sonsuz döngü: bıçak yarası.

ne olduğunu duydum. dört yerimden bıçaklamışlar. sadece ben duydum, olan ona oldu. yepyeni heyecanlar peşinde buldum kendimi. dört tarafım yaralı. koşmaya kalksam canım acır. yürüyemem, ayaklarım yorgun. yaranın biri dalağımda, perişan haldeyim nefes bile alamıyorum. beni bir tek ben duydum. olan yine başkasına oldu.
ne kadar çöp yapmışsınız, belediyeyi arasın temizlesinler. bu ne boktan bir koku! dudağıma kadar sinmiş. sigaramın yarası var. ve yarısı. sigaram da bitiyor, bugün de yalnızım.

perdeleri kapattım, kimse görmesin. bu kadar yalnızlığı kelimeler hariç hiçbir yerde göremezsin! odasına kendini kapatan insanlar görünmezler. biraz gülümse. boşver bizi. ne kadar kalabalık olsak da aslında kimsesiziz.
ne olduğunu duydu, koştu... geldi. yüzüme baktım, olan ona oldu. aynaları kaldırın, kendimi görmeye katlanamıyorum. biraz sakallarıma jilet sürsem, damarlarım bile hisseder. biraz uzun yazsam, elim felçli kalır. 
"neden" dedi... "neden fotoğrafların yok?"
"kaldırdım aynaları, uzun zamandır kendime bakmıyorum."
"şu mutsuzluktan vazgeç, savaş."
"hangi mutsuzluk? ben bir tek yalnızlığı tanıyorum."
korktum. başkası da korktu. vardım. aslında başkası yoktu. "yapma!" dedim. "bu kadar yalnızlığı kelimeler hariç hiçbir yerde göremezsin." bana baktı. "hangi yalnızlığı? ben sadece seni tanıyorum."
çok karıştım. dört yerimden. bir atar damar, bir dalak. bir toplar damar, eşit sayılırız. bir beyin, ölümcül darbe. o kadar çok kıskandım ki, kendimi bıçakladım. ne olduğunu duydum. dört yerimden bıçaklamışlar. sadece ben duydum, olan sana oldu. yepyeni heyecanlar peşinde buldum kendimi. şimdi, sil baştan.

aids değilim. iyi geceler.

benliğini kaybettiğin dakikalar ve tüm arkadaşların seni terk etmemiş. olmak istemediğin yerdesin. zira olmak istediğin yerleri hala var mı bilmiyorsun. kırmızı güller içerisinde kalmış tüm yolların. bir kaç adım atsan batacaksın dikenlere. gözlerini açamıyorsun karanlıktan ve dikenlerin acısından. sahip olduğun tek şey kendin ve bir çakmak. ya güllerini yakıp kendini öldüreceksin, ya da acı çekeceksin. karar senin. yani anlayacağın, şimdi ölmek senin elinde.

delikanlı gibi yok ol buralardan ya da kal. ne de olsa zamanla yok olacaksın. biraz kendin, biraz kibrin... kimse okumadığında yazmanın da değerini unutacaksın zaten. bir sigara yak. ya da bir şarap açarsın. dumanları yok etsin diye mumunu yakarsın. sonra "siktir et!" dersin her zamanki gibi. bir bakmak istersin daha neleri, ne kadar kaybedebileceğine. "ben kaybeden değilim, sadece kazanmanın peşinden koşmuyorum." diye kandırırsın kendini. hepsi senin elinde.

güzel bir hikaye, güzel bir yolculuk. hayal dünyasına adım adım tırmanış. o kadar çok kıskandım ki dergilere bir şeyler yazabilen, kitapları çıkan adamları. yerimde sayıyorum. ya da geriye doğru yürüyorum. geriye doğru koşuyor da olabilirim. eylemlerin sonundaki "r" harflerini bile koymak istemiyorum artık. bırakayım cümlelerim eksik kalsın. bırakayım paragraflar tamamlanmasın. bırakayım da içinde boşluklarda dolu insanlar tamamlasın buraları... ben yeterince doluyum ve artık kendimi boşaltamıyorum. bu nasıl bir gitme isteği! bir insan ancak bu kadar isteyebilirdi gitmeyi ve bir insan ancak bu kadar güzel gidemezdi.
yani ne oldu? yine mi uyandım? aids öldüren bir hastalıktı hatırladığım kadarıyla, tek bir gecede ölemeyecek miydim?. ve yanımdaki kadın, dün gece kulağıma "aidsim" diye fısıldamıştı. inat etmiştim, korunmamıştım. bugün de ölmemişim. neydi kadının adı? şimdi yanımda uyuyor, kulağına ismini fısıldamak istiyorum. "kahvaltıyı hazırlayıp çıkacağım evden, istediğin zaman gidebilirsin" demek istiyorum. neydi kadının adı? adı neydi lan kadının! hatırlamıyorum, çok sarhoştum. ama sarhoşken bile sevmeyi değil, ölmeyi istiyordum.
adını bilmediğim bir kadından beni öldürmesini istemiştim. adı neydi? yahu adı neydi kadının! beni öldüren virüsün değil, kadının adını bilmek istiyordum. adına bayan köprücük kemiği diyeceğim. evet... beni öldüren kadın, bayan köprücük kemiği.
neden aids diye sormuyorlar. neden aids cevaplamayacağım.

öldüğünde aids'ten öldü diye ayıplayacaklar. ne kadar da güzel bir his! ölürken bile kimsenin seninle gurur duyamıyor oluşu, ne de mükemmel şey. ben alışık değilim öyle gurur duymalara. ben aids'ten öldüm, benden nefret etsinler.

aids değilim. ek bilgi. aids olacak kadar çok ilişki yaşamadım. iyi geceler.

ne de olsa duymayacaklar.

ne de olsa duymayacaklar.

önce -de'yi birleşik yazdım. sonra ayırdım. sonra... sen bilirsin ya, kendim yazdım ve kendim oynadım. baş dönmelerim arttı. inan kullanacak kelime bulamıyorum. inan anlatacak halim yok. gök gürüldüyor. yağmur da hafiften atıştırıyor olmalı. bir gün birisi "müziği değiştirme, tonuna bayılıyorum. sabaha kadar aynı şarkıyı dinleyelim." dediğinde huzurlu ve tükenmemiş hissedeceğim. bir gün birisiyle korku filmi izlediğimde; her şey yoluna girecek. o kadar çok "bir gün" diyerek başlayasım var ki cümlelerime, gerçekliğe kasıtlıyım bu akşam. hayallerin akışına bıraktım kendimi, ne de olsa gerçek olmayacak.

yalnız olduğum sürece mutlu değilim. kalabalık olduğum sürece de öyle. kulağını kapat. gözlerini de. uyu, biraz uyu. hiçbir şey düzelmeyecek ama, biraz daha uyu.

saçmalattirik: bu her şeyi açıklıyor

boşversene.
yazdığım o kadar çok şeyi sildim ki bu bomboş sayfada, az önce yazıp da sildiklerim hiçbir şeyi değiştirmeyecekti zaten. o kadar çok şey yazdım ki herkesi ilgilendiren, o kadar çok anlatamadım ki kendimi... şimdi "kaçıncı oldu bu?" diye düşünmeden edemiyorum. bak vakit geçiyor, geceler geliyor ve sabahlar... düşünmeden edemiyorum. kaçıncı oldu bu? kaçıncı terk ediliş yani, kaçıncı siliş değil. aslında teknik olarak; her terk ediliş de yeni bir siliş demektir. sahi ya! kaçıncı siliş bu? kaçıncı terk ediliş?

kördüğüm olmuş ruhum. betimlemelerim o kadar yetersiz ki, serbest bıraksam kendimi her cümleye "karanlık" ile başlayabilirim. bak bugün gerçekten çok karanlık ve ben sadece bana sarılacak birilerini istiyorum. ulan biri olsa, biraz sarılsa, biraz koklaşsak ve sonra her şey akışında gitse... uyusak ya da ne bileyim sevişsek, umrumda değil. ama sadece yalnızlığımı paylaşabileceğim biri olsa. bilmiyorum, belki de bende bağımlılık yapıyordur birilerine sarılmak. belki de en güzeliydi üç gün öncesine kadar yaptığım. pes etmek ve kimseyi kabul etmemek.

değişiyor düşüncelerim. evrimleşiyor sanki her şey. az önce burada o kadar çok şey sildim ki bu paragraftan sonrasını yazmaya kalmadı halim. bak yine anılarım depreşiyor. o hüzünlü yüz... neyse, siktir et.

çünkü canım sıkıldığında her şeyi siktir edebilirim. çünkü ben en iyi, canım sıkıldığında terk edebilirim ve çünküsü aslında... birileri beni en iyi, canı sıkıldığında terk edebilir. her canım sıkıldığında ortaya çıkan kendini biraz daha dibe batırma isteği. bataklığın kendisi de benim, çırpınan da. çok fazla "ben" dedim, üzgünüm, pişmanım.

dolu dolu bakan gözlerden dökülecekken gözyaşları, işte tam o an. yani, tam anlamıyla dolduğunda gözler. işte tam o an gelen küçük gülümseme isteği. küçük bir gülümsemenin tüm gözyaşlarını terk ettirişi. ve küçük bir gülümsemenin somurtkan surata döndüğü o yüz ifadesi. iki ifade arasında geçen zaman aralığı. cemal süreya'nın da dediği gibi... "keşke yalnız bunun için... neyse, sikimde değil."

ne yazdığımı inan bilmiyorum. neyi anlattığımı da.

boşversene.
tam yarım saat önceydi. tam yarım saat önce burada farklı şeyler anlatmıştım. tam yarım saat sonrası, tam bu paragrafta başka şeyler. ne bileyim, anlattıklarımın hiçbir önemi yokmuş gibi sanki. var mıydı ki? yani nereden bilesin varlığını? bak o varlığım, son paragraf olarak:
ölüp dirilmek önemli değil. öldüğümde dirilip dirilmeyeceğimi bilmem çok önemli. ve o gittiğinde geri dönmeyi isteyeceksin. ne bileyim, ölümden sonra dirileceğim kesin olsaydı seni affederdim. zira hala diriyim. bu her şeyi açıklıyor.
yazmamı istedi. kime gittiğini bilmiyor, kim üzerine alsa baki.

başlığını bulamıyorum, konusu yok.

karnım, kaslarıma kadar ağrıyordu. düşük müzik tınısından nefret ediyordum. korkuyordum da. ben en çok sabah ezanından korktum, bir de gidişlerden, bir de kalışlardan, bir de sessizlikten, bir de... her şeyden. otobanların bile sessiz olduğu vakitlerde, nereden geldiğini bilmediğim o saba makamı ezanından... ne caminin nerede olduğunu, ne de hocanın kim olduğunu biliyordum; sadece ürperiyordum işte. ölüm çok yakın ve henüz yaşamak için fazlaca günahım var!

