Ana içeriğe atla

hiçbir şeyi olmayanların cehennemi.

bak, dün ankaradaydım. bugün yoldaydım ve yarından sonraki gün " dünbursadaydım" diye bir cümle kuracağım. bir an olsun mutlu hissedebileceğim bir an olmadı. eve ilk girdiğim dakikadan beri üzerime sinmiş mutsuzluk ve tek bir düşünce... "birader, bizden ne bok olacak!"
neye sahip olduğumu bir türlü hesaplayamamıştım. zaman akıyordu, büyüyorduk. 16 gün sonra gireceğim yirmi üçüncü hayat yılıma yine büyük bir nefretle gireceğimi biliyordum. bağırmak istiyordum taa ki boğazlarım ağrıyıp sesim çıkmayana kadar. ölmek istiyordum ama buna yapabileceğim bir benzetme yoktu. kafamdakileri kelimelere dökmek istiyordum ama başını bulduğumda sonunu, sonuna geldiğimde başını unutacağımı biliyordum. anlayacağın hiçbir şeye sahip değildim ve hayat bok gibiydi.
tırnak aralarıma sıkışmış ayakları, kulaklarıma kadar uzayan dudakları. fısıldayan ses tonuyla konuşabilen ve yavaş yavaş hayattan bıktıran şeytanların var olmayan çocukları. arkadaşım sessiz sakin rus karılara davet etti. güzel bir şeyler içerdik belki güler eğlenirdik. kalkmayan sikime bakıp olduğum yerde direndim ve tırnak aralarımla konuştum. "bugün de olmadı."
güneşin ızdırap dolu bakışlarından sıcaklaşmıştı dünya. kutupların erimesinin, kutup ayılarının ölerek soylarının yok olmasının bile suçlusu bendim. hayatımı siken de bendim yüceltemeyen de. arkadaşımla balkonda otururken içimden gelebilen en büyük masumiyetimle sordum, kaybolan güneşe hafif direnişiyle büyük bir isyan belirtisi gösteren rüzgarın altında, "ne olacağız oğlum biz? bizden bir yarrak olmayacak mı?" diye.
hiçbir şeyi olmayanların cehenneminde, yedinci katında yani bildiğin üzere, en derininde saygıyla bize seslenenleri duyuyorum. "hayat" diyor içeriden amına koyduğumun bir tanesi... "hayat, cinsel ilişkiyle buluşan ölümcül bir hastalıktır." diyor çığlıklarını bastırmaya çalışan zebanilerden sıyrılıp. "hayat..." diyorum amına koyduğumun çocuğu, "bizler için yaratılmış bir yer değil!"
karanlıkta kaybolduğundan insanlık, savaşlar geceleri çıkıyordu. yaşamaları için içerisinde heves biriken insanları öldürüyordu da tanrı, ölmek için can atanları yaşatmak için direniyordu adeta. "bugün de o günlerden bir tanesiydi. israilin gazze'ye attığı bombada kaç çocuk öldü biliyor musun içinde yaşama isteğiyle dolu olan?" demişti bir adam. "neden yaşamıyorsun piç elinde bu kadar imkan varken!" diye sorgulamıştı yaşam sebebimi.
"neden yaşamıyorsun piç!" diye bugün sordum kendi kendime. hayatınızla ilgili size ders veren büyükleriniz asla ama asla "cevabından korktuğunuz şeyleri sormayın kendinize" diye öğütlemedi kimseyi. elimde bir fırsatım olsaydı onlarla konuşmak için, "ne için yaşıyorum?" sorusuna cevap veremediğimde ne yapmam gerektiğini öğrenmek isterdim. "bu hayatta en çok neye değer veriyorsun? bu hayatta en çok neyi kaybetmekten korkuyorsun?" diye sorduğunda kendine cevap veremiyorsan eğer ZATEN HAYATINI SİKEYİM SAYIN OKUYAN: utanma, sen de benim hayatımı sikebilirsin; deliği oldukça geniş zaten.

tüm bunlara rağmen hayatında kendinden daha fazla değer verecek birini aramıyorsan, kaybetmekten deliler gibi korktuğun bir şeyi bulmuyorsan eğer senin ben amına koyayım sayın okuyan. sen de benim amıma koyarsın sırası geldiğinde. neden böyleyiz amına koyayım neden? belki de yaşamak için, değer vermek için, kaybetmekten korkmak için binlerce şey bulabilecekken neden mekanik bir aletin başına oturup kendimizi hiçbir şeye yaramayan insanlara çeviriyoruz?

neden bu kadar boşuz sayın okuyan? bunu okuduktan sonra susacaksın ya, işte senin ben o zaman amına koyayım. ama bu konuda senin bana koyma hakkın yok!

