Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Eylül, 2014 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

gibi.

küçük bir mumun, büyük bir evi ne kadar ısıtabileceğine dair bir fikrim var. küçük bir sigara dumanı, küçük bir mumun esiri olabilir. tek bir dokunuşla yıkılan yüzlerce domino taşının, tek tek ve farklı farklı anlamları vardır aslında. yanyana dizilmiş tüm mezar taşları, akciğerlerden ağza doğru hızla koşan öksürük parçası. karaciğerlerimin bir tarafı eksik gibi hissediyorum; tıpkı sigara dumanı gibi, sahip olduğum tüm organlar vücudumun esiri. o kadar çok şey birikiyor ki yaşamımın bir tarafında, tek birine dokunsam hepsi yıkılıyor. yavaş yavaş.

hayatımın da domino taşlarından bir farkı yok. hangi paralel evrende, hangi hayatta, nerede ya da nasıl olduğumun hiçbir önemi yok. bu hayattan en ufak bir domino taşına dokunsam; diğer evrenlerde de yıkılıyormuşum gibi. kuantum fiziğinin bile açıklayamadığı tepkimeler var içimde; nasıl oluyor da diğer tüm evrenlerdeki halim üzerime yük olarak biniyor? nasıl oluyor da kendimi evren gibi, dünyayı üzerimde dönüyormuş ve omuzlarıma yük olmuş gi…

aynı şeyler, yani aynı hikaye.

ellerim kırılsaydı, insanlar ölseydi, sivil itaatsizliğin dibine vursaydık... içimden kendime anlattığımda her şey çok güzel gibi. muhteşem bir kaos, yanan ağaçlar, tükenen oksijen... alev alev yanan okyanusları çok merak ediyorum. ateşi söndürme gücünü bile kaybetmiş sularda yüzmek istiyorum, kocaman okyanuslarda. beni öldürmenizi istiyorum farklı farklı şekillerde binlerce kez. beni daha fazla yalnız bırakmanızı istiyorum, yani en çok; bulunduğum yalnızlığın daha fazlası olup olmadığını merak ediyorum. sınırları zorlamak istiyorum çünkü bulunduğum "en dibin", daha fazla dibi olduğunu yüzlerce kez gördüm.

bıraksam elim, birbiriyle alakasız o kadar çok kelime seçecek ki; ben bile anlayamayacağım ne yazdığımı. aslında her şey keşke çabuk bitse, etkisinde kalmasak. alışkanlık dediğin şey grip gibi, ne zaman ortaya çıkacağı hiç belli olmuyor. yalnızlık dediğin şey aids gibi, öldürmeyip güçsüzleştiriyor. aids olmayı çok istediğimden zaten içimde bir şeylerin bir türlü bitmek bil…

sil baştan: şenlik14.

biraz nefes alın. sonunda bitti. bak, sana bir şey söyleyeyim mi? her şey bitiyor. yağmurlar altında ıslanan her insan kuruyor mesela. içmek üzere kurulmuş her sofra kalkıyor. birbirini seven her insan, bir zaman sonra sevmeyi unutuyor. diyorum ya, her şey bitiyor her şey. zaman geçtikçe kendinin bile bittiğine inanabilirsin. karşılaştır bakalım çocukluk zevklerin ile büyüklük zevklerin eşit mi? küçükken bana da dediler "her şey bitiyor" diye. ben de inanmadım. "arkadaşlıklar biter mi be anne? biliyorum siz olmayacaksınız ama onlar olacaklar!" dedim, hala yalnızım.

boş duvarlar karalıyorlar etrafımda, boş duvarlar bırakın boş kalsınlar. bir kaç bencil insanın #şiirsokakta diyerek kendini anlatan şiirleri paylaşmasından hoşnut değilim. o duvarlarda kaç düşünce var, kaç şiir var, kaç yaşam, kaç alıntı var! sırf bir kaç cümle hoşunuza gidiyor diye, insanlığın hayallerine çizik atmak kimsenin haddi değil.