karın kaslarımın ağrımasından zevk alıyordum. uzun zaman sonra, yani aylar sonra tekrar aynı ağrıyı hissetmek güzel şeydi en azından. bundan önce bacaklarımdaydı, sonra mideme yükseldi; en sonunda beynime yükselsin. en sonunda öleyim ve tekrar en başa. en sonunda kurtulun benden ve tekrar en baştan. "en sonunda geçecek" dedi her şey. "en baştan başlayacak" dedim. bir sanatçı da dedi, aynısını. "her son, yeni bir başlangıçtır aslında." diye ekledi sonra. tekrar acıyacak, tekrar kabuklaşacak ve sen, tekrar gideceksin.

hala birleştirilmemiş bin bir parça puzzle'ım var. bir parçası fazlalık. bin parçayı birleştirsem bir tarafı eksik kalır. binlerce gülen yüzüm var, bir tarafım hep somurtkan. gülen tarafım o kadar fazla ki hangisiyle tanıştırdığımı unuttum. ağlayan bir tarafım var sadece, tanıyor musun? tanıştırayım, bu blogum nam-ı değer ağlayan taraf. sen kimdin? kimin ağlayan tarafı? buradaysan elbet var bir sebebin umrumda olmayan ve biliyorum; buradaysan, ben kadar gözyaşların var kimsenin de bilmediği. ve bilmek istemeyeceksin ama; ölmeyi isteyerek öleceğiz. ölürken bile ölümü hissedemeyerek.

sürünmemek için çabalıyordum. bıraktım, şimdi daha fazla sürünebilirim. bir fahişenin götüne ne kadar hızlı vurursan kırbacını, o kadar zevk alır. bir fahişesin ve ne kadar sürünürsen, o kadar zevk alacaksın. bir fahişeyim, namım erkeğin orospusu. beni ne kadar sürsen, o kadar zevk alırım hayat. bana biraz mutluluk koklat bak göreceksin, ne kadar rahatsız oluyorum! bana biraz acı ver. senariste söyle, yalnızlık yazsın. biraz uzaklaş benden... çokça git. birileri bende kaldıkça rahatsız oluyorum. biraz gel, çokça git. hayatımı kaplayan am kokusu... yavaş gel ve sonra, sana hiç yalan söylemeyeceğim. siktir git.

uykulanıyorum. son zamanlarda çok uykum geliyor. o kadar uyudum ki hayatta, uyanmak istemiyorum artık. biraz uyansam batıyorum, biraz gözlerimi kapatınca serbest kalıyor hayatım. batarken çırpınırsan, daha fazla batarsın; tecavüze uğrarken kurtarılmak, uğradığın psikolojik eziyeti değiştirmeyecek. 

bir kadın beni "minik orospum" diye sevseydi, aşık olurdum. sen nasıl aşık olursun birine, seni sevdiği için mi? ben öyle değilim. benden kim nefret ettiyse, ona aşık oldum ya da kimi sevdiysem önce nefret ettirdim kendimden. sonra aşık oldum. sonra gitti. çünkü nefret ettiğin birine katlanamazsın. ve herkesten nefret ediyorsan eğer, herkesi kendin gibi sanıyorsan, herkesin sana aşık olacağını düşünebilirsin.

ne bileyim işte, hayat çok garip.
bu bir hikayeydi en başında.
bir hikaye saçma geldi. bir yazı oldu.
bir ben olmuşum yıllar önce, çok saçma.

kısa uyku yazısı

yavaş yavaş yıkılıyorum. sessiz bir kaybedenim dışarıya hep gülümseyen. gülümsemenin mükemmel bir şey olduğuna inanıyorum ama bu saatlerde içimden sadece somurtmak geliyor. ışığı kapatmadım belki de ilk defa. karanlığı da kapatmamışlar, oysa güneş de ihanetin baş komutanı. sırf birileri bir yerlere yetişsin diye yapılmış karayolları ve karanlığa ihanet eden ışıkları.

bugün de sessizdim, bugün de kalabalık. hissedemediğim huzur kim bilir şimdi kimin bacak arasında. oldukça çok küfür etmek istiyorum ama içimde bir şey var küfür etmemi engelleyen. yine uyuyamadım, yine uyuyamayacağım. bir şeyler yazmazsam uyuyamayacağım, uzun veya kısa fark etmeden. keşke kafamdaki virüsü atmamın başka bir yolu olsaydı. en son aids olmayı ve ölmeyi istemiştim; en son bir türlü olamadım ve bir türlü ölemedim. aids olmak kolay aslında. tek bir seçeneğin var, o da doğru kadını bulmak.

ne bileyim. olmuyor işte, bazen hiçbir şey olmuyor.

biraz ölüm, az serpilmiş aşk.

şimdi karanlık da benden nefret ediyor. olsun, karanlığın intikamı sert olur. beslendikten sonra ücra köşelere bırakılarak özgürleştirilmiş bir kedi gibi. farları yanmayan bir arabanın altında kalmış gibi ya da ne bileyim... sen benden daha iyi bilirsin öldürmeden insan öldürmeyi. senin hayal gücün benden daha iyi. ne derdin karanlığın intikamına? bir insan karanlıkta mı öldürülmeli, aydınlıkta mı? bir insan, neden değil, nasıl öldürülmeli?


bugün canım sıkıldı. insanları izledim dışarıda. mavi elbiseli bir kadın, elinde "poison" yazılı şişesi. belki de en güzel ölümdür insanın kendini öldürmesi. belki de değildir bilmiyorum. belki de izlediğim porno filmlerindeki kadınlara aşık olabilseydim daha güzel öldürebilirdim kendimi. belki de öldüremezdim, dedim ya bilmiyorum. seni de pek ilgilendirmiyor zaten nasıl öldüğüm. sen öldürdüklerini yaşatmayı iyi bilirsin. yok etmesini değil.


güzel bir şarkı söyledim. güzel bir şarkı buldu. bu sabah aşık oldum. tanrı bana kızmış olmalı, bulutları morlaştı. bu akşam kendimi öldürdüm. sırf aşık olduğum için. sonra unuttum. sonra aklıma geldi. not aldım bir tarafa, şimdide yazıyorum; sırf unutamamak için. sırf aklımda kalsın diye. kimse görmedi, kimse duymadı. her şey kafamın içinde gerçekleşti zaten, birilerinin olması imkansız. ne bileyim, insan aşka inanmıyor ama bazen hayal ediyor işte. ve küçüklükten beri en büyük sorunumdu zaten benim hayalperestlik.

bir sigara yak, bir sigara daha. bakıyorum da ne güzel aşkları var insanların. bakmıyorum gözlerimi kapatıyorum bazen utancımdan. bazen o kadar koyuyor ki bana böyle bir insan olmak... bazen "siktir et!" diyorum. bazen "siktir git!" diyorum kendime. bazen bir mağaraya kapatıp kendimi, sessiz sakin, kimse duymadan ölmek istiyorum. adıma "kayboldu" desinler. adımı ansınlar aşk romanlarında. "sevdiğinden değil de sevemediğinden öldü." desinler. duygularımı hislerimi tahmin etsinler ve bırakıp gitsinler sonra. "üzerinde tartışmaya değmez. değseydi kendini bırakmazdı." yazsınlar mesela.

ama bilmiyorum. bazen o kadar nefret doluyorum ki kendime... bazen insanlığa kızıyorum ama genellikle kendime. o kadar çok inandım ki insanlara, ve o kadar çok şey beklediler ki benden.

ne bileyim. diyorum ya hep, kendimi bile tanıyamıyorum diye. kendini bile tanıtmıyorsun. kahvemi koydun mu? otur, konuşalım. ya da ben gideyim, yazılarım benim adıma da konuşur.

dün doğduk, bugün ölebiliriz.

tekrar doğdum. tekrar ölmem için hiçbir sebep kalmadı. kim bilir kaçıncı oldu bu kendimi öldürdüğüm. ve kim bilir kaç defa daha öldüreceğim. "haklısın" demeyi öğrenemedim bir türlü. bir tartışma varsa susmayı ve "iyi, şimdi defol." deyip ortalıkta görünmemeyi öğrenemedim. ama az kaldı. az sonra, gördüğüm her şeye "iyi, şimdi defol." diyebileceğim. yalnızlığın yanında susmak, çocuk oyuncağı.

hala körkütük sarhoş olma isteğim geçmedi. isteğim arttıkça yapasım azalıyor benim. bugün çok yaklaştım ölüme. gözlerimi kapatıp karşıdan karşıya geçerken, çıkmayan acı fren sesleri canımı acıttı. bir arabanın, içinden küfredermiş gibi bağıran kornası. kahrolası frenler olmasaydı daha kolay olurdu kazaya kurban gitmek. ben kendimi öldüremem; cesaretim sadece bir katile vesile olmaya yeter.

neye doluyum, neye boşaltıyorum içimi bilmiyorum. kafamı yoran şeyi bulamıyorum içimi yiyor. gözlerini kapat. küçük bir rüya. 5 dakika sonrası, tekrar hoşgeldin. günaydın. iyi geceler. sabah mı? akşam mı? kafam artık karanlığın bile ne işe yaradığını bilmiyor. beni artık karanlık bile rahatsız ediyor. aydınlıktan fazla. ben ışıkta da fazlalık hissettim kendimi, karanlıkta da. daima sen haklısın. şimdi gözlerini kapat. küçük bir rüya. 5 dakika sonrası, tekrar hoşgeldin. günaydın. iyi geceler.

fazladan ısıtılmış kahve. filtresine kadar yanmış sigara. uyuduğum koltuğun yanında arıların leşleri var, iğneleri hala kullanılmamış. yalnızlığa dair senaryolar, bir türlü bana uyarlayamadığım. zaten en büyük yalnızlık ruhsal değil, fiziksel olandır. kimsenin arayıp sormadığı, bilgisayarların çalışmadığı, kapının kilidinin dönmediği yalnızlıklar. ya da yalnızlığın en büyük olanı var mıdır bilmiyorum. fiziksel olan yalnızlık ruhu da yalnızlaştırır. ve yalnız bir ruh... gerisini sen tamamla.

büyük şatolarda sakladığım küçük hazineler. her odada farklı farklı. kalbimin odacıkları daracık, sanki bir kaç dal sigara daha yaksam ölecekmişim gibi. bir dal sigara daha yaktım şimdi, ölmek için.

bir kadın klitorisi, zevk dağarcığı kelime haznem kadar düşük. ve bir erkek pipisi, henüz evrimleşmemiş. yanlış açıdan baktığım içindir belki... insanlık ölebilen bir hastalık. azrail diye bir melek varsa eğer bilmiyor ki onu çok özledim. sevdiğim kadından fazla.

bana "odun" dediler. odun oldum. orospu deselerdi, orospu olurdum. bana beni sevdiklerini söylediler. sevilen oldum. gideceklerini söylediler. giden oldum. babam bana "adam olamazsın" dedi. tekrar odun oldum. tekrar orospu olurdum, tekrar sevilen olurdum ve tekrar giden. belki de biri "beni sever oldun" deseydi, sever olurdum. yalnız bırakılan oldum çünkü... şimdilerde sessizler.

