gibi.

küçük bir mumun, büyük bir evi ne kadar ısıtabileceğine dair bir fikrim var. küçük bir sigara dumanı, küçük bir mumun esiri olabilir. tek bir dokunuşla yıkılan yüzlerce domino taşının, tek tek ve farklı farklı anlamları vardır aslında. yanyana dizilmiş tüm mezar taşları, akciğerlerden ağza doğru hızla koşan öksürük parçası. karaciğerlerimin bir tarafı eksik gibi hissediyorum; tıpkı sigara dumanı gibi, sahip olduğum tüm organlar vücudumun esiri. o kadar çok şey birikiyor ki yaşamımın bir tarafında, tek birine dokunsam hepsi yıkılıyor. yavaş yavaş.

hayatımın da domino taşlarından bir farkı yok. hangi paralel evrende, hangi hayatta, nerede ya da nasıl olduğumun hiçbir önemi yok. bu hayattan en ufak bir domino taşına dokunsam; diğer evrenlerde de yıkılıyormuşum gibi. kuantum fiziğinin bile açıklayamadığı tepkimeler var içimde; nasıl oluyor da diğer tüm evrenlerdeki halim üzerime yük olarak biniyor? nasıl oluyor da kendimi evren gibi, dünyayı üzerimde dönüyormuş ve omuzlarıma yük olmuş gibi hissediyorum anlamıyorum.

yanyana dizilmiş tüm mezar taşlarını düşünürken, akciğerlerden ağza doğru hızla koşan öksürük parçası bana ölümü yakınmış gibi hissettiriyor. azrail belki de yanımda oturuyor ve soyutluğuyla bilgisayarımın yan tarafına koyduğum mumu söndürmeye çalışıyordur. karaciğerlerimin bir tarafı eksik gibi hissediyorum, tıpkı ilk paragraftaki gibi. sanki bir tarafım beni öldürmeye çalışıyormuş gibi, "siktir et, ne de olsa herkes ölüyor. ölürsen kendi elinden olsun." diyor... diğer tarafımda beni hayatta tutmaya çalışan tüm arkadaşlarım gibi, "odun, ölme. sana diyebileceğim tek şey bu."

bir türlü karar veremiyorum. daha fazla konuşmak mı daha güzel, yoksa susmak mı? herkese sormak istiyorum aslında bu soruyu. ya da birinin, "yeter artık! çok konuşuyorsun!" demesini bekliyorumdur. kendi hayatımı kendim bile bilmiyorken, başkalarının cevaplarını ne kadar umursayacağım söz konusu bile olmamalı. sahip olduğum tüm organlar, vücudum esiri. ben ne dersem, onu yapıyorlar. ben bir organ olsaydım, her gün bana "bugün ne yapmak istiyorsun?" diye sorulmasını isterdim. bir dil olsaydım, her gün başka bir kadının dilinde bulmak isteyebilirdim kendimi mesela. ya da göt olsaydım, tüm dünyaya inat olsun diye sıçmayabilirdim. fakat ne dil olduğumda, ne de göt olduğumda, bana verilecek bir kaç seçenek olmadığını biliyorum. ben beyin olsaydım, düşünmemeyi isterdim mesela. düşünmemek, güzel şey olabilirdi.

çok uzun paragraflardan oluştuğunda, yazı, anlam bütünlüğünü kaybedebilir. ne kadar çok yaşıyorsan, yazılar gibi, o kadar fazla kaybolursun. o kadar çok kaybolabiliyorsun ki bazen; başkalarının hayatında, sadece onlar gördüklerinde var oluyorsun. bazen insan, geriye kalan tüm insanlar gibi, bir kişinin hayatına değerli olmayı istiyor. ama bazen insan, vazgeçiyor, tıpkı kolay pes edenler gibi. çünkü bir kişinin hayatında değerli olmak, bazen, geriye kalan onlarca insanın hayatında değersizliğe yol açabiliyor.

ben bir değer olsaydım, kimseye vermezdim mesela.
ben bir değer olsaydım, insanların bana göstermesini isterdim.
ben bir değer değilim. insan olsaydım belki, yani insan muamelesi yapılsaydı, birilerini severdim. o kadar yalnız bırakıldım ve o kadar yalnızlığa alıştım ki; ne domino taşları, ne öksürten parça, ne kaybolmuş karaciğer parçası canımı acıtıyor. hiç kimseyi sevemiyor, hiç kimseye aşık olamıyorum; imkan dahilinde olsa bile. ne bileyim. insan bazen insan olmak istiyor, her şeyi kaybettiğinde; ama, tekrar insan olamayacağını bilmek ve bunun için çabalamaması gerektiğini anlamak, zor.

gibi.

aynı şeyler, yani aynı hikaye.

ellerim kırılsaydı, insanlar ölseydi, sivil itaatsizliğin dibine vursaydık... içimden kendime anlattığımda her şey çok güzel gibi. muhteşem bir kaos, yanan ağaçlar, tükenen oksijen... alev alev yanan okyanusları çok merak ediyorum. ateşi söndürme gücünü bile kaybetmiş sularda yüzmek istiyorum, kocaman okyanuslarda. beni öldürmenizi istiyorum farklı farklı şekillerde binlerce kez. beni daha fazla yalnız bırakmanızı istiyorum, yani en çok; bulunduğum yalnızlığın daha fazlası olup olmadığını merak ediyorum. sınırları zorlamak istiyorum çünkü bulunduğum "en dibin", daha fazla dibi olduğunu yüzlerce kez gördüm.

bıraksam elim, birbiriyle alakasız o kadar çok kelime seçecek ki; ben bile anlayamayacağım ne yazdığımı. aslında her şey keşke çabuk bitse, etkisinde kalmasak. alışkanlık dediğin şey grip gibi, ne zaman ortaya çıkacağı hiç belli olmuyor. yalnızlık dediğin şey aids gibi, öldürmeyip güçsüzleştiriyor. aids olmayı çok istediğimden zaten içimde bir şeylerin bir türlü bitmek bilmemesi. hangisi doğru bilmiyorum, konuşması mı, susması mı? yıllardır konuşmuyor gibiyim, konuşacaksam bırakın doluluğunu boşluğunu; yıllarımı anlatasım var.

ameliyat masasında, mükemmel şekilde öldürdük hastayı. tam sizin, tam hastanın, tam da bizim istediğimiz gibi. o kadar güzel öldü ki adam, eminim arkasından bakıp "işte bir insan... ancak bu kadar güzel ölebilirdi." demiştir. doktor bey, ameliyat başarılı geçti. tam da herkesin istediği gibi.

anlayamıyorum bir türlü. her şey yolunda giderken o kadar güzel yanlış yola sapıyoruz ki; yanlış yollar hep doğru yolmuş gibi geliyor. erkeğin orospusu oldum, çıkışı yok. o kadar orospu oldum ki, her kadınla birlikte olabilirim. aynı bir kadının "ben tecavüze uğradım, arkadaşlarla buluşma da. ya kimseye vermeyecektim, ya da tamamen orospu olacaktım. ben orospu olmayı tercih ettim." demesi gibi. ben tecavüze uğramadım. arkadaşlarla buluşmadım da. ya kimseyi sikmeyecektim, ya da tamamen orospu olacaktım. ben yalnız olmayı tercih ettim; konuyla hiçbir alakam yok.

bı acı geçiyor mu bilmiyorum. ama bitmeyen bir acının var olduğunu bildiğim kesim. içimde bir yerim acıyor, neresi olduğu sanırım hiç mi hiç önemli değil. en son ne zaman biri gerçekten naber dedi? en son birine, gerçekten, içinden gelerek ne zaman "iyiyim" dedin? sağol, ben iyiyim.

o kadar çok içtim ki sigaramın zevki yok. o kadar çok insanı sevdim ki ne seksi, ne aşkı, ne sevgisi; hiç birinin önemi kalmadı. sanki birini tam sevecekmişim gibi, sanki biri bana tam bayılacakmış gibi; sonrası bildiğiniz... her şey aynı, fazlası değil.

ben en çok jartiyerli bir kadını severim bundan sonra. ve jartiyerli bir kadın, eminim ki benden başka herkesi seviyordur. ben en çok mini eteğine hayran olurum bir kadının. ve mini etekli bir kadın, eminim ki umrunda bile değilimdir. ben en çok kendimi severim belki de. ve kendimin, eminim ki sikine bile değilim. ne güzel şey kirlilik, ne güzel şey pis kokan ortamlar. neyiniz var? neyini sevmiyorsunuz? neyinden rahatsızsınız? en büyük kirlilikleriniz, pislikleriniz zaten birilerine aşık olmakla başlamadı mı?

sil baştan: şenlik14.

biraz nefes alın. sonunda bitti. bak, sana bir şey söyleyeyim mi? her şey bitiyor. yağmurlar altında ıslanan her insan kuruyor mesela. içmek üzere kurulmuş her sofra kalkıyor. birbirini seven her insan, bir zaman sonra sevmeyi unutuyor. diyorum ya, her şey bitiyor her şey. zaman geçtikçe kendinin bile bittiğine inanabilirsin. karşılaştır bakalım çocukluk zevklerin ile büyüklük zevklerin eşit mi? küçükken bana da dediler "her şey bitiyor" diye. ben de inanmadım. "arkadaşlıklar biter mi be anne? biliyorum siz olmayacaksınız ama onlar olacaklar!" dedim, hala yalnızım.

boş duvarlar karalıyorlar etrafımda, boş duvarlar bırakın boş kalsınlar. bir kaç bencil insanın #şiirsokakta diyerek kendini anlatan şiirleri paylaşmasından hoşnut değilim. o duvarlarda kaç düşünce var, kaç şiir var, kaç yaşam, kaç alıntı var! sırf bir kaç cümle hoşunuza gidiyor diye, insanlığın hayallerine çizik atmak kimsenin haddi değil.

güzel zamanlar geçti, güzel zamanlar çabuk bitti. tam bir sene beklediğin şeyin meyvesi, küçük bir hafta. belki de çok güzel insanlar geldi, çok güzel insanlar birleşti. tam bir hafta, ama haddi hesabı bir sene gibi. belki de bitmemiştir. belki de zaman makinesini ürettik. şimdiden bir hafta geri, tekrar geri, tekrar geri, ve aynı şeyler, tekrardan, yeniden yine. unutulmayanlar iz bırakır derler, ayaklarım hala ağrıyor, hiç geçmeyecekmiş gibi.