güzel zamanlar geçti, güzel zamanlar çabuk bitti. tam bir sene b…

artı on sekiz: bir şeyler ek sik.

her şey bir eksik, herkes biraz eksik. bakıyorum, her şeyim biraz eksik. sen bilir misin "her şey" dediğin şeyin eksik olması ne demek? ben bilmem. ama sanki bir şeyler eksik. anne rahminden yeni çıkmış cinsiyetsiz bebeklerin çığlığı eksik mesela, ölü doğanlar cumhuriyetinde yapılmış kürtajların haddinden sorumluyum. ben bir cehennem meleği değilim ama sanki içimde edebi açıdan bir kalp eksik; duygusuzluk, hissizlik, inançsızlık. tam olarak, tamamımdan bir şeyler eksik.

şiirler ne kadar kısa olursa o kadar akılda kalıcı olurlar. paragrafları ne kadar uzun tutarsan etkisi o kadar az olur. ayaklarım artık sadece ruhsal değil; fiziksel olarak da yorgun. ruhuma kadar uzanan kollarımın kıpırdamaya hali yok. çok kişiyi öldürdüm. pis kokan, dengesiz beslenmiş spermler arasında belki de yüzlerce genç beyni öldürmüşümdür. seksin bir cinayet olduğunu ilk duyduğumda reddettim. doğmamış o kadar çocuğun babasını tanıyorum ki; dışarıya çıkıp bağırasım geliyor, "bütün eller katildir!&…

coffee house ve otobüs durakları.

kesinlikle doğru. bir gün oturdum. "coffee house" diye, daha önce adını çok fazla duyduğum, hatta binlerce kez gittiğim ve canım her sıkıldığında gideceğim kafeye oturdum. bazen canım sıkılır, intihar ederim. bazen canım sıkılır mesela, aşık olurum. bugün canım sıkıldı, coffee house'a gittim. son zamanlarda canım o kadar çok sıkılıyor ki bolca çay içiyorum. canım sıkılmadığı sürelerde de düşünürüm.

güzel tasarımlı mekanlar her zaman hoşuma gitmiştir. her güzel tasarım da bana farklı şeyleri anlatmıştır. tuvaletin önünde duran otobüs durağı bana alışveriş merkezlerini hatırlattı mesela. bir defasında, hiç tanımadığım bir kadın için tuvaletin önünde beklemiştim, oturacak yer yoktu. beklediğim kadın içeriden hiç çıkmadı, belki çıkar diye saatlerce bekledim yine de. bir kadının hiç olmadığının farkındaydım ama beni ilgilendiren tarafı o değildi. belki de kadınlar tuvaletinde intihar etmiştir. intihar etmişse bile, bir karmaşa yaratıp içeriye girmeli ve kulaklarına "saçm…

noluyor biliyor musun? bursa nefret kusuyor.

ne oluyor biliyor musun?

bursa nefret kusuyor. neden böyle oluyor biliyor musun? bilmiyorum. daha saatler öncesine kadar etrafıma mutluluk saçan bir insanken, evimde, koltuğuma oturduğum ilk anda üzerime çöken hain bir mutsuzlukla karşılaştım. benim suratımın asıldığı sadece yalnızken görülmüştür. yalnızdım ama, ankarada çektiğim her şeyin, bursaya adım atar atmaz düzeleceğine inanıyordum. bazen inançlı olmak da yetmiyormuş anlayacağınız. bazen, hangi şartlara uyup uymadığınızı bilmediğiniz halde mutsuz olabiliyormuşsunuz.

bunu öğrendim. uzaklardayken hayalini kurduğum şehrin, aslında mutsuzluğumun sebebi olduğunu öğrendim. buradan hemen, şu an, nasıl geldiysem kaçmak istiyorum. buradaki mutsuzluğumun, bu kadar çabuk olmasına alışık değilim. ankaradaki mutsuzluğuma alışmış olmam, artık zevk veren bir durum haline gelmişti. ama bursa... yani hayallerimin şehri... ne bileyim. canım acıyor.

bursa. mutluluğa bürünmüş mutsuz şehrim. söyleyeceklerim bu kadar. ölmek istiyorum, buradayken dah…

alkol saçmalığı.