şimdilerde bir hayli sessiz oldum. küçük dilimi yuttum çünkü. konuştuğum her cümleyi unuttum ve baştan oldu. dün doğum günüm vardı. tekrar doğdum. tekrar ölmem için hiçbir sebep kalmadı. kim bilir kaçın... sil baştan.

doğum günüme 2 kala


havanın sıcaklığından bunaldım. yağmur yağdı, daha da nefret ettim. ne istediğimi kendimden daha iyi bilmiyorum. ne istediğime dair bir sik bildiğim yok. az sonra güneş açmayacak zaman çok ileriye gittiği için. zaman çok ileriye gitti, kafasına altı kurşun sıktım! sinirimi bozarsa eğer biyolojimi bile gözümü korkmadan kurşuna boğarım, saatini unutur. gözlerimde kalmayan yaş damlalar uykumu kaçırıyor yeniden. ve bir piyano sesi... günaydın.

birinin beni yazmasını, beni anlatmasını istiyordum. belki de küfürler doldurmasını, içerdiği kelimelerin hiçbir önemi yok. bir yazının beni bana hatırlatmasını istiyordum, fazla şey değil. bir yazı beni tekrar ben yapabilir mi? hangi ben?

doğum gününlerinde maddi hediyelerle kendini tatmin edenleri hiçbir zaman anlamadım. 2 ay önceydi, 2 gün sonrasıydı bundan. 2 ay boyunca insanlara doğum günümü hatırlattım ve iki aydır o kadar çok şey yazdım ki kendimi unuttuğuma dair. ben her şeyi kafamda kuruyor, kafamda yönetiyor ve insanlara bunu anlatırken sadece benim anlayabileceğim kelimeler seçiyorum belki de. kim bilir. ben her okuduğumda "evet, anlıyorum. tam olarak bunu istediğimi yansıtmışım." desem de kimsenin beni anlamaması bunu gösteriyor en azından.

bilmiyorum. hiçbir sikim bilmiyorum ve bilmemek, belirsizlikten daha fazla öldürüyor. bir şeyler belirsizlikteyse eğer, en azından bilinen bazı şeyler vardır. beni önce uykusuzluk, sonra bilgisizlik öldürüyor. ve her zamankinden daha fazla aids ile ölmek isteyen beynim durgunlaşıyor bir zaman sonra. tam mutluluğu yakalamış etrafıma gülerken sekizinci karakterim, mutsuz olan, yedincisi, devreye giriyor. unutuyorum neden güldüğümü, neden gülmediğime dair yüzlerce düşünceyle. sahi, gülmek nasıl bir eylemdi? devrimci miydi?

bir kadına yazmak istiyorum ve bir kadına yazıyorum da sahiden. bir kadın vardı bak şimdi, diğer karakterimleyim adını unuttum. bir kadından nefret ediyorum şimdi ve dakikalar sonra geçecek. tekrar seveceğim.

bir kadına bana neden tahammül edemeyeceğini açıkladığımda dinleyememiş terk edip gitmişti. zaten ben ne zaman birilerine kendi karamsarlığımdan bahsettiysem terk edildim. bu kadar çok şeyi aynı anda düşünmek, konuşurken daha fazla anlatmaya yol açıyor. ve ben ne zaman kendimi anlatsam birilerini kaybediyorum. benden bahsetmesek de senden bahsetsek biraz!

ya da siktir etsek olric... siktir etsek sebastian... bir araya gelsek bugüne kadar yaratılmış tüm hayali karakterler, bir kaç bira içip dertleşsek olur mu? her seferinde başkalarının cümlelerine alet olsak da, her seferinde cümlelerimiz kullanılsa da; bizi bir tek biz anlıyoruz. ve biz bir araya gelip sarhoş olsak, tanrıyı bile ağlatırız.

az önce mutluydum, sekizinci karakterim. şimdi mutsuz ve dargın, yedinci yani. bir kadına neden beni terk etmesi gerektiğini anlatıyordum. ya da neydi? tahammül edemeyeceğini. bir kadın dakikalar önce mutluyken ve hayatın en tatlı erkeğiyle konuşuyorken; dakikalar sonra mutsuz ve hayatın en sikten karakteriyle konuşmamalı.

ne bileyim işte. böyle, biraz da şöyle. azıcık ucundan kırptım ya anlatacaklarımın, olsun. yarın da devam edebiliriz. 22 sene önce, 2 gün sonra da. mutsuzlukla lanetli kimseleriz şunun şurasında, zamanın lafı mı olur?

bir yalan uydurdum en güzelinden.

artık bir yalan uydurdum. biri sorarsa "neden hep kendinden bahsediyorsun?" diye, "ben sevişmediğim insanların arkasından ağlamam." diyeceğim. aydınlığı bile karanlık görmek için köpek olmak isterdim. siyahla beyazın birleşiminden mükemmellikler ortaya çıkar. hayatının siyah beyaz olduğunu ifade eden insanlar neden rengarenk fotoğraflar çekilirler anlamam. bazen canım sıkılır, içi siyahlık kaplı kısa filmler çekerim hayallerimden. sonra kırılır köşeye bırakırım, belki ihtiyacı olan birisi gelir ve alır diye.

gün geçtikçe insanlarla konuşmaya başlıyorum. gün geçmiyor ki bir insan daha fazladan saçmalamış kelimelerime laf sokmasın. güzel bir sohbetin sonu hep nefretle biter benim dünyamda. bu yüzden hep tek gecelik sohbetlerden hoşlanırım. ikinci gecesinde hayatımın, kendim hariç kimseyi tanımam. bencillik değil bu yaptığım, bir tür kendimi koruma politikası. ya insanlar benden nefret edecek; ya ben onlardan. insanlardan nefret etmeye katlanabilirim ama insanların benden nefret etmesine, asla.

susmak istediğim dakikalardayım yeniden. bu yüzden yazıyorum. biriyle her konuştuğumda sıçıp batıracakmışım gibi geliyor. biriyle konuşurken bir yerlerden pot kıracakmışım da, benden nefret edeceklermiş gibi hissediyorum. ve biriyle her konuştuğumda sıçıp batırıyorum. insanların "kendin ol, başkası gibi davranmana gerek yok." demelerini hatırlıyorum böyle olduğunda. hangi kendim, hangi ben? bilmiyorum kime karşı hangi karakterimi kullanacağımı. 

yazdığınız her şeye alınıyorum. buna "ben merkezci bir dünya" gözüyle bakmanızı istemiyorum. zira dünyadaki her şeyin suçunu üzerine alınmak, herkesin yapabileceği bir şey değil. dünyadaki her ölümden sorumlu olduğunuzu düşünün bir kaç dakikalığına. biri öldü, biri daha, biri daha... yetişemeyeceğim bir hızda artan ölüm sayısı ve sorumlusu benim. bu, herkesin kaldırabileceği bir yük değil.

çok güzel bir yalan uydurdum. inanıp inanmamak sana kalmış. ben çok güzel inandırdım kendimi.
bir gün sorarsanız neden sadece kendin diye...
o kadar çok ağlayasım var ki, gerisini siz tamamlarsınız.
ve bu kadar çok ağlıyorsam kendimle ilgili, elbet bir bildiğim vardır.
kalp yarası ya da başka bir şey değil.
sağlığım yerinde, ben psikolojisi bozuk bir hastayım.

artık.

her şeye rağmen gülebilen suratlarınızı sikeyim. bana bir şans verseler, yüzümdeki gülen tüm yüz hatlarımı keserdim sırf ibreti alem olsun diye. gülerken oynattığım tüm kaslarımı yerinden çıkarıp tavada kızartarak yemek istiyorum. bugün de mutlu olmaktan ziyade; mutlu olan arkadaşlarımın arasında mutsuzluğu tatmanın zevkini yaşadım. bugün de mutluluk için çabalarken buldum kendimi. mutluluk öyle elde edilebilen bir şey değil; mutlu olmak için mutsuzluğun verdiği acıdan zevk almak şart.

nefret etmek ne kadar doğru bilmiyorum, ama beni anlamadığınıza dair bir çok semptom gösteriyorsunuz. hayatımda bulduğum en iyi hobilerden bir tanesi zaten beni anladığını iddia eden herkese "evet, anlayabiliyorsun." diye yalan söylemek. küçükken belki beni daha iyi sevselerdi, daha iyi olurdum. küçükken o kadar nefret edildim ki, kendimden nefret edilmesini artık yadırgamıyorum.

kimin yatağında kiminle uyuduğunuz, kiminle sikişip adına aşk dediğiniz umrumda değil. tek istediğim ben aradığımda cevap alabiliyor olmak. sesinizi duymak istediğim de -ki bu çok az olur, sesinizi duyamıyorsam varlığınız umrumda değil ve hiçbir zaman olmayacak. varlığım hiçbir zaman umrunuzda olmamalıydı. yanlış yer, yanlış zaman, yanlış insanlar. hepinizin amına koyayım, beni yalnız bırakın.

kim olduğunuz umrumda değil zaten artık. benim hayatım sikiliyor amına koyduğumun çocukları. kendinizi iyi hissetmek istediğinizde sizin için sahip olduğum her şeyi veriyorum. kendimi iyi hissetmek istediğimde ananızın amına geri giriyorsunuz sanki. hiçbirinize ulaşamıyorum. sen de dahilsin buna amına koyduğumun karısı, sen de.

yeter artık, her uyandığımda çektiğim akciğer sancısı neden bir türlü ölüme dönmedi anlamıyorum. kendini mutsuz mu zannediyorsun, her gün ağlıyor musun? işte bu mükemmel bir şey. ama benim kadar mutsuz değilsin çünkü henüz ağlayamamayı öğrenmedin. ağlamamayı öğrendiğinde aslında bugün çektiğini sandığın acıların, kendine acı çektirmek için söylediğin yalanlar olduğunu anlayacaksın. ben olsaydın bilirdin. ben olsaydın mutlu edemediğin her insan için kendini sikmek isterdin öldürerek. ben sen olmayı gayet iyi biliyorum ama sen ben olduğunda yollarının asfaltının çoktan yapılmış olduğunu göreceksin.

yeter, sıkıldım yazarak anlatmaktan da.
sıkıldım her şeyden de.
çok üzgünüm. dayanamıyorum. bu kadar güçlü değilim, artık yüklenmeyin bana!

aldatıldığımda...