şenlik 14. şenlik 13. geriye kalan tüm şenlikler.

biraz nefes alın. sonunda bitti. bak, sana bir şey söyleyeyim mi? her şey bitiyor. bir senelik eskimiş aşkların yeniden doğma ümidi bitiyor mesela. duygular bitiyor, hisler bitiyor, inançlar bitiyor.

biraz daha nefes alın. sonunda bitti. bak sana bir şey söyleyeyim mi? her şey bitiyor. yağmur altında ıslanan her insan kuruyor mesela. içmek üzere kurulmuş her sofra kalkıyor. birbirini seven her insan... sil baştan.

coffee house ve otobüs durakları.

kesinlikle doğru. bir gün oturdum. "coffee house" diye, daha önce adını çok fazla duyduğum, hatta binlerce kez gittiğim ve canım her sıkıldığında gideceğim kafeye oturdum. bazen canım sıkılır, intihar ederim. bazen canım sıkılır mesela, aşık olurum. bugün canım sıkıldı, coffee house'a gittim. son zamanlarda canım o kadar çok sıkılıyor ki bolca çay içiyorum. canım sıkılmadığı sürelerde de düşünürüm.

güzel tasarımlı mekanlar her zaman hoşuma gitmiştir. her güzel tasarım da bana farklı şeyleri anlatmıştır. tuvaletin önünde duran otobüs durağı bana alışveriş merkezlerini hatırlattı mesela. bir defasında, hiç tanımadığım bir kadın için tuvaletin önünde beklemiştim, oturacak yer yoktu. beklediğim kadın içeriden hiç çıkmadı, belki çıkar diye saatlerce bekledim yine de. bir kadının hiç olmadığının farkındaydım ama beni ilgilendiren tarafı o değildi. belki de kadınlar tuvaletinde intihar etmiştir. intihar etmişse bile, bir karmaşa yaratıp içeriye girmeli ve kulaklarına "saçmalama ulan mal, kadınlar tuvaletinde intihar mı edilir? seni bekleyen adam gururunu ayaklar altına alıp içeri nasıl girsin? öl, pislik seni." demeliydim. bu yüzden tuvaletin önüne koydukları otobüs durağı çok güzel olmuş. yani doğru açıdan bakarsan her insan binilmeyi bekleyen otobüsler gibidir. nereden bilebilirsin ki önünden, bir gün "işte ben bu insana ömür boyu binmek istiyorum. hayatında yük olmak ama yine de onunla olmak istiyorum." diyebileceğin bir insan geçmeyeceğini?

"bakma bana" dedim karşımda oturan kadına. "yanlış anlayacaklar." otobüs durağından uzaklara koyulmuş bir otobüsün içerisindeydik. masanın üzerinde, sonradan koyulmuş bir gaz lambası vardı. gaz lambaları çok değişmiş, içerisine mumlar koymuşlar artık. üzerine yeterince düşündüğünüzde bir gaz lambası olduğunu hayal edebiliyorsunuz yine de.

karşımda oturan kadın, bana bakmıyordu artık. başka bir kadın, kırmızı t-shirt'lü, içeriye girmişti. nedenini bilmiyorum, dışarıdaki tüm insanlar ona "garson!" diye bağırıyordu. ismi "garson" olabilirdi ama bir anne neden kızına "kızım, senin adın garson olsun." desin ki? ben bir kızım olsaydı adını begüm koyardım mesela. ya da gizem. ya da bilmiyorum, benim kızım isimsiz olsun ki kalbini yaktığı erkekler asla ismini nefretle hatırlayamasın.

isminin "garson" olduğunu düşündüğüm kadın, elinde çay bardağını tutarak "başka bir isteğiniz var mı efendim?" dedi. efendim mi? "ne efendimi lanet kadın. yaşın nereden baksan 20, ben 22 yaşımdayım. bana odun de, daha samimi." diye bağırasım geldi. bu yüzden "efendim mi? ne efendimi? nereden baksan oradan yaşıtız. bana odun de, daha samimi" dedim. sanırım karşıma otursa ve kendime neden odun dedirtmemem gerektiğini anlatsa saatlerce dinleyebilirdim. günlerce de olabilir. belki de gülümsemesi "odun diye isim mi olur? gerizekalı!" diyordur. bilmiyorum. eğer ki dışa vurup bunu deseydi "senin adın garson oluyor da bana odun diyemiyorlar mı?" derdim. onda şaşmak sessizliğe ve gülümsemeye yol açıyordu sanırım. "ama bize böyle öğrettiler." dedi. lanet olası eğitmenler, hep yanlış şeyleri öğretiyorlar. ben ismi "garson" olan birinin bana hep "odun" demesini isterdim çünkü.

sana "garson" diye hitap edenlere "efendim" demek, kendine yaptığın bir hakaret sayılmaz mı? sayılır. ben de bu tepkimi dile getirmek için tekrardan "bana odun de, arkadaşlarım kısaca odun derler." dedim. "tamam o zaman, tanıştığıma memnun oldum." dedi. çıkarken kapıyı kapatmasını rica edecektim fakat otobüslerin kapıları otomatiktir. o çıktığında "ne ukala çocuk?" diye çarpacak bir kapısı yoktu en azından, yine iyiydim. "pardon, sana garson mu diyeceğiz?" diye bağırdım arkasından. "ister garson de, ister ismimi. sen bilirsin." dedi. benim kızım olsaydı ismini kesin begüm koyardım, bu yüzden begüm demeye karar verdim.

sonra çay içtim.
otobüsleri güzeldi.
coffee house'da güzeldi.
ama ne bileyim... şimdi içimde kocaman bir boşluk var. bir kafede her insana nasıl aynı isim koymuş olunabilir ki? herkese garson diyorlar. bazen ismini begüm koyduğuma bağırırken, diğer garson isimlilerin bakmasından korktuğum oluyor. gereksiz korkuları seviyorum, güzel gerilim yaratılıyor.

ne bileyim. ama emin olmanızı istediğim bir şey var. tuvaletlerin önüne mutlaka otobüs durakları koyun. bazı insanların oralara oturmaya ve dinlenmeye, önünden geçen herkese otobüs muamelesi yapmaya ihtiyacı var. birinin bana otobüs muamelesi yapması ve tüm hayatını üzerime yüklemesi hoşuma giderdi. dünyanın türlü türlü huyu, dertli dertli insanı var. kaldırabileceğim binlerce yük var henüz keşfedemediğim. coffee house ve garsonluk, henüz keşfedebildiklerimden birisi.

noluyor biliyor musun? bursa nefret kusuyor.

ne oluyor biliyor musun?

bursa nefret kusuyor. neden böyle oluyor biliyor musun? bilmiyorum. daha saatler öncesine kadar etrafıma mutluluk saçan bir insanken, evimde, koltuğuma oturduğum ilk anda üzerime çöken hain bir mutsuzlukla karşılaştım. benim suratımın asıldığı sadece yalnızken görülmüştür. yalnızdım ama, ankarada çektiğim her şeyin, bursaya adım atar atmaz düzeleceğine inanıyordum. bazen inançlı olmak da yetmiyormuş anlayacağınız. bazen, hangi şartlara uyup uymadığınızı bilmediğiniz halde mutsuz olabiliyormuşsunuz.

bunu öğrendim. uzaklardayken hayalini kurduğum şehrin, aslında mutsuzluğumun sebebi olduğunu öğrendim. buradan hemen, şu an, nasıl geldiysem kaçmak istiyorum. buradaki mutsuzluğumun, bu kadar çabuk olmasına alışık değilim. ankaradaki mutsuzluğuma alışmış olmam, artık zevk veren bir durum haline gelmişti. ama bursa... yani hayallerimin şehri... ne bileyim. canım acıyor.

bursa. mutluluğa bürünmüş mutsuz şehrim. söyleyeceklerim bu kadar. ölmek istiyorum, buradayken daha fazla. gitmek istiyorum, burada değilken istemediğim. buradan gitmeyi istemek, yeni tanıştığım bir duygu. buraya katlanamayacak gibiyim, canım çok acıyor. sanki güzel bir kadın taşşaklarıma dirsek atmış gibi. herhangi bir kemiğim kırılsaydı bile bu kadar acı çekemezdim. ismail abi'nin de dediği gibi: "bu acı geçiyor mu?"