bağırışlar. çığırışlar. gülüşlere gömülmüş sancıların görülmeyen halleri. her şeyi görmek canımı acıtıyor. herkesin ağladığı halde gülmek zorundaymış gibi göstermesine artık dayanamıyorum. kafam bir hayli yorgun, fiziksel olarak yokluğa şahit olmuş gibiyim. soyutluğu, insanların arasında yok sayıldığım anlardan başka zamanlarda tadamadım zaten. canım arada sırada sıkılır, tüm gülünç ortamların arasında soyutlamaya çalışırım kendimi. en son, kurtalan ekspres'in dangır dangır çaldığı bir ortamda köşeme çekilmiş ve orada yokmuş gibi davranmıştım. hoşuma da gitmişti ama insanlara da küfür etmiştim. biz insanlar... ne bileyim işte. acılarımız yokmuş gibi davranmayı çok seviyoruz.

değişik şeyler hayal ettim. kim görse değişik derdi en azından, benim için normal sayılabilirdi. karşımda oturan arkadaşımı delik deşik edip tüm yaralarını kurcalasaydım, kalbindeki yaralarla yüzyüze gelebilirdi belki. ne bileyim. belki de birilerine acı dolu olduklarını hatırlatmak için, yara bere dolu kalple…

mor, yeşil, mavi.

mor. yeşil. mavi. paranın olmayan tek rengi kırmızıdır fakat tüm insanlar tutkuyla bağlıdır paralara. mor, yeşil, mavi... kim bilir tanrı, kırmızı hariç hangi renktir? sağ, sol, yukarı, çocuk, genç, yaşlı, kim bilir tanrıyı mahçup eden hangimizdir? ben tanrı olsaydım insanlıktan nefret ederdim. yani nefret dediğin şey, evrenseldir. tanrı dahil.

gözleri içerisine kan doldurulmuş leğen gibiydi. çıkıntısı vardı, tam tutup çekmelik ve orada kör etmelikti. küçüklüğünden beri körlüğü savunurdu, çok iyi tanıyordum. bir kere sohbetimizde "kör olsaydım bu kadar pisliği görmek zorunda kalmazdım" demişti. sadece gözlerindeki kanları sevdiğimden dolayı gözlerini çıkartmak istiyordum, ama canım istemiyordu. yine düşüncelerdeydi, dışarıdan izlemesi zevkliydi fakat beyninin içerisine girip iki dakika orada kalsaydım çığlık çığlağa kalacağımı biliyordum. bir insan dışarıdan bakıldığında ancak bu kadar güzel masum, içerisine doğru gidildiğinde bu kadar lanet gözükebilirdi. yine de gülüyordu…

aç gavatlar kabilesinin baş pezevengi.

yoruldum. çok yoruldun. gözlerini kapat, hiç olmadık şeyleri hayal ederek uyu. komikliğin olmadığı mekanlarda üzüntüden, kasıntıdan kramp girmiş bir beyin olduğunu farz et. karısını başkalarına kurban eden aç gavatlar kabilesinin baş pezevengine selamımı ilet örneğin, çok iyi tanırım kendisini. hepimiz tek bir soydan geliyorsak, içimizde bir gavatlık var demektir. hepimiz aslında teknik olarak tanımadığımız insanlara aşk pazarlamaya çalışan çığırtkanlardan ibaretiz. "beni sevin! sizi seviyorum. beni daha çok sevin. deli gibi sevin. benim için ölün! benim için her şeyinizi feda edin çünkü ben bir çığırtkanım! hepiniz bir çığırtkansınız ve bunun farkındayım! beni daha çok sevin lanet insanlar. beni seveceksiniz tipini, sıfatını, ırkını, güzelliğini, tercihini siktiğimin insanları!"

yorulur. herkes elbet yorulur. gözlerini aç, yeni bir sabaha uyandığında ilk defa küfür etme. bak, ne de güzel doğmuyor güneş. ne de güzel oynamıyor sokaklarda çocuklar. ne de güzel değil sessizlik…

sigarayı bırakmıştır belki.