sabahları yazı yazmayalı o kadar uzun zaman olmuş ki, tepemde yaktığınız ışığı söndürmeniz için düğme arayıp duruyorum. gözümü alıyor, başımı ağrıtıyor ve güneşi dahil kapatmak zorundasınız! yapın şunu, başımın ağrımasına dayanamıyorum. sahip olduğum biyolojik şartlarım bana kafamı kesip vücudumla yaşamak gibi bir şans vermiyor. ağlamak istiyorum. ağrı kesicilerin kesemediği bir baş ağrısına tanrı ne yapabilir? tanrı o kadar güçlüyse ışığı kapatsın, her şey yoluna girecek.

hikayeye başlamak için bir baş ağrısı masalı yazmak güzel şey değildi. ama olsun. beni öyle tanımanızı istiyordum ki sıçtığımda kendi aranızda "kahverengi sıçacak" diye muhabbet etmeniz gerekiyordu. bana dair hiçbir gizem kalmasın istiyordum kafanızda. gizemli bir insanı çekici bulmanıza katlanamıyordum artık. gizemsiz bir insan olarak uzaklaşmak istiyordum ve her anlattığıma rağmen soruyordunuz... "mustafa, neyin var?"

gecenin karanlığında otururken düşünmeyi her insan gibi ben de severim. düşünceye paralel artan soru sayısı bir tek karanlıkta başımı ağrıtmıyordu. bazen aptalca sorular da sorardım ve dünün en aptal sorusu benim için; "aldatıldığımda tepki verebilir miyim?" oldu.

güzel bir kadın, "aldatmak bence büyük bir karaktersizlik" demişti kendisine göre yorumlarken. yorum yapmamıştım zira aldatılmak her insanın kaldırabileceği bir şey değil. beni biri aldatsaydı karşısına geçer ve "benden tatmin olmadığın gerçeğini gayet iyi anlayabiliyorum. tebrik ederim, beni çok güzel aldattın. ben olsam, ben de aldatırdım." derdim. şaşkın bir surata verilebilecek en iyi tepkidir belki de beklenmedik cevaplar. ben ki bundan yıllar önce aldatıldığımı bile bile bir ilişkiye devam etmiş insandım. benden zaten başka bir şey de beklenemezdi.

etrafımdaki herkes bana ve ben herkese yalan söylerken, insanlar özellikle kendilerine yalan söylenilmesinden hoşlanırken aldatılmak ve aldatmak denen terimin varlığına inanmıyordum. benden daha güzel bir erkeğe sahip olmak herkesin hakkı olmalı. ben bir kadına sahip olsaydım, benim için dünyanın en güzel kadını o olurdu ama orasını karıştırmamak lazım.

seni biri aldattığında, gitmeden önce suratına bakıp dudaklarına son bir öpücük kondurabilir miydin? yoksa daha dün öptüğün dudaklardan çıkan bir savunmayı mı beklerdin? beyninde muhasebesini yaptığın "aldatmanın açıklaması olabilir mi?" kısmını beklemeden, daha dün onu öptüğün dudaklarınla küfürler mi ederdin? içinde sakladığın "aldatılmadan ne yapacağınızı bilemezsin" cevabını bir kenara bırak şimdi. çünkü gerçeği yansıtmıyor. aldatılmanın ne olduğunu çok iyi biliyorsun, herkesten daha iyi. gider miydin? kalır mıydın? susar mıydın? intikam mı alırdın? kim bilir...

güzel bir aldatılmanın hakkını herkes ödemeli. "beni öyle güzel aldattın ki..." diye başlayan bir cümlenin sonu daima iyi bitmeli mesela. beni öyle güzel aldattın ki hayatımda yaptığım hataların farkına vardım beni öyle güzel aldattın ki hayatım sikildi, ama olsun, kaldırabilirim. beni öyle güzel aldattın ki orospu çocuğu...

bilmiyorum aldatılsaydım ne olurdu. zaten aşka inanmayan insanların aldatmaktan bu kadar çok bahsetmesi de ironik. sadece ön sevişme sırasında aşka inanabilen insanların aldatılma kavramı yoktur zaten.

bilmiyorum. aldatılsaydım, ne olurdu? onlarca defa aldatıldım, ne oldu? hala benim işte, bir sikim değişmedi. zaten aldatılmanın bir değişim yaratmasını beklemek de aptalca.

kadın ağıtları!

geçenlerde bir kadın, twitter'ında, düşüncelerinin merkezinde "erkeksin ama kadınları kendinden fazla düşünüyorsun lan dombik?" demişti. geçenlerde rüyalarımı süsleyen bir kadınla tanıştım, uyandığımda öleceğini bile bile. gerçek hayatta kendini ne kadar üzdüğümüzden falan bahsediyordu. sikimde de değildi. erkeğiz biz, kadınları üzer ve sonra onları anladığımızı belirten cümleler kurarız. kadınlardan gider ve kadınların bizlerden nasıl gittiklerini anlatırız. rüyalarımı süsleyen kadını yazıda anlatıyor olmamın tek sebebi, bir kadın olması.

koltuğum kirlendi. savunduğum her şeyi tek bir seferde bıçakladım, acımadan ve korkmadan. kan içmeyi çok severim, bazen yanlışlıkla parmağımı keser ve dışarı çıkmak için can atan bütün kanı emerek geldikleri yere sokarım. koltuğumda kan izleri bıraktım beni asla unutmasın diye. bir şaire o kadar çok güveniyorum ki, her savunduğum düşünce "iz bırakanlar unutulmaz" üzerine kurulu. hayatına girdiğim her şeyin üzerinde mutlaka bir iz bırakırım. yatağına elimde bıçakla girdiğimde çok şaşırmıştı mesela bir kadın. kedilere ve köpeklere dokunmadım ama. kediler ve köpekler, kendilerini gizliden seven erkekleri asla unutmazlar.

dün başka bir insandım, bugün aynı fizikle başka bir insanım. yarın ne olacağımı bilmiyorum ama elime fırsat verseydiler muz olurdum. tütün de olabilirdim aslında ama tek bir şartla; beni sarıp içecekse bunu bir kadın yapsın. sonradan uzatılmış ek parçama, filtreme sadece ama sadece bir kadının dudakları dokunsun. beni ıslatacaksa eğer bir kadın ıslatsın.

kibrit kutularını yanlış kullanıyorsunuz. ucu yanmış bir kibriti, hala yanmamış bir kibritin yanına koyarak ne yapmaya çalıştığınızı bir türlü anlayamıyorum. içinizde hayatı sikilmiş insanlarla hala mutlu olmayı becerebilen insanları yanyana koyma isteği olduğunu çok iyi biliyorum. bizim küçükken hiç bahçemiz bağlarımız olmadı; dil ve anlatım dersini büyük merakla öğretirlerken üzümün üzüme bakarak karardığını söylediler. ben hevesli çocuktum. bir gün pazardan yeşil ve siyah olmak üzere iki kilo üzüm aldım. yeşil üzüme "neden siyah üzüme bakarak kararmaya çalışıyorsun?" diye sordum. gözleri yoktu, nereye baktığını bilmiyordum. dili de yoktu, ağzı da. yıllardır bir üzümle iletişim kurmaya çalışıyorum ve şarapların da dili yok; üzümler gibi.

mutluluğun formülünü bulduğumu düşündüm bugün. dişlerimi aylar sonra fırçalarken kenara koyduğum alkollü listerine'i ağzımda çalkaladım. üzerine çay içtim ve mükemmel bir duyguydu. sonra yeşilliklerinden alı koyulmuş çayların da ben gibi, sadece bir kadının ağzında ıslanmak isteyebileceklerini düşündüm. böyle şeyler yaparım bazen; bir şeyi beni mutluluğa götürüyorsa eğer, içerisinde düşünülmemiş bir mutsuzluk sebebi mutlaka vardır.

yaşadığı her şeyde mutluluklara odaklanabilen insanları kıskanıyorum bu yüzden. ben yaşadığım her mutlulukta önce mutsuzluğu arar ve hangisinin daha büyük olduğuna karar vermeye çalışırım. bazen öyle ayrıntılı düşünürüm ki; birbiriyle sevişen bir çiftin odasında birikmiş en ufak toz parçası mutsuzluk sebebi olabilir. bir toz parçası olsaydım ve iki gün sonra birinin beni süpüreceğini bilseydim, hayatımın son günlerini sevişen bir çifti yalnız başıma izleyerek geçirmek istemezdim.

her neyse, vermek istediğim toplumsal mesajın yukarıda anlattıklarım ile hiçbir alakası yok. memelerinizi, çüklerinizi, amlarınızı, götlerinizi özgür bırakın. sizin için yaratılmış sütyenlere ve büyük memelere sahip olmak zorunda değilsiniz. çükünüz yirmi iki santimetrelik dev bir porno yıldızınınki kadar olmayabilir. amlarınız umrumda bile değil ama sizin için değerli olduğu için uyarıyorum. götleriniz, vücudunuzun bir parçası. özgürlüğü bu kadar arzularken, sahip olamadığınız şeyleri bu kadar çok isterken; sahip olduğunuz, vücudunuzda esir bırakılmış şeyleri hapsetmeniz ne kadar da ironik.

böylece normal giden bir konuyu da sekse bağlamış olduk. hayırlı olsun. şimdi günler sonra bu yazıyı hatırlarsanız eğer düşünmenizi istiyorum. yazıyla alakalı en çok hangi tarafı hatırladığınızı anlatmanızı istiyorum mesela anlatmayacağınızı bile bile. beni bir seks manyağı olarak yargılamadan önce düşünmenizi istiyorum, lütfen. kurduğum son paragrafı mı hatırlıyor olacağınızı, yoksa yukarıda yazdığım mutsuzluk konulu farklı farklı paragrafları mı aklınızda tutacağınızı merak ediyorum. gizli kalmış, beyninizde saklanmaya itilmiş seks fantezileriniz beni çok ilgilendirmiyor. ama söylemek isteyip de söyleyemediğiniz şeyler varsa; size küserim.

dört paragraf, bir kaç hayat.

sigaranın kültablasına çırpılmamış külleri yere doğru yol alırken zamanı durdurmayı istedim. çok sıkkındım ve etrafımda beraberken zamanı durdurmak istediğim kimse yoktu. kalıplaşmış "iyi ki varsın" cümleleriyle doldum. iyi ki varım çünkü olmasaydım, tanrıyı güldürmek için yaşayan insanların sayısı bir azalmış olurdu.

bulaşıkları yıkarken dinlediğim müziklerden birinde kendimi buldum. elimdeki tabağı yere fırlatıp üzerine bastım, sırf biri beni anladı diye. ayaklarımın yara bere içerisinde kalmadığını gördüğümde, kirlenmiş tabakların hiç var olmadığını fark ettim. yine bir varsanı, yine bir yoktan var ediş. biraz uğraşsaymış tanrı, beni de tanrı olarak yaratabilirmiş. biraz uğraşmamış olduğundan sanırım sanrılarımın insan var edememesi.