üniversiteyi bile bırakmak istiyorum, bu bile yeni tanıştığım bir duygu. üniversiteye bir dakika daha katlanmak yerine, açık öğretimden bir yerleri yazıp bu yerden siktir olup gitmek istiyorum. ankara'yı bile buradan daha fazla istiyorum şu an ve ankaradan nefret eden bir insanım. bunun nasıl bir duygu olduğunu bilemezsiniz.

şu an, sanki çekilmemesi gereken, kurtulmak için boşa uğraşılmış bir işkencenin ortasındayım. hem de isteye isteye.

buradan gitmek istiyorum.
bura da benden gitmek istiyordur belki.
önemli değil. buradan, gitmek istiyorum.

alkol saçmalığı.

bağırışlar. çığırışlar. gülüşlere gömülmüş sancıların görülmeyen halleri. her şeyi görmek canımı acıtıyor. herkesin ağladığı halde gülmek zorundaymış gibi göstermesine artık dayanamıyorum. kafam bir hayli yorgun, fiziksel olarak yokluğa şahit olmuş gibiyim. soyutluğu, insanların arasında yok sayıldığım anlardan başka zamanlarda tadamadım zaten. canım arada sırada sıkılır, tüm gülünç ortamların arasında soyutlamaya çalışırım kendimi. en son, kurtalan ekspres'in dangır dangır çaldığı bir ortamda köşeme çekilmiş ve orada yokmuş gibi davranmıştım. hoşuma da gitmişti ama insanlara da küfür etmiştim. biz insanlar... ne bileyim işte. acılarımız yokmuş gibi davranmayı çok seviyoruz.

değişik şeyler hayal ettim. kim görse değişik derdi en azından, benim için normal sayılabilirdi. karşımda oturan arkadaşımı delik deşik edip tüm yaralarını kurcalasaydım, kalbindeki yaralarla yüzyüze gelebilirdi belki. ne bileyim. belki de birilerine acı dolu olduklarını hatırlatmak için, yara bere dolu kalplerini çıkarıp ellerine vermek gerekiyordur. bunu hiçbir zaman bilemeyecek olmak bile canımı acıtıyor. canım o kadar kırılgan hale geldi ki, her şeyin canımı acıtabilitesi var. doktorlar buna "psikolojik hastalık" diyorlardı. ben daha çok "biri benimle ilgilensin. yaralarımın pansumana ihtiyacı var." diye tanımlıyordum.

o kadar çok kahkaha duydum ki, artık kendimi balkona atmak ve hiçbir şeyi duymamak istiyorum. gerçekten kahkaha atabilen insanlara karşı duyduğum bir garezim var, hepsini tek tek öldürebilirim. hatta öldürdükten sonra amlarına veya götlerine süpürge sopası sokabilir, geçmişten ismini yaşatmak istediğim bir seri katile saygı duruşunda bile durabilirim. ama yapmıyorum. çünkü yalandan kahkahalar atmanın kurbanı olmuşum ve insanlar arasında ben de gülebiliyorum.

harry potter masallarına inanmaya, içlerine girmeye ve etraftaki en acılı insanı bulup ruhunu emmeye ihtiyacım var. birilerinin bana dert dolu anılarını anlatmasına ve "vay be! ne kadar da dertsizim." diyerek karşımdaki insana acımaya ihtiyacım var. geri kalan her insan gibi anlayacağınız.

geri kalan her insandan pek bir farkım yok. sadece ben, geri kalan her insan gibi yalandan atılmış kahkahalara inanmak yerine, kahkahaların ardına kadar inerek acıları buluyorum. zaten ruh emiciler de öyle değil miydi? yani, en derine inerek -çocukluğunda bile olsa- acıları emmiyor muydu? ben çocukken annem ya da babam ölseydi, bu sorunumu şimdiki alkol masalarına rende eder mezeye katardım mesela. zaten alkolu zevkli yapan şey de mezesi değil miydi? bilmiyorum, belki de değildir. belki de yaşayamamanın verdiği vazifeye dayanarak, alkole dair her şeyin güzel olduğuna inanıyorumdur. bunu bilemeyiz.

yazsam mı? yayınlasam mı? bilemiyorum. belki de yazdığım her şeyi kendime saklamalı ve kimseye okutmamalıyım. belki de hayat, aslında sadece kendi başına, kendi alkolünle, kendi sigaranla ve her şeyi kendinle yaptığında güzeldir. benim için her şeyde bir eksiklik var ve her eksikliğin içinde sadece ben fazlalığım. ben çok fazlayım. aydınlığın olduğu yerde, karanlığın oldu yerde, her yerde belki de çok fazlayım. ama en çok canımı, eksikliğin olduğu yerde fazlalık olarak görmek geliyor kendimi. hala bir eksiklik var, hala insanlar gülüyor, hala gülüyorum. ama hala anlayamadığım, neden ben de gülüyorum? neden içimdeki yaraları bir türlü dışarı vuramıyor ve insanlara anlatamıyorum? şimdiye kadar sarhoş olmam ve "oğlum, siz mutlu olun... ben içimdeki her şeyi bir kenara bırakabilir ve tatminliği üretirim." demem gerekiyordu.

hala sarhoş olamadım. yani anlayacağınız, sarhoş olamamanın bana verdiği yetkiye dayanarak bu yazıyı paylaşmamam gerekiyor.

ama neden paylaşıyorum? bilmiyorum.
belki de tek bir satırı anlayabilirsiniz,
belki de tek bir satırda kendinizi bulabilirsiniz diye.

belki de yazdıklarımda kendinizi bulduğunuzu dile getirseniz, belki de "artık anlatma! kendimle bu kadar yüzleşmek bana acı veriyor." deseniz yerimde durur ve "olur. çay koyalım. sevişelim o zaman." derim. ama susuyorsunuz. sustuklarınızdan anladığım kadarıyla hala yüzleşemediğiniz, hala kavganızı veremediğiniz şeyler var.

şerefinize içiyorum saygıdeğer kaybedenler.
yani, her mutlu anda bile kendini mutsuz hissedenler.
kalabalıkta, kendini yalnızlığa bırakmayı bilenler.
hepinize içiyorum. şerefinize içiyorum.
şerefe.

mor, yeşil, mavi.


mor. yeşil. mavi. paranın olmayan tek rengi kırmızıdır fakat tüm insanlar tutkuyla bağlıdır paralara. mor, yeşil, mavi... kim bilir tanrı, kırmızı hariç hangi renktir? sağ, sol, yukarı, çocuk, genç, yaşlı, kim bilir tanrıyı mahçup eden hangimizdir? ben tanrı olsaydım insanlıktan nefret ederdim. yani nefret dediğin şey, evrenseldir. tanrı dahil.

gözleri içerisine kan doldurulmuş leğen gibiydi. çıkıntısı vardı, tam tutup çekmelik ve orada kör etmelikti. küçüklüğünden beri körlüğü savunurdu, çok iyi tanıyordum. bir kere sohbetimizde "kör olsaydım bu kadar pisliği görmek zorunda kalmazdım" demişti. sadece gözlerindeki kanları sevdiğimden dolayı gözlerini çıkartmak istiyordum, ama canım istemiyordu. yine düşüncelerdeydi, dışarıdan izlemesi zevkliydi fakat beyninin içerisine girip iki dakika orada kalsaydım çığlık çığlağa kalacağımı biliyordum. bir insan dışarıdan bakıldığında ancak bu kadar güzel masum, içerisine doğru gidildiğinde bu kadar lanet gözükebilirdi. yine de gülüyordu, yine de seviyordum onu. o gün paramız bitmişti. t-shirt'lerimizi kırmızı giymiştik. yine de gülüyorduk. o gün çok sevdiğim içi güzel, dışı lanet arkadaşım trafik kazasında hayatını kaybetmişti. arabanın çarpışını hızlı çekim de izlemiştim, çünkü trafik kazaları filmler gibi değildi. tekrarı ve yavaş çekimi yoktu. birden bire oluyordu. benim arkadaşım ölmeye çoktan meğilliydi, kazayı görmeye gittiğimde zaten ölmüştü. ama gülüyordu. gülen suratıyla bana son kez "kardeşim..." diyordu, "parasız öldüm. çulsuz öldüm ama gülebiliyorum."