her gün balkondan gördüğüm şey, aynı manzara. bulutsuzluk tüm dünyayı kaplıyor. geçmişte göç etmiş kuşların hiçbirini göremiyorum, gözlerim kapalı gibi bakıyorum etrafa. ayın üzerinde delinmiş bir kütleye şahit oldum. aynaya baktım bu yüzden. belki de bugüne kadar dikkat etmediğim için oluşmuş bir boşluğa şahit olabilirim diye. nefes almayı da bıraktım. kendimi nefessiz bırakarak ölmenin mantıklı olabileceğini düşündüm. her sokak serserisinin yaptığı gibi yanımda bıçakla gezmeliydim belki de. canım ne zaman ölmeyi istese, bileklerime şafağına kaç gün kaldığını sayan asker gibi çizikler atmalıydım. bu kaçıncı, bilmeliydim. bu kaçıncı, bilmiyorum.

şiirlerden yaratılmış okyanuslardan nefret ettim şayet varsa öyle bir şey. şiirlerden de nefret ederdim. cemal süreyya beni görseydi hiç şair olmaz, soyadındaki y'yi hiçbir zaman kaybetmezdi mesela. ya da örnek verebileceğim başka şair bilmiyorum. ben kendi şiirlerimi kimsenin okuyamayacağı yerlere yazarım eğer ki bilmek istiyorsanız. hiç…

tanrıyla anlaşma.

kanların üzerine yazılmış nano boyutlarda hormonsal sanrılar. farkında değilim. ne dedi? kimden bahsediyorduk. zaman durmuyordu. bir türlü uyanamıyordum. "doktor bey" dedim içimden, "üzerimde denediğiniz tedavilerin hiçbirisi benim istediklerim değil. kendiniz bakıyor kendiniz istiyorsunuz. neler yaşamak istediğime dair hiçbir fikriniz yok. ama beni acısız bırakırsanız, daha fazla ölürüm. ben acıyla tedavi oluyorum, mutlulukla değil."

tedaviyi yıllarca neden reddettiğime dair ufak bir açıklamam var ama yapmayacağım. yolumu göster, nereden gideceğimi söyle. sadece uzaklaşmak istiyorum. öldükten sonra görmem gereken beş yeri görmek istiyorum. uçağımı aradım saatler önce, hangi şehre düşüşün daha fazla sivilin ölmesine sebep olacağını sordum. en ihtişamlı ölümü hangi şehrin yaratacağını danıştım pilotuma. saatlerce anlattı. usanmadan dinledim. sabırsızlandım öldüğümde arkamdan gelecek yüzlerce oyuna kendini kaptırmış insan için. sonra bulutlardan indim ve kendime geld…

ilkellik

alkolü yasakladı. sonra intiharı. oldukça eminim, insanlık tüm yasaklardan sonra yaratıldı. sonra da insanlar fazladan yasaklar yarattı. ilk sevgi, erkeğin karnını doyurma isteğinden çıktı mesela. kadınını güçsüz bir yiyecek olarak gören erkek, dayanamadı. kendisine ayırdı. kıyamadı. sevgi başladı. erkek, kadını keşfetti; insanlık hatayı. hatalar çoğaldı. ilk eğitim, ilk üretim, ilk medeniyet, ilk anarşi...

ilk başlarda medeniyeti yasaklayan adamlara çok kızdım. taş devrindeydik, tekerliği icat etmiş ve arabamızı hareket ettirebilmiştik. "medeniyeti engellemiş orospu çocuklarına" küfür etmek, teknolojiyi seven ve modern yaşamaya çalışan her insanın yapacağı normal iştir. ilkellik dışına çıkma ilkelerini bulan adamlar, insanlığın sonuna getirmenin ilk adımını atmışlardı. yüce modernlik tanrısı bir gün yanımıza geldi. yapmamamız gerektiğini, modernliğin insanlar için olmadığını ve dış dünyaya ait olduğunu anlatmıştı.

inanmadık.

