Ana içeriğe atla

arkadaşım öldüğünde.

daha geçen hafta konuşmuştuk. bir kafede otururken, nedendir bilinmez, ölümden bahsediyorduk. "mezarlar insanların ağlaması gereken yerler değil. insanlar kendilerini ağlamaya zorluyor, ben gülüyorum." demişti. suratına uzun uzun bakıp "insanlar kaybettiği değerlerin değerini bilmedikleri için mezarlarda ağlarlar. mezarlarda ağlamak bencilcedir aslında. çoğu insan kendi geleceğini gördüğü için mezarlarda ağlar." demiştim. uzun uzun sohbet etmiştik ölüm üzerine. kimseyle yapmazdım normalde bunu. ama o an sanırım, en çok ilgimizi çeken şey ölümdü. ölseydik, rahatlardık.

hayattan nefret etmiş iki insan. belki de ruh ikizi denilebilir, ya da adına ne deniyorsa. ikimiz de ölmek için can atıyorduk, ilk tanıştığımızdan beri hiçbir şey değişmemişti zira. ölüm isteği dışında pek ortak noktamız yoktu. o özgürlük için her şeyi yapabileceğini iddia eden biriydi. bense özgürlüğü dahil her şeyi kaybetmeyi isteyen biriydim. onun özgür olması için, benim her şeyi kaybetmem için ölmemiz gerekiyordu. ölmedik ama düşündük. o "uğruna yaşayacağım bir şey kalmazsa ölürüm" diyordu. "öyle olduğunda ölmüyor, sürünüyorsun." diyordum ben de. öyle konuşuyorduk ki; hayatın en mutlu insanını yanımızda annesini öldürmek isteyen hain bir kaybedene çevirebilirdik.

daha bu hafta konuştuk, bu gece. normalde insanları aramam, insanlar da beni aramazlar. arada belki bir kaç karamak görüşme olur ama kaale almam. telefonu kapattıktan sonra hiçbir şeyi hatırlamam hatta. sikimde olmaz. ama birilerinin sesini duyma ihtiyacı hissediyordum. önce dilara'yı aradım. hayır, sesini duymak istediğim o değildi. sonra da kaybedeni aradım. adı hiç önemli değil, kimsenin bilmesine gerek yok.

sesini duymak istediğim, beni tatmin eden ses kaybeden de değildi aslında. sesinden, bana ihtiyacı olduğu da belli olmuyordu zaten. ikimiz de böyle şeyleri hiçbir zaman birbirimize belli etmezdik sanırım. "duymak istediğim ses seninki değilmiş." diyerek telefonu kapatacaktım, "sonra ararsın, konuşuruz." dedim. "sonra olabilirse, ararım mustafa. yarın ölebilirim, çok karıştı ortalık." dedi. "iyi" dedim ben de. yarın ölseydi güzel olurdu aslında. istediğimiz şeye kavuşmak bana bile heyecan veriyordu.

ama öyle değilmiş. insanlar yarın öleceklerini bildiklerinde, ölüm de hiç çekici bir şey olmuyormuş. ölüm dediğin hiçkimseye, ölene dahil haber vermeden gerçekleşmeliymiş.

"ne oldu?" dedim istemeyerek. konuşmak istemiyordum zira. ben ihtiyacım olan bir ses duymak istiyordum, ihtiyacımın olmadığı değil. "anlatamam şu an" dedi, tam da istediğim gibi. ama kapatamıyordum da. o ölürse acılarımla hava attığım kimse kalmazdı. o ölürse bana kimse acılarıyla hava atamazdı. bu yüzden "sen acı hissetmezsin. seni fare zehri bile zehirleyemedi. başka hiçbir şey öldüremez." dedim. ikimiz de böyle cümlelere karşı nasıl mücadele edeceğimizi biliyorduk. fazla karıştırmıyorduk bu yüzden. "bu sefer fiziksel değil, ruhsal bir acı." dedi. "güzel!" diyesim geldi, demedim. "ruh mu? senin ruhun da acı çekmez. bunları biliyoruz." dedim. "öyle mi?" diye ekledi. "öyle" dedim ben de. "iyi ki varsın, seni seviyorum kanka." dedi telefonu kapatırken. uzun zamandır kullanmadığım kanka kelimesini tekrar hatırlattığı için sinirlenmiştim ama olsun. "seni seviyorum" diyerek kapattım telefonu.