ölüşü sinirlerimi bozmuştu. yani ölmüştü, ne ağlayabilirdim ne gülümseyebilirdim. ne ağıtlar yakabilirdim, ne de ailesinden herhangi birini tanıyordum. bu yüzden yanına oturdum. kanlı t-shirtünün cebindeki arkadaşımın kanıyla süslenmiş sigara paketini aldım. bizim gerizekalı, sigara paketinin kapağını asla kapatmazdı. bu yüzden sigaralar da kanlanmıştı. ama eminim ki dışı güzel içi lanet arkadaşım, hayatta olsaydı o sigarayı içmemi isterdi. hatta rüzgara içirmemek için hızlı hızlı içmemi isterdi. belki de ölmeden önce konuşabileceğimiz bir kaç saniyemiz olsaydı bastıra bastıra "o sigarayı içeceksin" derdi. bilirim, "elveda" demek yerine söyleyeceği son cümle bu olurdu. o sigarayı içecektim, kafama koymuştum. sigaramın arkadaşımın kanını küle döndürmesinden zevk alabilirdim belki de. aldım da zaten.

kırmızı t-shirtünde kan pek belli olmuyordu. ama yüzü bembeyazdı. bembeyaz vücutlarda kırmızı rujların fantezisini kurardım fakat en yakın arkadaşımın dudaklarında kırmızı kanlar duracağını hiç tahmin edememiştim. beyaz vücutta kırmızı, ciddi anlamda güzeldir. dışı güzel içi lanet arkadaşım, hayatı boyunca ilk defa bu kadar estetik gözüküyordu bu yüzden. sadece dudaklarına değil, yüzünün her tarafına yayılmış kan daha da estetikleşiyordu. ona anlattığım "yüzümde dikiş yarası olsun istiyorum. bazen havalı geliyor. yüzümde dikiş yarası olsaydı belki insanlar beni severdi." düşüncesinden sonra çok gülmüş ve "saçmalama lan dangoz" demişti. ama haklı çıktım. yüzünde dikiş yarası olmasa bile, yüzündeki kan dikiş yarasını hatırlatıyordu. haklılığımı düşünerek gülümsedim. yani eğer ki yanımda ayakta olsaydı, ya da ölmeden önce bir kaç saniyemiz olsaydı o da bana "gülümse lan. valla, sürekli bunu istiyordum zaten." derdi.

yıllar önce benden bir ricası olmuştu fakat vücudundan sızan kanın oturduğum yere doğru gelmekte olduğunu fark ettim. aslında ortam çok garipti. böyle şeyler olduğunda çevreden insanların hemen toplanacağını zannederdim. mutlaka birisi ortadan çıkar ve "açılın! ben doktorum!" diye bağırırdı. öldüğünü fark ettiklerinde taziyeleri toplamaya başlardım.

"neyinizdi? başınız sağolsun." derdi genç çocuk.
"ölümlü dünya işte yavrucum. kalk su vereyim." derdi yaşlı bir nine.
"ya orospu çocuğu yavaş sürsene arabanı" derdi toplumsal mesaj dolu bir amca.
"boşverin. öldü. bırakın kanı rahat aksın. en azından ölürken rahatlamayı hak ediyordu." derdim ben de. eminim aradıkları ambulanstan inen hemşireler bana deli gömleği takardı.

ama durum böyle değildi. garipsedim tekrardan. vücudundan sızan kan benim de etrafımı çerçevelemişti. küçükken çamurda oynamaktan hoşlanırdım ve şu an durduğum pozisyon bana oyunlarımı hatırlatıyordu. arkadaşımın kanıyla kandan kaleler yapabilirdim mesela. ya da bir parça kanı avucumun içine alıp yerdeki kanın üzerine döküp dalgaların oluşumunu izleyebilirdim. tekrar yaktım dışı güzel içi lanet arkadaşımın kan dolu sigarasından. aslında oldukça lezzetliydi. o an fark ettim ki gelecekte bir sigara fabrikası açsaydım temelini mutlaka insanların kanlarıyla süslerdim.

arkadaşım hala yerde yatıyordu. kan, hala akıyordu.

mor. yeşil. mavi. kırmızının tek anlamı tutku değildir maalesef. fakat tüm insanlar tutkuyla bakar kırmızıya. mor, yeşil, mavi... kim bilir tutku, kırmızı hariç hangi renktir?

aç gavatlar kabilesinin baş pezevengi.

yoruldum. çok yoruldun. gözlerini kapat, hiç olmadık şeyleri hayal ederek uyu. komikliğin olmadığı mekanlarda üzüntüden, kasıntıdan kramp girmiş bir beyin olduğunu farz et. karısını başkalarına kurban eden aç gavatlar kabilesinin baş pezevengine selamımı ilet örneğin, çok iyi tanırım kendisini. hepimiz tek bir soydan geliyorsak, içimizde bir gavatlık var demektir. hepimiz aslında teknik olarak tanımadığımız insanlara aşk pazarlamaya çalışan çığırtkanlardan ibaretiz. "beni sevin! sizi seviyorum. beni daha çok sevin. deli gibi sevin. benim için ölün! benim için her şeyinizi feda edin çünkü ben bir çığırtkanım! hepiniz bir çığırtkansınız ve bunun farkındayım! beni daha çok sevin lanet insanlar. beni seveceksiniz tipini, sıfatını, ırkını, güzelliğini, tercihini siktiğimin insanları!"

yorulur. herkes elbet yorulur. gözlerini aç, yeni bir sabaha uyandığında ilk defa küfür etme. bak, ne de güzel doğmuyor güneş. ne de güzel oynamıyor sokaklarda çocuklar. ne de güzel değil sessizlik. ne kadar bıktın yalnızlıktan? oğlum kalk! birileriyle takıl. bir çığırtkan ol ve bağır, "beni daha fazla seveceksiniz" de. ayıp bir tarafı yok bunun. binlerce kişi tarafından sevilmeyi istemek kötü şey değil. ne de güzel sevmiyor kimse seni. ne de güzel yalnız bırakıyorlar yalnızlığının farkında olmayan insanlar. boynuna uzanan dişler ne de güzel acıtmıyor canını. canının acımasından değil de, birilerinin görmesinden korkuyorsun ya; acıtmıyor mu bu canını? ne de güzel acımıyor canın. biraz senden olmak istiyorum, biraz başkasından. ama sana kalsa 7 milyar insanı karşına alıp "ben tek, siz hepiniz!" diye bağırırsın. ne de güzel anlamıyor kendin bile seni. ne kadar da güzelsin, ne kadar tatlı? otur, sevişelim, belki iyi gelir.

hakkında yazdığım o kadar çok şey var ama sadece gündüzleri başkasını oynuyorsun. geceleri ben oluyorsun ya, yakıyor benim canımı. geceleri de kalabalık olsan, belki işe yarar. geceleri de satabilirsin tüm insanlığı. canını acıtan her şeyi bir kenara bırakıp, karısını başkalarına kurban eden aç gavatlar kabilesinin baş pezevengi olabilirsin. ya da sokak kaldırımlarındaki orospu çocuklarına benzeyebilirsin. bakkalına girebilir, sigarayı alabilir ve bir lezbiyenin odasına dalıp sigaranı onları izleyerek içebilirsin. ya da ne bileyim işte! bana tek bir cevap ver, sen kimsin? geriye kalan tüm sorularımın cevabı var, hepsi önemsiz.

dinlendin mi? güzel.

hikayenin sonuna gelmeden güzel bir final düşün. çünkü alışılagelmiş sonuçlar karakterini değiştirebilir. ne bileyim. herkesi şaşırt mesela bugün. kendine bir mutlu son yaz saygıdeğer adam, tüm sevenleri birleştir ve filmin sona ersin. ya da tüm insanlığı öldür... sonuçta ölüm, senin için güzel bir şey.

yoruldun mu tekrardan? çirkin.

oysaki yazdığın o kadar uzun paragraf bir gram yorgunluk vermedi de, kısa bir paragraf canından can almayı başarabildi. mutlu sonlar seni çok yoruyor değil mi? çünkü, bir şeyin mutlu sonla bitmesi için çok çaba harcaman gerekiyor. peşinden koşman ve pes etmemen, gerekirse ölümü ve yalnızlığı asla düşünmemen gerekiyor. ama sen kimsin de ölümü, yalnızlığı, mutsuzluğu düşünmeden yaşayacaksın?

sen... saygıdeğer çığırtkan. ne kadar "beni sevin!" diye bağırsan da bir türlü sevilemeyeceksin. fazla sevilme zaten. dikenleri batar.

ısırılmış bir boyunla dağıttın sevgiye sadece "çük kadar" sıfatı koyulabilir. sahi ya saygıdeğer çığırtkan... yarattığın sahte hayatla, bahsettiğin sahte sekslerle, sevişmelerle, aşklarla ve yaşadığını iddia ettiğin ama aslında sadece kafanda senaryolarda dökebiliğin ve gerçek sandığın saçma sapan olaylarla hayatını ne kadar devam ettirebileceksin?

bir düşün. yolun yakınındayken bir de, karısını başkalarına kurban eden aç gavatlar kabilesinin baş pezevengine selamımı söyle. o sana her şeyi anlatacak. üç gulfü, bir elham. tanrı, herkesi affeder.

sigarayı bırakmıştır belki.


her gün balkondan gördüğüm şey, aynı manzara. bulutsuzluk tüm dünyayı kaplıyor. geçmişte göç etmiş kuşların hiçbirini göremiyorum, gözlerim kapalı gibi bakıyorum etrafa. ayın üzerinde delinmiş bir kütleye şahit oldum. aynaya baktım bu yüzden. belki de bugüne kadar dikkat etmediğim için oluşmuş bir boşluğa şahit olabilirim diye. nefes almayı da bıraktım. kendimi nefessiz bırakarak ölmenin mantıklı olabileceğini düşündüm. her sokak serserisinin yaptığı gibi yanımda bıçakla gezmeliydim belki de. canım ne zaman ölmeyi istese, bileklerime şafağına kaç gün kaldığını sayan asker gibi çizikler atmalıydım. bu kaçıncı, bilmeliydim. bu kaçıncı, bilmiyorum.