sonralarda çok şey değişti. binlerce yıl yaşadım,…

süs diye asabiliriz.

git. çok afedersin, kal. ya da sikinin keyfini bul. ona göre hareket et. ben burada bekleyeceğim. hareket etmeden, gözümü devirmeden, uyumadan, yorulmadan. bekleyeceğim. sen değil, belki geriden gelen biri keşfeder. ya da önden geriye doğru dönen. yolunu önce terk eden kaybeder, gemisini bırakan kaptan değilim ben arkamda düşünmem gereken hiçbir şeyim yok. bir kaptanın gemisi de değilim. ya da tanrının amelesi. hele ki sen... sen, hiç değilim. bu yüzden, beni boşver.

sigaranın üzerine çok fazla edebiyat yapıldı. bütün yapıtaşlarını, tek tek, açık kapı bırakmayana kadar aradım. üzerine yazacak bir şey bulamadım bu sefer. sadece içeceğim. sadece izleyeceksin. benden uzak dur! bana yaklaşma! öpmek bile istemiyorum kırmızı rujla süslediğin dudaklarını. zaten konunun hiçbir zaman seninle alakası olmadı. sen benim başlangıcımdın, finalim değil. ben senin orospunum, kullan beni. duygularını tatmin et. beni sevdiğini söyle, ama tek bir adım daha atarsan belimde sakladığım silahı çıkarıp kafan…

karanlık bir yerdeyim.

uyandım.

karanlık bir yerdeyim. etrafımda mor ışıklar. kırmızı oldu. yeşil... beyaz. nerede olduğumu bilmiyorum. ses çok yüksek. başım ağrıyor. kanatları kırılmak üzere ameliyat masasına yatırılmış bir melek gibi acı çekiyorum. keskin bir koku var havada. eski sevgilinin sıkılmış parfümü, bir aydır takım elbisesinden ayrılmamış memurun teri gibi. dört duvar arasındayım.

uyudum.

karanlık bir yerdeyim. ayağa kalktım. dışarıyı gösteren tabelaya çarptı zar zor gören gözüm. takip ettim. silahlı adamlar gördüm. masalarında çıplak kadınlar. dışarı çıktım. kirli oksijen, fazla karbondioksit. koştum. durmadan koştum.

uyandım.

karanlık bir yerdeyim. hala mor ışıklar. kırmızı, yeşil, beyaz. bir şey değişmemiş. ayağa kalktım. dışarıyı gösteren tabela, çıplak kadınlar ve silahlar. kirli oksijen, karbondioksit.

koştum. durmadan koştum.

bir ben oldum. bir başkası. bir baktım, hiç tanımadığım bir sokak adamıyım; ellerinde şarabıyla yeni bir şarap almak için dilenen. bir baktım, roma'yı yakıyorum. bir ba…

mercedes'in parçası pahalı.

hayır düşündüğün gibi değildi. düşündüğün kadar da. tam mutluluk dolu satırlar yazacaktım, mutluluk için hangi kelimelerin kullanıldığını unutmuşum.. yeni gözlükler taktım, yukarıdan baktığımda insanlığa tanrı olabiliyorum. bunu bilmeni istiyorum, o zaman da istiyordum. beni dinlememekle meşguldün. başkalarına bakmak başkalarını görmek, başkalarıyla birlikte olmakla meşguldün.

sana kızmıyorum. o zaman da kızmadım. seninle girdiğim yolda hiçbir zaman bana ait olmayacağını biliyordum zaten. o yüzden siktir edip başka bir hikayeye geçiyorum. seninle ilgili olmayan bir hikayeye.

hayır oğlum. ne demek adına "grafiker" dendiğinde 500 lira, "art direktör" dendiğinde 1500 lira alıyorsun? taşşaksız olma puşt. yıllardır türkçeyi koruyalım diye sikimizden kelimeler uydurduk. saklanma oyununa saklambaç dedik, kovalama oyununa kovalamaca. ben küçükken bile hiçbir kadına aşı yapmazdım. zaten oynadığımız oyuna doktorculuk diyorduk ama ben hep dışarı atılan öksüz çocuk oluyordum. a…

ağlama melis.