sonra öldüğünü düşündüm onun. ölseydi mezarında ağlamazdım. hatta ölseydi, mezarına işer, biraz da vodka dökerdim. güler "benden önce gitmenin cezası orospu çocuğu!" diye küfür de ederdim. ölse güzel olurdu aslında, hayallerine kavuşurdu. kıskanırdım da biraz. ama sanırım ölseydi, onu daha çok severdim.

sanırım ölmeyecek.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

iyi ki varsın.

sana ne yazacağımı bilmiyorum. aslında, sana ne yazacağımı çok iyi biliyorum da kelimelere dökemiyorum. bir yanıma kahvemi aldım, diğer yanıma da bırakmak için söz verdiğim sigaramı. yazmak bana zararlıdır belki, belki de zararsız. hiç bilmiyorum ama çok mutluyum; yanımda sen varsın. yanımda kal... bana en yararlı sen varsın, geriye kalan her şey zararlı. benim için baktığım her yerde sen varsın; gerisi anlamsız.

ellerim biraz soğuk, elimin en soğuk yerinden tutar mısın içim ısınsın. ya da bana biraz bakar mısın, cennete olan sevdam artsın. saçlarınla oynayabilir miyim, çocuklukta hevesimi alamadığım oyuncaklarım için. ellerinden ben tutabilir miyim ya da? soğuk bir yerin kaldıysa ısınsın diye.

sana çok şey yazdım. sana yazdığım her şeyi sildim, tekrar yazdım. kelimelerin duruşunu beğenmedim bazen. bazen, seni sevdiğimi tam anlatamadıkları için kızdım; tekrar sildim, tekrar yazdım. bir daha beğenmezsem eğer tekrar siler tekrar yazarım. sana değer. senin için, tek tek, ayrı ayrı tüm ke…

siz hiç başarısızlığı çantanızda taşıdınız mı?

henüz 23 yaşındayım. geçenlerde bir yazı okudum. bana "hayatı aceleye getirme" diyordu. yine uzun bir zaman önce geçenlerde birileri bana "steve jobs üniversiteyi bırakmış. sonra apple'ı kurmuş." diyordu. biraz daha önceye gidebilirim. google'ın küçük bir garajda kurulduğu gerçeğine kadar yani. insanların öğütlerinden bahsetmekse konu, hayatımın her köşesini anlatabilirim. memur olmamı isteyenlerden, değer verdiğim her şeyi hiçe saymamı bekleyenlerden girebilirim konuya. dolabımdan hiç çıkarmadığım, "bir gün başarılı bir insan olacaksın." dendikten sonra verilmiş kol düğmelerinden bile bahsedebilirim. hiçbir şeyi değiştirmez, biliyorum. hiçbir şeyin değişmesini istemiyorum zaten... sadece, anlatasım var.

iki üniversite gördüm ben. ikisini de bitirmedim. birini daha üçüncü ayımın başında bıraktım. diğeri 5 sene sürdü, bırakmak üzereyim. üniversiteyi bırakmak iyi bir şey değil, biliyorum; fakat üniversiteyi bitirmek de zannedildiği kadar iyi değil.…

5. ay: gidersen...

saat geç oldu, uyuyup uyanalım. saatini kur, bir sanatçının da dediği gibi "her sabahın, bir anlamı olmalı." her sabah, bir anlam oluşturmalı. ölüm var, ölüyoruz işte; hem de kaç defa olduğu hiç belli değil. ölüm var, ölüyorlar işte; kim olduğu çok mu önemli?

şimdi de kayıp giden zamana mı takacağım bilmiyorum. şimdi, neye takmam gerektiğini de bilmiyorum kafamı. ya gidersen? ya kalmazsan? içimden bir his diyor ki "bütün cümlelerin yarım kalır." içimden bir ses uyarıyor, "zaten sessizsin... giderse, ne anlamı kalır?"

derin bir uykudan uyanır gibi, komadan büyük bir isteksizlikle çıkar gibi... hiç dinmez gibi ve hiç bitmez gibi... akla gelen her kötü betimleme gibi korkular. neden, ne için... cevabı bulunmayan bir yerde. beynin derinlikleri, kalp atışının ulaşamadığı yerler gibi. hiçbir işe yaramayan apandisit gibi ve daha bir çok şey gibi... ne çok gibi oldu, kendimden çekindim.

bi değişiklik var anlıyor musun? neyin değiştiğinin farkında değilim üstelik…