bir kadın tanıdım bugün, aşka inanmıyormuş söylediğine göre. iki senelik sevgilisinden ayrılırken acı çekmediği için inanmıyormuş. ona göre neymiş aşk bilmiyorum. sana göre ne olduğuna dair de hiçbir fikrim yok. aşkın da canı cehenneme, bana güzel mutluluklarını anlat; mutsuzluklardan acı çekmeyişlerini değil. mutsuzluklardan acı çekmeyen bir insan olduğunu herkes iddia eder. ama nedense, benim tanıdığım her mutsuz, acı çekiyor.

lütfen, bütün seslerden rahatsız oluyorum. benim dinlediğim müzik haricinde tüm sesleri kısın. sevişiyorsanız sessiz sevişin, konuşuyorsanız sessiz konuşun. köpekleriniz havlıyorsa ağzını kapatın. kedileriniz miyavlamasın. sakın çenenizi açmayın. sesinizin mükemmelliğine sığınarak af diliyorum bu isteğimden ötürü; ama mükemmelliğin içine sığınmış tizleriniz başımı ağrıtıyor. kaldıramıyorum artık.

varsanı, erken doğum günü yazısı.

neden bu kadar sessiz ve yalnızız önemli değil. neden kimsesiziz, anlayamadığım konu o. ya fazlasıyız, ya eksiği. sorun bu, ne fazlası, ne eksiği. kafam bir hayli karışık. biz sessizliğe gömülmüş insanlarız, konuşmayanlarla bir araya gelsek iyi anlaşabiliriz. susanlar diyarı yapsınlar bizim için, hiç kimseye ait olmadığı topraklara. yeni yazılar yazmayalım, yeni şeyler düşünmeyelim, yeni dertler üretilmesin. diyarlardan diyar beğendim bunun için; harikalar diyarından geldi alice. mantar getirmiş, tadı güzel, o da biz kadar kimsesiz.

hafiften sakinleşmiş çürük vişne kokusu. şaraplardan yapılma inceltilmiş hayaller. tutacakları yeri bilmiyorlar, nedendir bilinmez. kırıklıklarımı bir tarafıma sakladım, bazen canım sıkılır götüme sokarım böyle şeyleri. derinden çok dertlendim bugün de. yukarıdan baktığı içindir arkadaşlarımın, dertlerimi görmüyor oluşları.

mutsuzluğa bağımlı değilim. annem de söyledi geçenlerde, ağladım hafiften. gözyaşlarımın bir değeri olsaydı akıtır yok ederdim; değerli olan her şeyi kaybetme konusunda yüksek lisansım var. 8 gün kalmış doğum günüme. bundan yaklaşık 21 sene 357 gün öncesi. ben doğduğumda yüzlerce asker katledilmişti, sene 1992. doğduğumda tüm dünyayı kahreden bir lanet getirdim. ölüm, yalnızlık ve gidişler. hiç var olmamam gerekiyordu, ruhsuz insanlar katledilsin!

ben doğduktan sonra dünyada hiçbir şey düzelmedi. 21 sene 357 gündür dünyayı bok götürüyor. yağmurlar etrafı kurtaramıyor cenabetlikten. sokaklarımda orospular yok; olsaydı illa ki adımımı atar ve birine giderdim. normal bir kadınla mutlu olamayacağıma inandığım günlerden beri orospuları çok seviyorum. bir orospunun sözleri ne kadar yalan olabilir ki? seksist tavrımla değil, insani duygularımla seviyorum orospuları. bir kadın olsaydım orospu ya da lezbiyen olurdum; bundan gurur duyarak.

21 sene 357 gün diyorduk, evet doğru. tam olarak o günden beri hiçbir şey doğru gitmedi. hafızam yerine yerleşmeye başladığında, hatırlayabildiğim günlerden bahsediyorum; yağmur yağıyordu. sokakta oynuyordum. daha küçüğüm, belki 3, belki 5. böyle konularda rakam pek önemli değil. yağmur yağıyordu. evet. insanların yağmurdan kaçışlarını belki 3, belki 5 yaşında yağmurun altında izliyordum. benim güzel günlerim değildi, çocukken her gün güzel değildir. çocukluk sadece özlendiği için mutlu eder insanı bu arada; yoksa, hepimiz altına sıçan, çürük vişne kokulu yaratıklardık. insanların etraftan yok olmasına sebep verdiği için yağmuru seviyordum. ve o zaman ne anlama geldiğini bilmediğim yalnızlığı hissettiriyordu bana. daha çocukken yalnızdım ben, belki 3, belki 5 yaşımdaydım. gayet net hatırlıyorum.

bir kadına aşık olmasaydım zamanında... ya da bir kadın hayatıma hiç girmemiş olsaydı diyeyim, aşkın ne olduğunu hala çözemiyorken aşık olduğumdan bahsetmek istemiyorum çünkü.

ya da bir kadın hayatıma hiç girmemiş olsaydı, şu an yazdığım depresif yazıların her birini aşk üzerine yazardım. aşk üzerine yazsaydım yüzlerce kadınla sevişmiş olurdum şimdiye. aşk üzerine yazı yazıp kadınları etkileyen erkekleri kıskanıyorum bu yüzden. aşk üzerine yazı yazan erkekleri seven kadınlara da çok kinliyim. dünya üzerinde aşk varsa eğer ne bakışlarla, ne kelimelerle anlatabiliyor olmalı. aşk dediğin şeyin kelimesi olmaz. hatta o duygulara "aşk" diye isim koymak bile mantıksız geliyor. lanet aşkınızı sikeyim, kıçımın anti prezervatifleri.

uzun uzun yazasım var. bu yazıyı bir türlü bitirmek istemiyorum. yazmadıkça kafamdan cümleler kuruyorum çünkü. benim prensiplerim var, bir gün içerisinde birden fazla yazı yayınlamam. prensiplerim olmasaydı, bir gün içerisinde yüzlerce yazı yazardım. ama bu sizin sikinizde değil; çünkü 21 sene 357 gündür aşk üzerine konuşan insanlar hoşunuza gidiyor. ne bileyim, bir kadın benimle aşk üzerine konuşsaydı; belki benim de hoşuma giderdi.

üzerimde kıskançlık var. yılların birikmişliği belki. 21 sene 357 günün birikimi.
21 sene 357 gün, dile kolay geliyor.
21 sene 357 gün...
belki de 14 sene 357 günü hayatımın sikilmesini seyrettim.
belki de 14 senedir, 357 günü kenara bırakabiliriz.
belki diyorum. belki 21 sene 357 gün önce doğmasaydım, dünya daha güzel bir yer olacaktı.
21 sene 357 gün önce, hatayla hayata gelmiş bir ruh yüzünden; oksijeniniz tükeniyor.
ve hiçbiriniz bundan şikayetçi değilsiniz.

okusalar bilirlerdi.

küçük bir şey bile ağlayabilmeme yetiyor. ağlayabildiğim için değil, insan olduğumu hatırlayabilmek için ağlıyorum. insanlar lütfen, insan olduğunuzu unutmayın. insanların size kötü ve hor görülmüş davranmasına izin vermeyin. verdiğinizde ortaya ben çıkıyorum, biz oluyoruz. insan olduğumuzu hatırlamak için ağlayabiliyoruz bazen ve "neden kimse ağladığımı göremiyor?" dediğimizde daha çok çöküyoruz. sonsuz döngümüz bu bizim, çökmek.

gece koltuğumda uyuyordum. koltuklar yalnızlar için güzel uyku yerleridir. tek kişilik yatak kavramını çok ironik buluyorum bu yüzden. yataklar sadece ama sadece mutlu çiftler rahat uyusunlar diye yaratılmıştır. ne kadar hayalini kursam bile bir kadın ile aynı yatakta uyuyamayacağımı biliyorum. bazen canım sıkılır, yerde uyurum üzerime ya da altıma hiçbir şey koymadan. bazen canım bir daha sıkılır uyumam. rahatsız insanım çünkü ben. uyuyabilmem için bir şeylerin bana batması gerekiyor. her an tetikte olmalıyım. tıp bile buna "ben uyumam, sadece gözlerimi dinlendiririm." diyor.

gecenin bir vakti sigaramı izlerken neden her yeri yakmadığımı düşündüm. daha önce tütünü elbiselerime düşürdüğüm için yaktığım elbiselerim olmuştu. neden kendimi de yakmamıştım ki? önce kötü bir koku duyardı komşular, dışarı çıkarlardı ne oluyor diye. ölürken çığlık atmamayı test ederdim sanırım. dışarıdan bakan kimse insan olduğumu anlayamazdı. yangın çıktı diye aranmış itfaiye ekibi eve geldiğinde fark ederlerdi bir insanın yandığını. tabii, ev hala yerinde duruyor olursa.

arkadaşlarımla sahile gitmeye karar vermedim. onlar beni de çağırdı ama kendi kendilerine gitmelerini daha uygun buldum. ben sahil ya da havuz sevmem, sevseydim her gün yağmur yağsın isterdim. biraz düşünüp kendimi sahil kenarında yürürken hayal ettim ve durdum. hayalim yarıda kesildi ve bir düşünce yumağı: "yürürken bile düşünceleriyle acı çeken bir insansın. sahil seni ne kadar durgunlaştırabilir?"

biliyorum arkadaşlarımın da benim iyiliğimi istediklerini. zaten son olarak kalan 3-5 tane arkadaşımın bir araya gelerek mutluluk oyunları oynaması beni çok mutlu ederdi mesela. ben yalnızlığımla dert yanarken, düşüncelere dalmışken onların manzarasını arkaplan yapabilirdim. bugün "şu an ne olsa seni mutlu ederdi mesela?" dediler mesela tekrardan. uzun uzun düşünüyormuş gibi davranıp "hiçbir şey" dedim. beni neyin mutlu edeceğini bilseydim peşinden giderdim ama sorun o değil. bunu bana söyleyen insanlar bir şeyi unutuyorlar; ben mutlu olmak istiyor muyum?

kendimi öyle bir saldım ki, beni sikmek isteseniz götümü döner ve öylece beklerim. eşofmanımı indirmek ve tüm vücudumu ağdalamak size ait, müesseseden değil. ev arkadaşım "oğlum tamam biz de kötüyüz ama, gösteriyor muyuz?" dedi. beynimde kendimi gülerken gösterdiğim yüzlerce anım depreşti sonradan. yıllarca acı çekmediğimi, mutlu olduğumu gösterdim gerçek hayatta tanıdığım tüm insanlara. elimdekileri topluyorum, yuvarladığımızda sıfır ediyorlar.

ne bileyim. yazmak bile sıkıcılaştı benim için ki bu yüzden yazdıklarımı edebi metine vurmuyorum. belki de burayı birileri, en azından gerçek hayatta sahip olduğum arkadaşlarım okusaydı, benim için yapılabilecek şeyin ne olduğunu bilebilirlerdi. ama haklılar da, benim de ben gibi bir arkadaşım olsaydı yazdıklarını okumazdım. bu kadar karamsarlıktan herkes sıkılır.