şiirlerden yaratılmış okyanuslardan nefret ettim şayet varsa öyle bir şey. şiirlerden de nefret ederdim. cemal süreyya beni görseydi hiç şair olmaz, soyadındaki y'yi hiçbir zaman kaybetmezdi mesela. ya da örnek verebileceğim başka şair bilmiyorum. ben kendi şiirlerimi kimsenin okuyamayacağı yerlere yazarım eğer ki bilmek istiyorsanız. hiç kimsenin giremeyeceği, ulaşamayacağı gizli kasalarda saklarım. oraya koyar ve dişi bir timsahın ağzına atarım mesela, bir daha ulaşamayayım diye.

sigaramı yaktım tekrardan. ve her gün balkonda gördüğüm, aynı manzara. kaldırımlar olduğu yerde duruyor. üzerindeki insanlar, her zaman olduğu gibi, hiç değişmemişler. birbirinden nefret ederken birbirlerine çok güzel gülüyorlar. uzaktan bakıp onlara biraz gülümseyerek içimden "orospu çocukları" diye geçiriyorum. duymuyorlar. duysalar da yer çekiminin acizliğine yakalanıp yukarıya kadar yükselemeyeceklerini biliyorum. hiçbiri bir muhammed değil ki yer yüzünün yüzlerce kat yukarısına çıkabilecekleri yetenekleri olsun. belki yerden zıplayıp ellerine hayali olarak verdiğim basketbol topunu potaya smaç basarlar, en fazla bu kadar.

sigarasını yakmıştır belki. şimdi olayın aşk tarafına girmek, beni bir cemal süreya yapar mı bilmiyorum. şayet yapacaksa bile cemal süreya'dan daha beter olmak istiyorum. şimdiye kadar aşk yüzünden acı çekmiş tüm insanlardan daha beter olmak, insan olduğumu kendime hatırlatmak ve bir boşluk bulmak için baktığım aynaya artık "ne de güzel bir insanım" diye bakmak istiyorum. çünkü, geriye kalan diğer tüm insanlar gibi aşk yüzünden acı çekmek, mükemmel bir şey olmalı. ama benim böyle yeteneklerim yok. ben bir şarkıda bile en fazla ağıt kısmında hüzünlenir, her sanatçının yapamadığı "aaaaaaa" diye bağırış kısmında ağlarım. bu yüzden en sevdiğim şeyin babybird denen grup ya da sanatçı olup olmadığını bilmediğim şey olduğuna inanıyorum. ilk önce atomic soda denen şarkılarıyla etkiliyor, sonra back together şarkılarıyla bitiriyorlar.

sigarası kalmamıştır belki. bakkala gideyim diyorum, gidebiliyorum da. bakkala gitsem, yani elimde olsa, eminim bir sigaradan daha fazlasını almadan çıkmazdım. bakkal abi, yani tüpçü hilmi dediğimiz kafası tüpe benzeyen adam sistemin ne kadar bozuk olduğundan bahseder; bir votka almama sebep olurdu. bir sigarayla iki kurşun, birisi kendim, diğeri alkol için.

sigarayı bırakmıştır belki. o kadar uzun süredir haber almıyorum ki ondan, ne zaman kendisine bir şeyler yazmaya kalksam konu kendini başka yerlerde şahlandırıyor. bir aşk mektubuna başlayayım diyorum. başlıyorum da. son bir defa okuduğumda "ya amına koyayım bir insan aşk mektubunda cemal süreya'ya ve sokaktaki yabancılara küfür eder mi?" diye düşünmeden edemiyorum. belki de bu da benim aşk anlayışımdır, başkalarına küfür ederek kendisinden uzaklaşmak. kim bilir? kendime küfür edersem başkalarına yaklaşabilir miyim yoksa her duygusal insanı aralarından ittikleri gibi iterler mi beni de? kime duygusallığımdan ve karamsarlığımdan bahsettiysem, yanlış yerde yanlış zamanda doğmuş ve tekmelere maruz kalmış, bu yüzden köşeye sinmiş ve ölmeyi beklemiş bir köpek muamelesi gördüm. bundan önceki hayatımda ne olduğuma dair olasılıklarım var fakat bundan sonraki hayatımda yanlış yerde yanlış zamanda doğmuş ve tekmelere maruz kalmış, bu yüzden köşeye sinmiş ve ölmeyi beklemiş bir köpek olacağım kesin.

okumuş ve beni anlamıştır belki.
sigarasıyla da eşlik etmiş olabilir.
ya da yazının uzun olmasından endişe edip paniğe kapılmıştır.
belki de nankördür o. bu yüzden ben köpek olmuşumdur, o kedi. bu yüzden ben onu kovalamışımdır ilk başlarda. ve yakalamayacağımı anladığımda, pes etmişimdir.

bunu ben bile bilmiyorum. sen nereden bileceksin?
bir şairinde dediği gibi: "siz benim neler çektiğimi nereden bileceksiniz?"

tanrıyla anlaşma.

kanların üzerine yazılmış nano boyutlarda hormonsal sanrılar. farkında değilim. ne dedi? kimden bahsediyorduk. zaman durmuyordu. bir türlü uyanamıyordum. "doktor bey" dedim içimden, "üzerimde denediğiniz tedavilerin hiçbirisi benim istediklerim değil. kendiniz bakıyor kendiniz istiyorsunuz. neler yaşamak istediğime dair hiçbir fikriniz yok. ama beni acısız bırakırsanız, daha fazla ölürüm. ben acıyla tedavi oluyorum, mutlulukla değil."

tedaviyi yıllarca neden reddettiğime dair ufak bir açıklamam var ama yapmayacağım. yolumu göster, nereden gideceğimi söyle. sadece uzaklaşmak istiyorum. öldükten sonra görmem gereken beş yeri görmek istiyorum. uçağımı aradım saatler önce, hangi şehre düşüşün daha fazla sivilin ölmesine sebep olacağını sordum. en ihtişamlı ölümü hangi şehrin yaratacağını danıştım pilotuma. saatlerce anlattı. usanmadan dinledim. sabırsızlandım öldüğümde arkamdan gelecek yüzlerce oyuna kendini kaptırmış insan için. sonra bulutlardan indim ve kendime geldim. yaşamak için yine de bir sebebim yoktu.

sigaram bitti. bakkala inmek için üçüncü kattan atladım. tanrıyla anlaşmanız varsa eğer hiçbir şey sizi öldüremez. gördüğüm ilk bakkala girip iki yüz lira uzattım. para üstü kalmadığını söylediğinde "boşver, maddiyat önemli değil. sigaramı alıp çıkacağım." dedim tehdit algılarmış gibi. hiç itiraz etmedi, winston light'ımı verdi. gördüğüm ilk kapısı açık apartmandan girdim. hiç bilmediğim bir evin kapısını çaldım. tanrıyla anlaşmanız varsa eğer çok şanslı olabilirsiniz. kapıyı çıplak bir kadın açtı üzerindeki havlusuyla. ve sevgilisi. sokaklarda adını çok duymuştum ceren ile pelin'in, ama burada yaşadıklarını bilmiyordum. "pardon, bir sigara içip çıkacağım" diyerek içeri daldım. rahatsız olmuşlardı fakat o anki çıplaklıklarına ve masumiyetlerine dayanarak seslerini çıkartmamışlardı. çakmak istedim, verdiler. "hoşgeldin" dediler sonra, beş dakikaya geleceğiz.

kendimi hiçbir yere ait hissedemediğimden, gittiğim hiçbir evde 3 dakikadan fazla duramadım. kendimi hiç kimseye ait hissedemesem bile ait olduğum çok insan var. benim hayatım da ironilerle ve çelişkilerle dolu. doktor bey, çektiğiniz karaciğer ve boğaz ultrasonu kalbe hitap etmiyor. karaciğerden yukarı, sol tarafa... boğaz'dan aşağı, yine sol tarafa ilerleseydiniz bir kalbe sahip olmadığımı görebilirdiniz. aklınızda "peki kalbin yoksa nasıl yaşıyorsun?" sorusu oluşabilir. "tanrıyla anlaşmanız varsa eğer, hiçbir şey sizi öldüremez."

biraz vaktinizi aldım. parası neyse veririm. biraz vakitten çalmak herkese iyi gelebilir. sizler ölümlüsünüz. benim en büyük lanetim ölümsüzlük. newton ile oturup bu konuyu konuştuğumuzda utanmadan "benim sevgim elmalara ve küçük kadınların memelerine" demişti. kahramanca anlatılmış "başıma elma düştü" hikayelerinin yalan olduğuna en büyük şahit benim.

madam curie radyasyonu bulduğunda, dickson yarabandını bulduğunda, einstein henüz altını pislettiğinde yanlarındaydım. roma'yı yakan imparator neron'un sağ taşşağı olmuştum ve beni çok sevmişti. roma'yı yakma fikrini ben vermiş, yüzlerce sivilin ölümüne neden olurken gurur duymuştum. neron harakiri yapmak istemişti yaptıklarına dayanamadığı için. elindeki kılıcı alıp kendime soktuğumda, ölmediğimi görünce beni peygamber kabul etmiş ve söylediğimi yapmıştı.

