdi. geride bırakılmış yüzlerce anı, ancak bu kadar mükemmel katledilebilirdi. bebeklerin, sivillerin, askerlerin çığlığı olmadan bir savaş... şahane! öldürülen hayaller, kırıkları, anıları, varlıkları yüzlerce insanın. yüzlerce kilometre uzaktan televizyonu açıp katliamı izleyen insanların gözyaşları. kiminin ana vatanı, kiminin en yakınının mezarı... şahane! bir şehir ancak bu kadar güzel yok olabilirdi.

yavaş yavaş yürümeye başlıyordum. cebimden çıkan son dal winston light'ım ve bir de zippo çakmağı. azraile koşarak giden yaşlı adam gibi, çocuğunu düşürdüğü…

saçmalattirik: saçmalamanın başlığı olmayabilir.

bu üçüncü kahvem. beşincisinde kalbim overdose olup çarpmaya başlayacak. yaşamayı tadacağım. sonra altıncısına geçtiğimde daha hızlı çarpacak. yedincisinde overdose fazla gelecek, belki kalp krizi geçirebilirim. kafein bunu yapar, gerisini düşünmez. son defa eroin almaya karar vermiş adamın son vuruşunda yüksek doz ile ölmesi gibi. hayat müşterek değildir arkadaşlar. sadece kendin yaşarsın. sadece sen ölürsün. geriye sadece "iyi insandı! hakkım helal olsun" kalır.

nefret ile büyümüş, daima yarışmaya tabi kalmış insanlarız biz. sevişirken bile kimin daha iyi sevişeceğini, severken bile kimin daha iyi seveceğini, ölürken bile kimin daha iyi öleceğini tartışıp durduk bugüne dek. komşuların bahçeleri daima yeşildi, bizim bahçemiz yoktu. komşunun evladı daima bizden zekiydi. bilirsiniz bu duyguyu. hiçbir şeyi bize yakıştırmıyorlar ama; en güzel ölüm bizim olacak, göreceksiniz. arkamızdan "öldü, ama çok güzel öldü." diyecekler. yarışmanın sonunu biz kazanacağız.

hava esmiy…