benim için yapabileceğiniz en iyi şey, önce yeni aldığım drum tütününü sigaraya sarmak, sonra da ateşleyip üzerime atmak olabilir. ölürken bile sigara dumanının kokusunu içime çekmek istiyorum. bağımlılıktan değil bu, can sıkıntısından.

arkadaşım öldüğünde.

daha geçen hafta konuşmuştuk. bir kafede otururken, nedendir bilinmez, ölümden bahsediyorduk. "mezarlar insanların ağlaması gereken yerler değil. insanlar kendilerini ağlamaya zorluyor, ben gülüyorum." demişti. suratına uzun uzun bakıp "insanlar kaybettiği değerlerin değerini bilmedikleri için mezarlarda ağlarlar. mezarlarda ağlamak bencilcedir aslında. çoğu insan kendi geleceğini gördüğü için mezarlarda ağlar." demiştim. uzun uzun sohbet etmiştik ölüm üzerine. kimseyle yapmazdım normalde bunu. ama o an sanırım, en çok ilgimizi çeken şey ölümdü. ölseydik, rahatlardık.

hayattan nefret etmiş iki insan. belki de ruh ikizi denilebilir, ya da adına ne deniyorsa. ikimiz de ölmek için can atıyorduk, ilk tanıştığımızdan beri hiçbir şey değişmemişti zira. ölüm isteği dışında pek ortak noktamız yoktu. o özgürlük için her şeyi yapabileceğini iddia eden biriydi. bense özgürlüğü dahil her şeyi kaybetmeyi isteyen biriydim. onun özgür olması için, benim her şeyi kaybetmem için ölmemiz gerekiyordu. ölmedik ama düşündük. o "uğruna yaşayacağım bir şey kalmazsa ölürüm" diyordu. "öyle olduğunda ölmüyor, sürünüyorsun." diyordum ben de. öyle konuşuyorduk ki; hayatın en mutlu insanını yanımızda annesini öldürmek isteyen hain bir kaybedene çevirebilirdik.

daha bu hafta konuştuk, bu gece. normalde insanları aramam, insanlar da beni aramazlar. arada belki bir kaç karamak görüşme olur ama kaale almam. telefonu kapattıktan sonra hiçbir şeyi hatırlamam hatta. sikimde olmaz. ama birilerinin sesini duyma ihtiyacı hissediyordum. önce dilara'yı aradım. hayır, sesini duymak istediğim o değildi. sonra da kaybedeni aradım. adı hiç önemli değil, kimsenin bilmesine gerek yok.

sesini duymak istediğim, beni tatmin eden ses kaybeden de değildi aslında. sesinden, bana ihtiyacı olduğu da belli olmuyordu zaten. ikimiz de böyle şeyleri hiçbir zaman birbirimize belli etmezdik sanırım. "duymak istediğim ses seninki değilmiş." diyerek telefonu kapatacaktım, "sonra ararsın, konuşuruz." dedim. "sonra olabilirse, ararım mustafa. yarın ölebilirim, çok karıştı ortalık." dedi. "iyi" dedim ben de. yarın ölseydi güzel olurdu aslında. istediğimiz şeye kavuşmak bana bile heyecan veriyordu.

ama öyle değilmiş. insanlar yarın öleceklerini bildiklerinde, ölüm de hiç çekici bir şey olmuyormuş. ölüm dediğin hiçkimseye, ölene dahil haber vermeden gerçekleşmeliymiş.

"ne oldu?" dedim istemeyerek. konuşmak istemiyordum zira. ben ihtiyacım olan bir ses duymak istiyordum, ihtiyacımın olmadığı değil. "anlatamam şu an" dedi, tam da istediğim gibi. ama kapatamıyordum da. o ölürse acılarımla hava attığım kimse kalmazdı. o ölürse bana kimse acılarıyla hava atamazdı. bu yüzden "sen acı hissetmezsin. seni fare zehri bile zehirleyemedi. başka hiçbir şey öldüremez." dedim. ikimiz de böyle cümlelere karşı nasıl mücadele edeceğimizi biliyorduk. fazla karıştırmıyorduk bu yüzden. "bu sefer fiziksel değil, ruhsal bir acı." dedi. "güzel!" diyesim geldi, demedim. "ruh mu? senin ruhun da acı çekmez. bunları biliyoruz." dedim. "öyle mi?" diye ekledi. "öyle" dedim ben de. "iyi ki varsın, seni seviyorum kanka." dedi telefonu kapatırken. uzun zamandır kullanmadığım kanka kelimesini tekrar hatırlattığı için sinirlenmiştim ama olsun. "seni seviyorum" diyerek kapattım telefonu.

sonra öldüğünü düşündüm onun. ölseydi mezarında ağlamazdım. hatta ölseydi, mezarına işer, biraz da vodka dökerdim. güler "benden önce gitmenin cezası orospu çocuğu!" diye küfür de ederdim. ölse güzel olurdu aslında, hayallerine kavuşurdu. kıskanırdım da biraz. ama sanırım ölseydi, onu daha çok severdim.

sanırım ölmeyecek.

yalan tanrısı.

kolkola vererek ölüme koşmak isteyen insanlar diyarı. 20 kişilik bir ordu. el ele tutuşmular ama yalnızlar. yirmi kişilik yalnızlık, ne eksik ne fazlası. yirmi kişilik bir ölüm. haberlere "yirmi kişinin neden öldüğü belirlendi" başlığıyla konu olmak için güzel bir gün. merhaba, hayatın yine eksikliğini çekenlere seslendiğim gün, sana da merhaba.

değişik hikayeler ve değişik betimlemeler. gidemeyeceğimi ve ölemeyeceğimi anladığımda her şey çok değişti benim için. bu yüzden kendimi bıraktım. ruhsuz veya beyinsizmiş gibi davranabiliyorum, en güzel özelliğimde bu. tüm kararı vücuduma bırakıp neler yapabileceğini keşfetmek istedim, uykunun değişik bir sürümü. yaşamıyorsun ama ölmüyorsun da.

en son çektiğim bir aşk acısı vardı yaşamak isteyip de yaşadığım. yazmadıkça onu da unuttum zaten. ben her şeyi unuturum yazmazsam eğer. beyin yapım böyle. her şeyi düşünen tanrının benim hakkımda hayırlı olarak gördüğü tek şey bu olmalıydı. unutmasaydım eğer bambaşka bir yerde olurdum. guatemala gibi. "48 arkadaşını öldürüp yıllardır karnını onlarla doyuran yamyam yakalandı! pis cani, pişman olmadığını söyledi."

yazmaya da böyle başladım, yaşamak istediklerimi unutmamak için. kendimden o kadar parçayı yazmadım ki zamanla, geriye sadece depresifliklerim kaldı. öyle ki, hiç yaşamadığım hikayeler uydursam kafamdan inanır, yaşamış gibi yaparım. çok da güzel yalan yaşarım bu yüzden. yalanı yaşamak ile söylemek arasında fark var.

mitoloji'de yalan söyleyen son tanrı'ya "odunluzıkkım" derler. kitaplarda bulamazsın çünkü hala yaşıyor, yazılmadı.

her neyse.

kitabın yüzüne bakasım gelmedi. saygısızlık olsun diye duvara fırlattım. yatağımda daha güzel durabilirdi aslında. masumiyetini kaybetmiş çıplak bir kadın gibi, "bana gel!" diyerek gözlerime bakan bir kadın gibi durabilirdi hatta. siktir edip koltuğuma oturdum ve bir hiççesine dışarıyı izledim. kitap değil de miranda kerr gelseydi sikimde olmazdı o an. ya da en aşık olduğum kadın. hiçbir şeyi değiştiremezdi.

- bu kısımdan sonrası yazılmadı çünkü yazarın canı istemiyor.

cehennemin dibi.

odamda dışarıyı izliyordum. dışarıya çıkıp hiç kimseye söylemeden gitmek için güzel bir karanlıktı. bu yüzden tekrar gitmeyi istedim. arkamı döndüm ve her zaman yaptığım gibi ev arkadaşımın odasına girdim. ev arkadaşım yoktu. yine de konuştum ben. "gidiyorum." dedim, kimsenin duymaması ve "nereye?" diye sormaması rahatlatıcıydı. birisi "nereye?" deseydi bile en fazla "biraz işim var" diyip gidecektim. boş odanın perdelerine bakıp "biraz işim var, birazdan geleceğim" dedim bu yüzden.

apartmandan dışarı çıkar çıkmaz uzun zamandır tadını alamadığım oksijenin, yine tadını alamadım. tanrı bazı şeylerde hata yapabilir mi bilmiyorum; ama oksijenin tadı olmalıydı. oksijenin tadı olsaydı eğer, dünyanın bütün aç çocukları damak tadı denilen şeyin varlığını fark edebilirdi.

ilk defa, her şeyimden çok değer verdiğim telefonumu ve bilgisayarımı odama bırakmış ve dışarı çıkmıştım. üzerimde bir stres yaratsa da umursamamayı öğrenmeliydim. otobüs durağına gitmeden önce bakkal efendiye uğradım. cebimde kalmış bir kaç lira paranın tamamını sigaraya verdim. insan sadece parası kalmadığında manyakça şeyler yapmaya cesaret edebilir çünkü. yapmak üzere olduğum şeyim kendime manyakçaymış gibi gelmesini istiyordum.

buranın şoförleri genelde cimri adamlardır. sikinde olmaz hiç kimse. bindiğim otobüsün şoförü de öyleydi. "paran yoksa siktir git birader!" dememek için kendini zor tutuyor olmalıydı. "abi arkadaşım ölmüş, evden hemen çıkınca kartımı unutmuşum." yalanını devreye soktum hemen. herhangi bir duyguya sahip olan insanları çok kolay kandırabilirsiniz. içerisindeki iyilik kokan, vicdan rahatlatan taraflarına hitap etmeniz yeterli sadece. şoför bana çabuk inanmıştı. bu yüzden ikinci bir yalana gerek kalmamıştı.

sonunda terminaldeydim. hayatımın en zor kararlarından birini vermeliydim ve beş parasızdım. yoldan geçen ilk "abi artvin mi?" diyen çığırtkan dayıya "abi annemler zor durumda, param yok. artvine gitmem gerekiyor." diyebilirdim. kendisi de artvinlidir illa ki. artvine dair hiçbir şey bilmem ama siron denilen bir şeyin varlığından haberdardım. bir de soran olursa artvinin keraneleri meşhur derdim. kafa yapımız uyuyorsa illa ki sohbet ede ede bir yerlere giderdik.