şimdi uyandım.

arkadaşlarım, elden ele dolaştırdıkları esrar ile çok güzel kafalara girmişlerdi. tanrıyı gördüm. fakat o an kimseye bahsedemedim. şimdi, aklıma geldi. tanrıyla bir anlaşmam vardı, kim ihanet etti hatırlamıyorum.

hangisi?

bir kadın.
bir adam.
bir ceset.

hangisi sensin bilmiyorum, hangisi olduğumu bildiğine eminim.

ilkellik

alkolü yasakladı. sonra intiharı. oldukça eminim, insanlık tüm yasaklardan sonra yaratıldı. sonra da insanlar fazladan yasaklar yarattı. ilk sevgi, erkeğin karnını doyurma isteğinden çıktı mesela. kadınını güçsüz bir yiyecek olarak gören erkek, dayanamadı. kendisine ayırdı. kıyamadı. sevgi başladı. erkek, kadını keşfetti; insanlık hatayı. hatalar çoğaldı. ilk eğitim, ilk üretim, ilk medeniyet, ilk anarşi...

ilk başlarda medeniyeti yasaklayan adamlara çok kızdım. taş devrindeydik, tekerliği icat etmiş ve arabamızı hareket ettirebilmiştik. "medeniyeti engellemiş orospu çocuklarına" küfür etmek, teknolojiyi seven ve modern yaşamaya çalışan her insanın yapacağı normal iştir. ilkellik dışına çıkma ilkelerini bulan adamlar, insanlığın sonuna getirmenin ilk adımını atmışlardı. yüce modernlik tanrısı bir gün yanımıza geldi. yapmamamız gerektiğini, modernliğin insanlar için olmadığını ve dış dünyaya ait olduğunu anlatmıştı.

inanmadık.

sonralarda çok şey değişti. binlerce yıl yaşadım, binlerce insanlığa tanık oldum. tanrı katında yargılandığımızda bir çok davaya şahit olabileceğim şeyler yaşadım. titaniği ben batırdım mesela, o zamanlar reenkarnasyonla buz dağı olmuştum. zevkli işti. arada sırada okyanus yosunları üzerime çıkar beyaz dünyama renk katarlardı.

parayı asurlulara ben buldurmuştum. tanrıyla çok sohbet ettiğimden uzun bir süre ortalardan yok oldum. geriye döndüğümde paranın sahibi lidyalılar olmuştu. ama şu an hepsinden, her şeyden, insanlık adına attığım tüm büyük adımlardan nefret ediyorum.

ilk kadın. ilk erkek. tanrının ilk hatası. yanlış bilmiyorum, venüs gezegenine kurduğumuz apartmandan dünyaya doğru bakıp dertlerini anlatırken söylemişti bunu.

ilk başlarda medeniyeti yasaklayan adamlara saygı duydum. çünkü medeniyet, insanlığı geriye çeker. insanlar ilkel yaratıklardır. anlatılan ya da zannedilen kadar gelişmiş bir ekosistem değiller. bir ekosistemin ürünü ya da evrimin altın anahtarı da değiller. eğer ilkelliğe geri dönebilirlerse, bunu anlayabilecekler.

dövüş kulübünü yazıp chuck ile sohbet ettiğim zamanlardı. yanlış hatırlamıyorsam iki bin on dörttü. "biz televizyon izleyerek milyonerler, sinema tanrıları, rock yıldızları olacağımıza inanarak büyüdük. ama olamayacağız." cümlesini kurduğumda yanımdan koşarak uzaklamıştı.

şimdi, hala ölmedim. yeni hayatımda beni neler bekliyor bilmiyorum. ama size geçmiş hayatlarımla alakalı anlatabileceğim çok şey var ve en önemlisi ilkel olun. eğitim görerek, üniversiteyi okuyarak, yüksek paralar kazanarak hiçbir bok olamayacaksınız. sadece cumartesi pazarları tatil yapmak için olduğunuz mühendislikleriniz hiçbir boka yaramayacak. ileride, bir yerde çalışmaya başladığınızda, başınızı işinizden kaldıramadığınızda, yaşamak için vakit bulamadığınızda ne demek istediğimi çok iyi anlayacaksınız.

kaldırın paraları. yıkın devletleri. hiçbir şey, insanlarda sahiplik hissi yaratan hiçbir şeye izin vermeyin. erkeklerinizi öldürüp etinden soteler yapın. siklerini sucuklara ayırın. kadınlarınızı öldürüp dudaklarından tatlılar yapın. amını rakılara meze niyetine koyun. ilkel olun.

neden mi? hala neden diye sorabiliyor musun?

yaşadığınız dünyanın 6 milyarlık nüfusundan en az 2 milyarı anti depresanlar kullanarak hayatını yaşayabiliyor. yaşamaya çalışıyor daha doğru olur. çocuklar 10 yaşına girer girmez sigaraya alışmaya başlıyorlar. esrarı, uyuşturucuyu öven ve kullanan kişi sayısı gittikçe artıyor çünkü yaşayamadığı hayatları hayallerde görmeyi ve arkasından "dünya böyle olsaydı güzel olurdu." demeyi seviyorlar. hayatını yarı yolda bırakıp gidenlerin sayısından bahsetmemi istemezsin bile.

intihar etmek için tanrı yazıp, kaça gönderiyorduk?

süs diye asabiliriz.

git. çok afedersin, kal. ya da sikinin keyfini bul. ona göre hareket et. ben burada bekleyeceğim. hareket etmeden, gözümü devirmeden, uyumadan, yorulmadan. bekleyeceğim. sen değil, belki geriden gelen biri keşfeder. ya da önden geriye doğru dönen. yolunu önce terk eden kaybeder, gemisini bırakan kaptan değilim ben arkamda düşünmem gereken hiçbir şeyim yok. bir kaptanın gemisi de değilim. ya da tanrının amelesi. hele ki sen... sen, hiç değilim. bu yüzden, beni boşver.

sigaranın üzerine çok fazla edebiyat yapıldı. bütün yapıtaşlarını, tek tek, açık kapı bırakmayana kadar aradım. üzerine yazacak bir şey bulamadım bu sefer. sadece içeceğim. sadece izleyeceksin. benden uzak dur! bana yaklaşma! öpmek bile istemiyorum kırmızı rujla süslediğin dudaklarını. zaten konunun hiçbir zaman seninle alakası olmadı. sen benim başlangıcımdın, finalim değil. ben senin orospunum, kullan beni. duygularını tatmin et. beni sevdiğini söyle, ama tek bir adım daha atarsan belimde sakladığım silahı çıkarıp kafana sıkarım. acımasız ve duygusuzum. karanlıktayım. sana sıkacağım derken arada kaynar kendi kafamı bile patlatabilirim! ne olur biliyor musun? silah sesini duyduğunda merminin sana doğru gelmekte olduğunu düşünür çığlık atarsın. kendi acını yaratırsın, acı yakınından geçmemiş olduğu halde.

bazen süt tozu olmasa bile kahveler tatlıdır. şekerini doğru seviyede attığında gerçek tadını keşfedebilirsin. bazen sigarasız da, alkolsüz de, çıplak kadınsız da, her şeysiz de yapabilirsin. çok merak ettiğim için yaşamadım kafamdan geçen tüm fantezilerimi. bir kadın olsaydım orospu olurdum. çünkü ben bir erkek beynine sahibim. bu yüzden hikayesini kurduğum her kadının sonunu ölüme ve sekse bağlayabiliyorum. bir kadın olsaydım, cinsel organıma girecek herhangi bir şeyin tadını almak isterdim. şimdiyse bırak tadını, kokulara dahil tahammülüm yok. bir insan olsaydım sahip olduğum tüm cinsel gücü hadım ederdim. bir seri katil tanıdım, tüm kurbanlarını cinselliklerine süpürge sopası sokarak katlederdi.

piskopatların en yakın arkadaşı değilim ama çok fazla sosyopat tanıyorum. bir gün bir piskopatın önünde, arkadaşımın gözlerini çıkarıyordum: hoşuna gidiyordu. bir gün bir sosyopatın önünde arkadaşımı öldürdüm... sıradan bir şey gibi bakıyordu. sanki "viski içer misin? yeni aldım." diyecek gibi. elimdeki baltayı alıp kafasını kopardıktan sonra yüzüme baktı ve ekledi. "işte, şimdi daha güzel oldu. eve süs diye asabiliriz."

karanlık bir yerdeyim.

uyandım.

karanlık bir yerdeyim. etrafımda mor ışıklar. kırmızı oldu. yeşil... beyaz. nerede olduğumu bilmiyorum. ses çok yüksek. başım ağrıyor. kanatları kırılmak üzere ameliyat masasına yatırılmış bir melek gibi acı çekiyorum. keskin bir koku var havada. eski sevgilinin sıkılmış parfümü, bir aydır takım elbisesinden ayrılmamış memurun teri gibi. dört duvar arasındayım.

uyudum.

