hakan günday, ben ve kinyas ile kayra.

insanların gözüme hiç hoş gözükmediği dakikalar yaşıyordum. günler sonra dışarı çıkmıştım ve bunun güzel bir şey olacağını düşünmüştüm. düşündüğüm gibi olmamıştı her zamanki gibi. ben neyi düşündüysem bir yerlerden falso verirdim zaten. iyi olacağımı düşündüğümde daha da dibe batmıştım mesela. her şeyin güzel olacağını söylediğimde, her şey fırça darbelerini yanlış yere vuran bir ressamın tablosuna dönmüştü. gideceğimi düşündüğümde daha fazla kalmıştım ya da ne bileyim, gerisini sen bilirsin işte. anlattım durmadan.

sokaklar ilk defa bu kadar itici gelmişti belki de. her seferinde daha fazla itici geliyordu zaten, bu yüzden her yazdığım yazıda "ilk defa bu kadar itici gelmişti" diye yazmayı kendime amaç ediniyorum. yazdığım her yazıyı ilk haliyle yayınlasam sen de görürdün aynılaşmış düşüncelerimin ne kadar benzeştiğini. aynı beyinden saniyeler içerisinde çıkan yüzlerce düşüncenin tek yumurta ikizleri olmaması da beklenemezdi. mitoz bölünme böyledir zira. oluşan bir düşünce, diğerinin aynısıdır. sadece şekilleri biraz değişebilir, abartmadan.

hakan günday'dan, görükle'nin sokaklarında insanların bulunduğu her yeri yakmak istediğimde nefret etmiştim. dünyada ikinci bir benliğin varlığına asla inanamazdım oysaki. bir adamı okudum ve o adam; benden iki tane daha yaratmıştı. kinyas ve kayra'yı topladığınızda ben ediyordum. bu yüzden dünyada benden üç tane vardı. hakan, ben ve kinyas ile kayra.

tam olarak bu yüzden hakan'dan nefret etmiştim işte. kinyas ile kayra'ya tam olarak da benzemiyordum. hakan'ın hayal dünyasındakileri okurken kendimi çoklu kişilik bozukluğuna sahip biriymiş gibi görüyordum sadece. çoklu kişilik bozukluğuna sahip olsaydım mutlaka bir karakterimin adı kinyas, diğer karakterimin adı kayra olurdu. işin en kötü tarafı; hakan benden daha iyi biriydi. bunun adına kıskançlık denilebilir, öyleydi de zaten.

görükle'nin sokaklarında yürüyordum. daha doğrusu düşünmeden yürümek adını verdiğim deneyi uyguluyordum. deneyin amacı belliydi, etraftaki insanlara ne kadar bakarsam bakayım; ne onlar hakkında, ne kendim hakkında çıkarımlarda bulunacaktım. hiçbir şey düşünmeden, yeşermiş ve kendisine bakan güneşten fotosentezin tadını çıkaran ot gibi. tam da tahmin ettiğim üzere uygulayamadım. zira düşünmeden durmaya çalışsam bile, düşünmemeyi düşünerek yine bir düşünme eyleminde bulunuyordum.

insanların gülen yüzlerinden nefret ediyordum ve hepsinin ölmesini istiyordum. bir an gülümsedim ve etrafımda gördüğüm tüm mekanımsı yerlere molotof kokteyli attığımı düşündüm. kokteyl gibi nadir bir şeyin isminin bir silaha verilmesi çok da ironik değil mi? tüm mekanların molotof kokteyliyle yanması da alkollü bir kokteyl kadar lezzetli olabilirdi. bu sayede içerisinde bir piskopat saklamış tüm insanları keşfedebilirdim de. çünkü bir piskopat sadece şiddet anındayken duygularını saklayamaz. bir sosyopatı asla böyle bir olayda keşfedemezsiniz ama. çünkü sosyopatlar, istedikleri her an ağlayabilirler.

sonra her şeyden vazgeçtim ve gün boyu oturduğum evime geri döndüm.

önce ölürsün, sonra yaşamaya başlarsın. birilerini öldürmeyi düşünerek reenkarnasyonlarına sebep olabilirdim sokaklarda. sokaklar benim için tehlikeliydi çünkü bmw arabasından inmiş 4 tane eli tesbihli abiye tekme tokat dalarak kendimi dövdürebilirdim. bir kaçına tekme atardım aslında, canım yeterince sıkılsaydı tabi. arabanın içinde hakan olsaydı önce ona odaklanırdım. çünkü kinyas ve kayra'nın en masumu o, şimdilik.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

1 yıl.

neden rap(müzik) yapamadık?

farklılaşamadıklarımız