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

iyi ki varsın.

sana ne yazacağımı bilmiyorum. aslında, sana ne yazacağımı çok iyi biliyorum da kelimelere dökemiyorum. bir yanıma kahvemi aldım, diğer yanıma da bırakmak için söz verdiğim sigaramı. yazmak bana zararlıdır belki, belki de zararsız. hiç bilmiyorum ama çok mutluyum; yanımda sen varsın. yanımda kal... bana en yararlı sen varsın, geriye kalan her şey zararlı. benim için baktığım her yerde sen varsın; gerisi anlamsız.

ellerim biraz soğuk, elimin en soğuk yerinden tutar mısın içim ısınsın. ya da bana biraz bakar mısın, cennete olan sevdam artsın. saçlarınla oynayabilir miyim, çocuklukta hevesimi alamadığım oyuncaklarım için. ellerinden ben tutabilir miyim ya da? soğuk bir yerin kaldıysa ısınsın diye.

sana çok şey yazdım. sana yazdığım her şeyi sildim, tekrar yazdım. kelimelerin duruşunu beğenmedim bazen. bazen, seni sevdiğimi tam anlatamadıkları için kızdım; tekrar sildim, tekrar yazdım. bir daha beğenmezsem eğer tekrar siler tekrar yazarım. sana değer. senin için, tek tek, ayrı ayrı tüm ke…

siz hiç başarısızlığı çantanızda taşıdınız mı?

henüz 23 yaşındayım. geçenlerde bir yazı okudum. bana "hayatı aceleye getirme" diyordu. yine uzun bir zaman önce geçenlerde birileri bana "steve jobs üniversiteyi bırakmış. sonra apple'ı kurmuş." diyordu. biraz daha önceye gidebilirim. google'ın küçük bir garajda kurulduğu gerçeğine kadar yani. insanların öğütlerinden bahsetmekse konu, hayatımın her köşesini anlatabilirim. memur olmamı isteyenlerden, değer verdiğim her şeyi hiçe saymamı bekleyenlerden girebilirim konuya. dolabımdan hiç çıkarmadığım, "bir gün başarılı bir insan olacaksın." dendikten sonra verilmiş kol düğmelerinden bile bahsedebilirim. hiçbir şeyi değiştirmez, biliyorum. hiçbir şeyin değişmesini istemiyorum zaten... sadece, anlatasım var.

iki üniversite gördüm ben. ikisini de bitirmedim. birini daha üçüncü ayımın başında bıraktım. diğeri 5 sene sürdü, bırakmak üzereyim. üniversiteyi bırakmak iyi bir şey değil, biliyorum; fakat üniversiteyi bitirmek de zannedildiği kadar iyi değil.…

5. ay: gidersen...

saat geç oldu, uyuyup uyanalım. saatini kur, bir sanatçının da dediği gibi "her sabahın, bir anlamı olmalı." her sabah, bir anlam oluşturmalı. ölüm var, ölüyoruz işte; hem de kaç defa olduğu hiç belli değil. ölüm var, ölüyorlar işte; kim olduğu çok mu önemli?

şimdi de kayıp giden zamana mı takacağım bilmiyorum. şimdi, neye takmam gerektiğini de bilmiyorum kafamı. ya gidersen? ya kalmazsan? içimden bir his diyor ki "bütün cümlelerin yarım kalır." içimden bir ses uyarıyor, "zaten sessizsin... giderse, ne anlamı kalır?"

derin bir uykudan uyanır gibi, komadan büyük bir isteksizlikle çıkar gibi... hiç dinmez gibi ve hiç bitmez gibi... akla gelen her kötü betimleme gibi korkular. neden, ne için... cevabı bulunmayan bir yerde. beynin derinlikleri, kalp atışının ulaşamadığı yerler gibi. hiçbir işe yaramayan apandisit gibi ve daha bir çok şey gibi... ne çok gibi oldu, kendimden çekindim.

bi değişiklik var anlıyor musun? neyin değiştiğinin farkında değilim üstelik…