karanlık bir yerdeyim. ayağa kalktım. dışarıyı gösteren tabelaya çarptı zar zor gören gözüm. takip ettim. silahlı adamlar gördüm. masalarında çıplak kadınlar. dışarı çıktım. kirli oksijen, fazla karbondioksit. koştum. durmadan koştum.

uyandım.

karanlık bir yerdeyim. hala mor ışıklar. kırmızı, yeşil, beyaz. bir şey değişmemiş. ayağa kalktım. dışarıyı gösteren tabela, çıplak kadınlar ve silahlar. kirli oksijen, karbondioksit.

koştum. durmadan koştum.

bir ben oldum. bir başkası. bir baktım, hiç tanımadığım bir sokak adamıyım; ellerinde şarabıyla yeni bir şarap almak için dilenen. bir baktım, roma'yı yakıyorum. bir baktım, başbakana suikast düzenliyorum. bir baktım, nerdeyim? bir baktım, mutlu hikayeler. bir kapattım gözlerimi, bir daha açmak gelmedi içimden.

darmadağın oldum. şimdi anlatsam inanmazsın. şimdi koşsam önümden çekilirsin düşmem için. insanlığa bir tepki olarak doğdum. tanrı benimle konuştu. "insanlığa bir tepki olarak doğdun." sonra insanlığımı buldum. tanrıyla ben konuştum. "insanlığa bir tepki olarak doğurdun. seni affediyorum."

ve insanlığım yok oldu.
tanrı benimle konuşmadı.
ben de onunla konuşmadım.

tanrı bir kadın oldu. bir kadınla birlikte oldum ama tanrıyla hiç alakası yoktu.

gözlerimi açtım. keskin bir koku.

farklı renkler. farklı bir ortam. önümde çıplak kadınlar, belimde silah. delinin biri geçti önümüzden, koşarak çıktı. arkadaşlarıma baktım, beraber gülümsedik. gözlerimi kırptım. çıplak kadının memelerini okşadım. gözümü kapattım.

gözlerimi açtım.

bir el, canımı acıtıyor. sert sıktığından olmalı. bel altıma, sanki bir şeyler eksik gibi. saçım da uzun. bacak aramda bir parmak hissettim. acısı ve zevki, tatlı bir şey. gözlerimi kapattım.

karanlık bir yerdeyim. her şey, sil baştan.

mercedes'in parçası pahalı.

hayır düşündüğün gibi değildi. düşündüğün kadar da. tam mutluluk dolu satırlar yazacaktım, mutluluk için hangi kelimelerin kullanıldığını unutmuşum.. yeni gözlükler taktım, yukarıdan baktığımda insanlığa tanrı olabiliyorum. bunu bilmeni istiyorum, o zaman da istiyordum. beni dinlememekle meşguldün. başkalarına bakmak başkalarını görmek, başkalarıyla birlikte olmakla meşguldün.

sana kızmıyorum. o zaman da kızmadım. seninle girdiğim yolda hiçbir zaman bana ait olmayacağını biliyordum zaten. o yüzden siktir edip başka bir hikayeye geçiyorum. seninle ilgili olmayan bir hikayeye.

hayır oğlum. ne demek adına "grafiker" dendiğinde 500 lira, "art direktör" dendiğinde 1500 lira alıyorsun? taşşaksız olma puşt. yıllardır türkçeyi koruyalım diye sikimizden kelimeler uydurduk. saklanma oyununa saklambaç dedik, kovalama oyununa kovalamaca. ben küçükken bile hiçbir kadına aşı yapmazdım. zaten oynadığımız oyuna doktorculuk diyorduk ama ben hep dışarı atılan öksüz çocuk oluyordum. arkadaşlarım kapalı kutular arkasına saklanıp beni dışarıda bırakıyordu.

izin verdim. bu sefer girebilirsin satır aralarına. bak mutluyum diyorum, bak tam mutluluğa dair şeyler yazacağımı söylüyorum. sonra yine sen geliyorsun. satır aralarında yazıyorum seni, satır aralarında aklıma geliyor ve gitmiyorsun bu sefer. üzerini karalıyorum belki işe yarar diye. üzerlerine çizilmiş bir çizgi seni silmeme yetmiyor ama olsun. kendimi rahatlatıyorum içtiğim her sigarada yaptığım gibi.

benim hiç oyuncağım olmadı. yani oldu ama ben yaramazdım. elimde tornavidayla gezerdim. sökülecek oyuncağım kalmadığını anladığımda kapıya giriştim. ilk vidayı sökmemle birlikte kapının kolunun elimde kalması bir oldu. biraz daha uğraşsaydım şeytana pabucunu bile ters giydirirdim ama masum çocuktum. hayatındaki en büyük "ilk hevesi", kadınlar için üretilmiş güzel tasarımlı bir güneş gözlüğünü satın almak olan biriydim ben.

ilk hevesimi erteledim. güzel kokan bir mercedesimiz oldu. kapıyla üzerime yayılmış lanet mercedes ile devam etmişti. kaliteliydi gavurun icadı, yıllarca basılmıştı camı açan o tuşa. büyük bir hevesle bindim gavurun icadına. ve ilk hayal kırıklığı, camın tuşuna bastığım o anda tutukluluk yapmıştı piç kurusu. babam "lan pezevenk dışarısı buz gibi kapat şu camı" diyordu. çaktırmamaya çalışıp "ya baba saçmalama hava alam azcık" diye cevap veriyordum.

mercedes'in yedek parçası pahalıdır oğlum. araba alacaksanız mercedes almayın, zaten paranız yetmez.

gel, yine gel. git, siktir git. bu sefer satır arası da yok.

ağlama melis.

ağlama melis. ağlayacağın çok vakit olacak. birini seveceksin, biri gidecek, belki hiç beklemediğin yerden gelecekler üzerine. ama sen ağlama melis; o kadar çok ağlayabileceğin vakit olacak ki, kendi kendine düşünürken "vay be!" diyeceksin. "bu muydu yani? öldük mü şimdi?"
kolay değil odun. ağlamamak hiç kolay değil. pes etmek, çaresizlik falan hikaye. en çok ameliyatlı yerine vurduklarında acıyor insanın canı. o kadar çok yanıyor ki canım, en çok sol tarafı hem de. en çok vurdukları yerim. henüz gelmemiş geleceğin intikamı şimdiden çıkıyor sanki. anlatamıyorum odun, anlatsam da karmaşık kelimeler çıkıyor herkesin karşısına. sen bile anlamıyorsun, sahi ya! sen kimsin?
ben kim miyim? ben senim, yani geleceğin. bak melis, beni tanımıyorsun. bak kendim bile tanımıyor. beni tanıman ya da tanımaman hiç fark etmez ya da seni anlayıp anlamamam. etrafında gördüğün yüzlerce yalancı suratın temsiliyim ben. her seferinde "neden mutlu olmuyorsun melis?" diye sorguya çeken kişiyim; sanki mutlu olup olmamak umrundaymış gibi. sanki mutluluğun benim umrumdaymış gibi.

her şeyini biliyorum. yaptığın yapmak istediğin her şeyi. kendini çok mutsuz hissettiğinde köşeye çekilip eline aldığın makasla, en çok değer verdiğin şeyi, saçını kestiğini biliyorum... kendini çok mutlu hissettiğinde yine köşeye çekilip, içindeki mutluluğu bastırarak mutsuzluğa taptığını bile biliyorum.
"sen kimsin odun?"
"bu çok mu önemli?"
değil. ama kurduğun cümlelerin benim hayatımda hiçbir geçerliliği yok. nasıl bir insan olduğunu, nasıl bir insan olmak istediğini çok rahat görebiliyorum. kendini bir şey biliyor mu zannediyorsun odun? hiçbir şey bildiğin yok. hakkımda atıp tuttuğun mutluluk ve mutsuzluk travmalarında kendini anlatmaktan başka hiçbir şey yapmıyorsun. sen dedin "sen, ben değilsin" diye. ve yine sen beni sen yerine koydun. neren düzgün, neren eğri; seni tanımak bile istemiyorken beni bu kadar anlamanı istemiyorum. siktirip gidersen mutlu olacağım odun.
beni tanıyor olmana sevindim kendim. yani melis. ya da her kimsen. güzel bir bilinçaltıyla yaptığın sohbetin değerini hiçbir zaman bilemeyecek insanlar. kendisiyle konuşan insanlara deli gözüyle bakanlardan nefret ettim bu yüzden. etrafına bir bak melis, kendinden başkasını görebiliyor musun seni anlayabilecek? etrafına daha dikkatli bak, perdelerini kaldır. etrafı izle, daha da dikkatli. şimdi hepsini siktir et ve devam et, yargıla beni. seninle yaptığım düşüncesel kavgaya daha fazla tanık olmak istemiyorum. seni anlayabilecek her insanı reddettiğin, kendinden uzaklaştırdığın için bu kadar yalnız ve acınası durumdasın. ve bu durumdan şikayetçi olduğunu hiç zannetmiyorum.
"değilim."
"biliyorum."