konu artvin değildi aslında. çorum'a gitmekte olan bir otobüse de binebilirdim, paris'e gidene de. gittiğim yerin ne kadar uzakta olduğunun hiçbir önemi yoktu. canım sıkılıyordu, param yoktu ve gitmek istiyordum. telefonlar, bilgisayarlar ve geri gelmediğimi gören insanların ne düşünecekleri sikimde de değildi zaten. insanlar bazen sadece gitmek isterler; kalanlar umrunda olmadan. bir insan geride kalanları düşünüyorsa eğer, hiçbir zaman gidemez.

zaten eve biraz sonra geri dönecektim. dediğim gibi, işim vardı. sadece işim biraz uzayabilirdi. olur bazen böyle şeyler. insan hayatına karşı savaş açtıysa ve ölmek istemiyorsa, iş biraz uzayabilir. hatta bir iş, ömür boyu bile sürebilir. kimse bilemez.

içeri girer girmez ilk adam, ilk orospu çocuğu "ankaraya gitmek ister misin?" diye sordu. kafamı hayır anlamında salladım. ikinci adam, ikinci orospu çocuğu. aynı cümle, aynı kafa sallayışı. üçüncü adam, üçüncü orospu çocuğu. ve en sonunda dördüncüsü, dördüncü güzel adam. "cehennemin dibine yolculuğumuz var" diyordu. cehennemi oldukça merak ediyordum. "ücretsiz" diye ekledi üstüne. "güzel" dedim, "hadi gidelim."

o saatten sonrasını hatırlamıyordum. başımın arka tarafı ağrıyordu sadece. gözlerimi aşti'de açmıştım. cehennemin dibi, güzel yerdi. tanrı bir hata yapmış olmalıydı. ya da cehennem bile beni kabul etmiyordu. hangisi doğru bilmiyorum, hiçbir şey hatırlamıyordum.

hakan günday, ben ve kinyas ile kayra.

insanların gözüme hiç hoş gözükmediği dakikalar yaşıyordum. günler sonra dışarı çıkmıştım ve bunun güzel bir şey olacağını düşünmüştüm. düşündüğüm gibi olmamıştı her zamanki gibi. ben neyi düşündüysem bir yerlerden falso verirdim zaten. iyi olacağımı düşündüğümde daha da dibe batmıştım mesela. her şeyin güzel olacağını söylediğimde, her şey fırça darbelerini yanlış yere vuran bir ressamın tablosuna dönmüştü. gideceğimi düşündüğümde daha fazla kalmıştım ya da ne bileyim, gerisini sen bilirsin işte. anlattım durmadan.

sokaklar ilk defa bu kadar itici gelmişti belki de. her seferinde daha fazla itici geliyordu zaten, bu yüzden her yazdığım yazıda "ilk defa bu kadar itici gelmişti" diye yazmayı kendime amaç ediniyorum. yazdığım her yazıyı ilk haliyle yayınlasam sen de görürdün aynılaşmış düşüncelerimin ne kadar benzeştiğini. aynı beyinden saniyeler içerisinde çıkan yüzlerce düşüncenin tek yumurta ikizleri olmaması da beklenemezdi. mitoz bölünme böyledir zira. oluşan bir düşünce, diğerinin aynısıdır. sadece şekilleri biraz değişebilir, abartmadan.

hakan günday'dan, görükle'nin sokaklarında insanların bulunduğu her yeri yakmak istediğimde nefret etmiştim. dünyada ikinci bir benliğin varlığına asla inanamazdım oysaki. bir adamı okudum ve o adam; benden iki tane daha yaratmıştı. kinyas ve kayra'yı topladığınızda ben ediyordum. bu yüzden dünyada benden üç tane vardı. hakan, ben ve kinyas ile kayra.

tam olarak bu yüzden hakan'dan nefret etmiştim işte. kinyas ile kayra'ya tam olarak da benzemiyordum. hakan'ın hayal dünyasındakileri okurken kendimi çoklu kişilik bozukluğuna sahip biriymiş gibi görüyordum sadece. çoklu kişilik bozukluğuna sahip olsaydım mutlaka bir karakterimin adı kinyas, diğer karakterimin adı kayra olurdu. işin en kötü tarafı; hakan benden daha iyi biriydi. bunun adına kıskançlık denilebilir, öyleydi de zaten.

görükle'nin sokaklarında yürüyordum. daha doğrusu düşünmeden yürümek adını verdiğim deneyi uyguluyordum. deneyin amacı belliydi, etraftaki insanlara ne kadar bakarsam bakayım; ne onlar hakkında, ne kendim hakkında çıkarımlarda bulunacaktım. hiçbir şey düşünmeden, yeşermiş ve kendisine bakan güneşten fotosentezin tadını çıkaran ot gibi. tam da tahmin ettiğim üzere uygulayamadım. zira düşünmeden durmaya çalışsam bile, düşünmemeyi düşünerek yine bir düşünme eyleminde bulunuyordum.

insanların gülen yüzlerinden nefret ediyordum ve hepsinin ölmesini istiyordum. bir an gülümsedim ve etrafımda gördüğüm tüm mekanımsı yerlere molotof kokteyli attığımı düşündüm. kokteyl gibi nadir bir şeyin isminin bir silaha verilmesi çok da ironik değil mi? tüm mekanların molotof kokteyliyle yanması da alkollü bir kokteyl kadar lezzetli olabilirdi. bu sayede içerisinde bir piskopat saklamış tüm insanları keşfedebilirdim de. çünkü bir piskopat sadece şiddet anındayken duygularını saklayamaz. bir sosyopatı asla böyle bir olayda keşfedemezsiniz ama. çünkü sosyopatlar, istedikleri her an ağlayabilirler.

sonra her şeyden vazgeçtim ve gün boyu oturduğum evime geri döndüm.

önce ölürsün, sonra yaşamaya başlarsın. birilerini öldürmeyi düşünerek reenkarnasyonlarına sebep olabilirdim sokaklarda. sokaklar benim için tehlikeliydi çünkü bmw arabasından inmiş 4 tane eli tesbihli abiye tekme tokat dalarak kendimi dövdürebilirdim. bir kaçına tekme atardım aslında, canım yeterince sıkılsaydı tabi. arabanın içinde hakan olsaydı önce ona odaklanırdım. çünkü kinyas ve kayra'nın en masumu o, şimdilik.

yarım aşk.

her şeyi yavaştan almaktan olsa ya da zamanın çok yavaş akmasından olsa gerek, çok küskündüm hayata. bir tarafımda hakan günday'ın hala yazılmamış romanlarından satırlar, diğer tarafımda hiç var olmamış varlığı sevgilimin. evleneceğim kadını düşündüm. yavaştan uzaklaşmak yerine kalmayı tercih ettiğimde tanıştığım kadını. aşkın var olduğuna tekrar inandığımda var olabilecek duygularımı tarttım, ortaya tekrar çıkabilecek hislerimi.

beraber yemek yapmak istemedim hiç ya da beraber film izlemek. masallarda anlatılan aşk kavramını çoktan aştığımızda, beraber uğraşıp ortaya yeni bir aşk kavramı koyduğumuzda yaşayacağımız sevinci düşündüm biraz. tekrar aşık olabilmek benim için büyük bir adım sayılabilmeliydi ve hayatım olması gerektiğinden daha fazla değişmeliydi. şimdilerde bunu bilmiyorum ki kadın; gerçekten yapabilir miydin?

belki de hiç yaşamak istemediğim geleceğime dair hayaller kurarken yakaladığımda kendimi çok pişman oldum sonradan. özür dilerim kadınım. yavaştan uzaklaşmak yerine kalmayı tercih ettiğim günler hala gelmedi. önceki yazdığım yazılar kadar mutsuzum hala. ve aşık olmayı ümit etmenin ne kadar yanlış olduğunu çok iyi biliyorum eskilerden.

"bir kadını çok sevmiştim" diye anlatmaya çalışmalarım kendimi, bitmedi hala.

her şeyi yavaştan almaktan olsa ya da zamanın çok yavaş akmasından olsa gerek, çok küskündüm hayata. bir tarafımda hakan günday'ın yazılmamış satırları yerine kahvem, diğer tarafımda sevgilim yerine sigaram.

kör sokaklarda el ele tutuşmayan sevgililer gördüm her zamanki gibi. oturduğumuz bir kahvecide dinlediğim arkadaşlarımın hepsinde aynı hikaye. farklı zamanlar sadece, aynı kişiler. hayat bile sürekli kendini tekrar ederken, sürekli aynı şeyleri yazmamın bende bir depresyon oluşturmasından utandım bugün. heyecansız kaldım. oysaki aynı şeyleri tekrar tekrar kendime sorun yaratmak bile boşluğumdan kaynaklanıyormuş.

ne güzel de aşk hikayeleri var anlatılacak insanların. ben bir aşk hikayesine başladığımda yarım kalıyorum, hiçbir insan doldurmuyor ana karakterin yerini. bir kadına mektup yazmaya çalıştığımda "ne de olsa hiçbir zaman olmayacak!" gibi hissediyor ve yırtıp atıyorum. ne de olsa hiçbir zaman olmayacak.

bu geleceğe yazdığım mektubu da buraya bırakıyorum. belki biri gelir ve üzerine alır. belki ihtiyacı vardır. aynı tüm yazılmış mektupların bana yazılmış olmasını istemem gibi. küçükken bile gördüğüm her mektubun üzerine bakar ismimi arardım. ama benim hayatım küçükken de lanetliydi; mektuplar her başkasına aitti.

ben bir kere olsun bana ait mektup alamadım biliyor musun sayın kadın? bana mektup yazan tek bir kadın vardı. satırları bana yazılmıştı ama eski sevgilisine aitti.

sen hiç aşk dolu mektuplar almamak nedir bilir misin sayın okuyan? aşk dolu hikayeler okuyamamak ya da ne bileyim aşkla alakalı hiçbir şeye inanamamak.

ben çok iyi biliyorum. eminim sen de iyi biliyorsundur.
eminim sen de yüzleşeceksindir; aşk diye sandığın şeylerin aslında aşk olmadığını anladığın zaman.

hiçbir şeyi olmayanların cehennemi.