ağlama melis. ağlayacağın çok vakit olacak. birini seveceksin, biri gidecek, belki hiç beklemediğin yerden gelecekler üzerine. ama sen ağlama melis; o kadar çok ağlayabileceğin vakit olacak ki, kendi kendine düşünürken "vay be!" diyeceksin. "bu muydu yani? öldük mü şimdi?"
kolay değil odun. ağlamamak hiç kolay değil. pes etmek, çaresizlik falan hikaye. en çok ameliyatlı yerine vurduklarında acıyor insanın canı. o kadar çok yanıyor ki canım, en çok sol tarafı hem de. en çok vurdukları yerim. henüz gelmemiş geleceğin intikamı şimdiden çıkıyor sanki. anlatamıyorum odun, anlatsam da karmaşık kelimeler çıkıyor herkesin karşısına. sen bile anlamıyorsun, sahi ya! sen kimsin? ben kim miyim? ben senim, yani geleceğin. bak melis, beni tanımıyorsun. bak kendim bile tanımıyor. beni tanıman ya da tanımaman hiç fark etmez ya da seni anlayıp anlamamam. etrafında gördüğün yüzlerce yalancı suratın temsiliyim ben. her seferinde "neden mutlu olmuyorsun melis?" diye sorguya …

doktor bey.

bu saatler benim duygusal saatlerim, kusura bakma. saat her on ikiyi geçtiğinde yeni bir hayata başlarım ve her hayat acı içinde başlar benim için. bugün de acı çekmek için çok saatimiz var sabaha kadar. güneş doğduğunda mutluluk oyunları ve sonrası aynı. gülen yüzlerime inat seviyorum geceyi. yalan söyleyen her şeye ithafen seviyorum geceyi.

bugün oturup, bir abiye, sigaranın hiç bilinmeyen yararlarını anlattım. karşıma oturdu ve çok sakince dinledi. "sigara" dediğim anda söyleyeceği ilk ve son cümleyi hazırlamıştı benim için. "sigara içmek için çok gençsiniz..." dedi ve ekledi: "su için. sigarayla birlikte, leş gibi kokuyorsunuz."

çok sakince dinledim abiyi. psikolojiden bahsetmek istedim. bir psikiyatristin karşısına geçip, bugüne kadar bildiği ve öğrendiği her şeyin yalan olduğunu ve en büyük kanıtın "ben" olduğunu göstermek istedim. bir psikiyatristi intihara sürüklemek gibi klasik işler peşinde değildim zira hayatın sadece mutluluktan oluş…

yangın, bebekler ve pipiler. sonrası aynı.

aynı şeyleri yazıyorsun. aynı şeyleri okuyorlar. aynı yerden koşarak uzaklaş. ilk dönüşten sağa dön ve bok çukuruna düş. gördüğün ilk belediye musluğunda yıkan. kıyafetlerini çıkar. pipini tüm dünyanın önüne sun, hak ediyorlar. biraz mutluluk yaz, biraz mutlu ol. dağın tepesine çık ve bağır: "hepinizin amına koyayım!"

uyu. günaydın. uyan. iyi geceler.
iyi geceler. uyu. uyan. günaydın.
uyuyakalmadan önce yaktığım sigara evimi çok güzel yakıyordu. gülümsüyordum. dumanlar her tarafı kaplamıştı. yukarıdaki her şeyi işte o an düşündüm. ölüyordum ve aklıma gelen en mantıklı şey "yardım edin" diye bağırmak değildi. evrenle ters düşüyordum adeta. yapmam gerekenin yardım istemek olduğunu söylüyordu o. yardım isteyerek ölseydim gülümseyecekti. düşünerek ölürsem gülümseyecektim. ölmezsem eğer tanrının işine gelirdi. küçükken altı bok kokan, üstü kusmuk dolu bir bebektim. bebeklerden nefret ederim, aynı kusmuk kokusundan nefret ettiğim gibi. bebekleri seven insanlara da hayret…