bak, dün ankaradaydım. bugün yoldaydım ve yarından sonraki gün " dünbursadaydım" diye bir cümle kuracağım. bir an olsun mutlu hissedebileceğim bir an olmadı. eve ilk girdiğim dakikadan beri üzerime sinmiş mutsuzluk ve tek bir düşünce... "birader, bizden ne bok olacak!"
neye sahip olduğumu bir türlü hesaplayamamıştım. zaman akıyordu, büyüyorduk. 16 gün sonra gireceğim yirmi üçüncü hayat yılıma yine büyük bir nefretle gireceğimi biliyordum. bağırmak istiyordum taa ki boğazlarım ağrıyıp sesim çıkmayana kadar. ölmek istiyordum ama buna yapabileceğim bir benzetme yoktu. kafamdakileri kelimelere dökmek istiyordum ama başını bulduğumda sonunu, sonuna geldiğimde başını unutacağımı biliyordum. anlayacağın hiçbir şeye sahip değildim ve hayat bok gibiydi.
tırnak aralarıma sıkışmış ayakları, kulaklarıma kadar uzayan dudakları. fısıldayan ses tonuyla konuşabilen ve yavaş yavaş hayattan bıktıran şeytanların var olmayan çocukları. arkadaşım sessiz sakin rus karılara davet etti. güzel bir şeyler içerdik belki güler eğlenirdik. kalkmayan sikime bakıp olduğum yerde direndim ve tırnak aralarımla konuştum. "bugün de olmadı."
güneşin ızdırap dolu bakışlarından sıcaklaşmıştı dünya. kutupların erimesinin, kutup ayılarının ölerek soylarının yok olmasının bile suçlusu bendim. hayatımı siken de bendim yüceltemeyen de. arkadaşımla balkonda otururken içimden gelebilen en büyük masumiyetimle sordum, kaybolan güneşe hafif direnişiyle büyük bir isyan belirtisi gösteren rüzgarın altında, "ne olacağız oğlum biz? bizden bir yarrak olmayacak mı?" diye.
hiçbir şeyi olmayanların cehenneminde, yedinci katında yani bildiğin üzere, en derininde saygıyla bize seslenenleri duyuyorum. "hayat" diyor içeriden amına koyduğumun bir tanesi... "hayat, cinsel ilişkiyle buluşan ölümcül bir hastalıktır." diyor çığlıklarını bastırmaya çalışan zebanilerden sıyrılıp. "hayat..." diyorum amına koyduğumun çocuğu, "bizler için yaratılmış bir yer değil!"
karanlıkta kaybolduğundan insanlık, savaşlar geceleri çıkıyordu. yaşamaları için içerisinde heves biriken insanları öldürüyordu da tanrı, ölmek için can atanları yaşatmak için direniyordu adeta. "bugün de o günlerden bir tanesiydi. israilin gazze'ye attığı bombada kaç çocuk öldü biliyor musun içinde yaşama isteğiyle dolu olan?" demişti bir adam. "neden yaşamıyorsun piç elinde bu kadar imkan varken!" diye sorgulamıştı yaşam sebebimi.
"neden yaşamıyorsun piç!" diye bugün sordum kendi kendime. hayatınızla ilgili size ders veren büyükleriniz asla ama asla "cevabından korktuğunuz şeyleri sormayın kendinize" diye öğütlemedi kimseyi. elimde bir fırsatım olsaydı onlarla konuşmak için, "ne için yaşıyorum?" sorusuna cevap veremediğimde ne yapmam gerektiğini öğrenmek isterdim. "bu hayatta en çok neye değer veriyorsun? bu hayatta en çok neyi kaybetmekten korkuyorsun?" diye sorduğunda kendine cevap veremiyorsan eğer ZATEN HAYATINI SİKEYİM SAYIN OKUYAN: utanma, sen de benim hayatımı sikebilirsin; deliği oldukça geniş zaten.

tüm bunlara rağmen hayatında kendinden daha fazla değer verecek birini aramıyorsan, kaybetmekten deliler gibi korktuğun bir şeyi bulmuyorsan eğer senin ben amına koyayım sayın okuyan. sen de benim amıma koyarsın sırası geldiğinde. neden böyleyiz amına koyayım neden? belki de yaşamak için, değer vermek için, kaybetmekten korkmak için binlerce şey bulabilecekken neden mekanik bir aletin başına oturup kendimizi hiçbir şeye yaramayan insanlara çeviriyoruz?

neden bu kadar boşuz sayın okuyan? bunu okuduktan sonra susacaksın ya, işte senin ben o zaman amına koyayım. ama bu konuda senin bana koyma hakkın yok!

şahane!

şahane. bombalar altında, yıkılıyor kimsenin kalmadığı şehrim. önce çatıları patlamıyor, oysaki hep bunu hayal ederdim. kolonlarından sallanan koca şehir, yer altına dizilmiş yüzlerce c4 bombası. roketleri kuvvetlendirilmiş savaş uçakları ve tek tek parçalanan hayal kırıkları. resimler gördüğüm duvarlar parçalanıyor yavaştan. kaybolan hatıralarıma izliyorum şehrin ortasında tek başıma!

bir yer ancak bu kadar güzel yok olabilirdi. geride bırakılmış yüzlerce anı, ancak bu kadar mükemmel katledilebilirdi. bebeklerin, sivillerin, askerlerin çığlığı olmadan bir savaş... şahane! öldürülen hayaller, kırıkları, anıları, varlıkları yüzlerce insanın. yüzlerce kilometre uzaktan televizyonu açıp katliamı izleyen insanların gözyaşları. kiminin ana vatanı, kiminin en yakınının mezarı... şahane! bir şehir ancak bu kadar güzel yok olabilirdi.

yavaş yavaş yürümeye başlıyordum. cebimden çıkan son dal winston light'ım ve bir de zippo çakmağı. azraile koşarak giden yaşlı adam gibi, çocuğunu düşürdüğü için intihar eden anne gibi çaresizdim. ama bir o kadar da şahaneydi bu şehrin yok oluşu. gözlerimi bir saniyeliğine kapatsam tüm heyecanı kaçacakmış gibi. kıyamet için bilet alıp kıyameti en önden izlemeye adam olmuş adam gibi! yürüyordum. kahrolsun, çok güzeldi.

kimsenin beni fark etmediği şehrim. ayaklarımın altına dizilmiş yüzlerce c4 bombası. havada roketleri kuvvetlendirilmiş savaş uçakları... hiç birisi beni fark etmedi.

çok güzel ölüyordu şehrim. şahaneydi!
çok güzel yürüyordum.
şehrim, ölüyordu.
yürüyordum. çok güzeldi.

saçmalattirik: saçmalamanın başlığı olmayabilir.

bu üçüncü kahvem. beşincisinde kalbim overdose olup çarpmaya başlayacak. yaşamayı tadacağım. sonra altıncısına geçtiğimde daha hızlı çarpacak. yedincisinde overdose fazla gelecek, belki kalp krizi geçirebilirim. kafein bunu yapar, gerisini düşünmez. son defa eroin almaya karar vermiş adamın son vuruşunda yüksek doz ile ölmesi gibi. hayat müşterek değildir arkadaşlar. sadece kendin yaşarsın. sadece sen ölürsün. geriye sadece "iyi insandı! hakkım helal olsun" kalır.

nefret ile büyümüş, daima yarışmaya tabi kalmış insanlarız biz. sevişirken bile kimin daha iyi sevişeceğini, severken bile kimin daha iyi seveceğini, ölürken bile kimin daha iyi öleceğini tartışıp durduk bugüne dek. komşuların bahçeleri daima yeşildi, bizim bahçemiz yoktu. komşunun evladı daima bizden zekiydi. bilirsiniz bu duyguyu. hiçbir şeyi bize yakıştırmıyorlar ama; en güzel ölüm bizim olacak, göreceksiniz. arkamızdan "öldü, ama çok güzel öldü." diyecekler. yarışmanın sonunu biz kazanacağız.

hava esmiyor, sıcak oksijeni tüketiyor adeta. geri kalan karbondioksit'in tek oksijenini nefes diye içimize çekip karbonmonoksit'e çeviriyoruz. sigarayla seviyesini arttırdığımız karbonmonoksitin damarlarımıza yayılmasına, karar verme yetkimizi kısıtlamasına izin veriyoruz. bu yüzden ki verdiğimiz hiçbir karar doğru olmuyor. ve bunu bildiklerine rağmen önümüze seçenekler sunmaya devam ediyorlar. çok fazla insan demek, kullanılabilecek oksijen miktarının azalması demek. ve hepimizin ölmesini istiyorum! içi yaşama zevkiyle dolu insanların oksijenlerini boşa harcıyoruz.

boş bir mekanda çalıştırılmış sebepsiz kahve makinesi. içi boşaltılmış, fişten çıkarılmamış buz dolapları. yenilmemiş binlerce yemek, kullanılamayan yüzlerce duygu. izin verirseniz eğer hepsinden nefret etmek istiyorum. izin vermediğiniz halde hepinizden nefret ettim; benden nefret eder misiniz lütfen? arkadaşlığımız bunu hak ediyor olmalı! çünkü bizim arkadaşlığımız daha fazlası; sizi dinlemem ve kendimi anlattığımda gitmeniz üzerine kurulu. ben sizden gidemiyorum arkadaşlar, götüm yemiyor. ama siz, benden gitmeyi çok iyi biliyorsunuz ve bu beni acıtıyor. gidiniz lütfen. daha fazla acıya muhtacım.

dağılmış insan psikolojisi. anlaşılmamış nöbetler. freud yaşasaydı sikimde olmazdı. kurduğu tüm kuramları götüne sokardı belki; zira hepsi yanlış. bu yüzden ki zaten yazdığı kitapları okumam. kendisi hakkında hiçbir şey bilmediğim insanların arkasından çok güzel konuşurum. freud olsaydı anasını domaltıp sikmezdim, çıplak kalsa yeridir. annesi intihar etmiş bir freud'un düşüncelerini merak ediyorum; anlatması zor değildir umarım.

küçükken yaptığımız kuş vurmalık sapanları bir bir toplayan eros hiçbir şeyi düşünmüyor olmalı. kısa filmler güzeldir; eline ok verilmiş eros birbiriyle karşılaşan her insanı birbirlerine aşık eder. doğru insanı sen mi bulacaksın, yoksa ben mi göstereyim? insan olması yeterli değil mi?

bu gürültü başımı ağrıtıyor ama hoşuma da gidiyor. biraz daha arttırdım sesi bu yüzden. birbirinden haberi olmayan yüzlerce insan, aynı kafede, farklı şeyler hakkında sohbet ederken bir türlü kaşık ve çatal seslerini senkronize edememişler. aynı kaşık ve çatalları farklı tabaklara vurursanız eğer güzel bir müzikal enstrüman yapabilir misiniz? peki piyanoyla birleştirirseniz? en son "keman ve piyano çalabiliyorum" diyen kadın "seni bekliyorum, gel." demişti. onun başkasına gidişi çok efsaneydi. hiç haber vermemişti. belki de benden başka kaç kişiyi bekliyordu, kim bilir?

bugünde düğün vardı. birileri mutluluk yuvalarına girmek için bayramın bitmesini bekliyor olmalıydı. bugünde yaptığım tek eylem evde uzanmak oldu arkadaşlar. bugün de "bize gel, takılalım" deseniz gelmeyeceğimi biliyorum. her şey üzerime geliyordu, dört duvar arasına sıkıştırılmış küçüklük dertleri, büyümüşler. şimdi siktirip gidin, onlarla yalnız kalmak istiyorum. anlatacaklarım bu kadardı.

Bu Blogda Ara