şimdi gidebilirim. şimdi gidebilir ve bir daha hiç açılmayacak olan bir yazının kaybolmuş, unutulmuş karakteri olabilirsin. sen kimsin bilmiyorum melis. ve ben kimim, bilmiyorsun.

bu yazıyı neden yazdım ve konu buraya nasıl geldi amına koyayım ya? hiçbir sikim anlamadım ben.

doktor bey.

bu saatler benim duygusal saatlerim, kusura bakma. saat her on ikiyi geçtiğinde yeni bir hayata başlarım ve her hayat acı içinde başlar benim için. bugün de acı çekmek için çok saatimiz var sabaha kadar. güneş doğduğunda mutluluk oyunları ve sonrası aynı. gülen yüzlerime inat seviyorum geceyi. yalan söyleyen her şeye ithafen seviyorum geceyi.

bugün oturup, bir abiye, sigaranın hiç bilinmeyen yararlarını anlattım. karşıma oturdu ve çok sakince dinledi. "sigara" dediğim anda söyleyeceği ilk ve son cümleyi hazırlamıştı benim için. "sigara içmek için çok gençsiniz..." dedi ve ekledi: "su için. sigarayla birlikte, leş gibi kokuyorsunuz."

çok sakince dinledim abiyi. psikolojiden bahsetmek istedim. bir psikiyatristin karşısına geçip, bugüne kadar bildiği ve öğrendiği her şeyin yalan olduğunu ve en büyük kanıtın "ben" olduğunu göstermek istedim. bir psikiyatristi intihara sürüklemek gibi klasik işler peşinde değildim zira hayatın sadece mutluluktan oluştuğunu düşünen tüm pollyannaları intihara iteklemek zordur. ben o kadar çok dert dinledim ki, bir psikiyatriste eşitim. o kadar çok intihara davet ettim ki dinlediklerimi, "buyrun..." dedim. "yapamazsanız, ben kazanacağım."

kimseye söylemek istemedim bugün. ama adına "dahiliye bölümünden bekir bey" denilen bir doktorun, sırtıma stetoskop cihazını koyup nefesimi dinlediğinde, akciğerlerimi yitirmek üzere olduğumu söyleyeceğini tahmin edebiliyordum. sanırım emin olabilmek için röntgen istemişti. ya da yirmi iki yaşında bir insanın akciğerini bu denli kaybedilmesinin gerçek olabileceğine inanamamıştı.

hayatımda bir hastalıkla yüzleşmeyi çok istedim, aynı lisedeyken ilk seviştiğim kadının bakire olmadığı gerçeğiyle yüzleşmeyi istemem gibi. kendimi onun bakire olmadığı gerçeğine ne kadar alıştırırsam alıştırayım, yüzüme "bakire değilim" dediğinde kendimi kötü hissetmiştim. şimdi aynı korkuya sahibim. ama bu an gerçekle yüzleşmek değil, sadece ne zaman öleceğimi bilmek istiyorum. öleceksem eğer, şu kısa süre içerisine yapmak istediğim çoğu şeyi sığdıramadığım için korkuyorum.

doktor bey, bir dakika. ölmek üzere olduğumu sadece ben bilmek istiyorum ve benden başka kimseye bu gerçeğin söylenmesini istemiyorum. insanların, sırf birisi ölmek üzere olduğu için gösterdiği yalandan ilgiye muhtaç değilim. insanların bana acımasını, acıdığı için iyi davranmasını ve çok fazla sevmesini istemiyorum. hayatım şu anki gibi devam etsin istiyorum sadece ben. hiç kimsenin sikinde olmayayım ve bir şeyler bilinecekse eğer; ben öldüğümde bilinsin. başka zaman değil.

neyse, bir sigara daha yakacağım yarın kararmaktan beter hale geldiğini öğrenmek üzere olduğum akciğerimin üzerine. yarın her şey daha belirgin olacak doktor bey. yarın, ölmek üzere, görüşmemek üzere.

yangın, bebekler ve pipiler. sonrası aynı.

aynı şeyleri yazıyorsun. aynı şeyleri okuyorlar. aynı yerden koşarak uzaklaş. ilk dönüşten sağa dön ve bok çukuruna düş. gördüğün ilk belediye musluğunda yıkan. kıyafetlerini çıkar. pipini tüm dünyanın önüne sun, hak ediyorlar. biraz mutluluk yaz, biraz mutlu ol. dağın tepesine çık ve bağır: "hepinizin amına koyayım!"

uyu. günaydın. uyan. iyi geceler.
iyi geceler. uyu. uyan. günaydın.
uyuyakalmadan önce yaktığım sigara evimi çok güzel yakıyordu. gülümsüyordum. dumanlar her tarafı kaplamıştı. yukarıdaki her şeyi işte o an düşündüm. ölüyordum ve aklıma gelen en mantıklı şey "yardım edin" diye bağırmak değildi. evrenle ters düşüyordum adeta. yapmam gerekenin yardım istemek olduğunu söylüyordu o. yardım isteyerek ölseydim gülümseyecekti. düşünerek ölürsem gülümseyecektim. ölmezsem eğer tanrının işine gelirdi.
küçükken altı bok kokan, üstü kusmuk dolu bir bebektim. bebeklerden nefret ederim, aynı kusmuk kokusundan nefret ettiğim gibi. bebekleri seven insanlara da hayret ederim zaten. yemek yerken kusmuk konusu açıldığında midesi bulanan insanların; üzeri kusmuk kokan varlıkları sevebiliyor olmasına şaşırıyordum sadece. benim için konu bundan ibaretti. yoksa bebekleri seven insanlarla birebir husumetim yok.
dumanlar içerideki karbondioksiti ya da karbonmonoksiti bayağı bir arttırmıştı. bu yüzden mantıklı düşünme yeteneğimi kaybetmiştim artık, yardım etme isteği dahil kaybolmuştu. hala gülümsüyordum ama. öldüğümde gülerek ölürsem arkamdan "oha lan! adam ölürken bile gülmüş!" derler diye düşündüm hep. itfaiye seslerini duyuyordum. ardından kapının kırılması. birinin beni kucaklayıp götürmesi için oldukça büyük bir güce sahip olması gerekiyordu. kendimi yavaş yavaş bırakmaya başlamış hücrelerim ağırlaşmama sebep oluyordu çünkü. zaten yeterince ağırdım.
yanarak ölmeyi değil, trafik kazasında ağır bir şekilde ölmek istiyordum. yıllarca uzun otobüs yolculukları yaptım, beklediğim kaza bir türlü olmadı. haberlerde gördüğüm mükemmel tasarlanmış trafik kazaları beni bulmamak için can atıyordu sanki. bir zamanlar, kış aylarıydı yanlış hatırlamıyorsam, hasta olmak için can atıyordum. insanların kazak giyerek dolaştığı sokaklara şortla çıkıyordum. alttan alttan yediğim soğuk bacaklarımı değil, pipimi donduruyordu.

normal şartlarda kontrol edilemeyen bir pipinin, donmuş şartlar altında nasıl kontrol edilebileceğini çok iyi öğrendim. soğuklarda donmuş pipinize sıcak bir el değerse, dünyanın en mutlu erkeği olabilirsiniz. bacaklarının yaz kış demeden üşüdüğünü iddia eden kadınların, soğuk kış aylarında ince çoraplarla dolaşmasının mantığını bu sayede çözdüm. donmuş bir pipi'ye dokunan sıcak el; sizi mutlu edebiliyorsa... donmuş bir kuku'ya dokunan sıcak el; onları da mutlu edebilir.
kapıyı kıran itfaiye görevlileri "içeride kimse var mı?" diye bağırıyordu. canım bir türlü "var! yardım!" diye bağırmak isteyemedi. zaten onlar da içeriyi aramaya pek gönüllü değillerdi. sadece yangını söndürmek ve gitmek istiyorlardı sanırım. ufak bir yangını söndürmek başarıdır; yangından birini kurtarmaksa kahramanlık. kahramanlık, herkesin kaldırabileceği bir olay değil. ben olsam, ben de kahraman olmak istemezdim.
beni içeride unutmuş olmaları dışında her şey yolunda gibi gözüküyordu. yangını söndürdüklerinde ölmemiştim. ama düşünemiyordum da. gülümsüyor muydum, yoksa ifadesiz bir şekilde beni bulan itfaiye görevlisine mi bakıyordum bilmiyorum. ama içimden vahşice gülmek geliyordu.
kafam iyi olsun diye çok uğraştım zamanında. pipisini bile kontrol edebilen bir insan olmuştum ve hayatıma kurduğum baskı çok ağır geliyordu. bu yüzden bir şeyleri kontrol edememeye aşık olmuştum. bir şeyleri kontrol edememek beni mutlu ediyordu. zaten insanlığın doğasında kontrol etmemek yatar. insanlar da, geri kalan tüm hayvanlar gibi hayvanlar. içerisine bastırdıkları şeyleri özgür bıraktıklarında insan olabilirler asıl. ama bunu öğrenmek için çok erken bir dönemdeyiz. bu yüzden şu an, yani henüz... sarhoş olmayı çok seviyoruz.
tekrar mantıklı düşünebildiğime göre ciddi anlamda ölmemiştim. günlük meselelerime geri dönebilirdim artık. aşka mesela.
bol boşluklu bir hayatın karamsar tarafıyım. mutluluğu ne kadar istersem isteyeyim bulamayacağım. her tarafım mutluluk oyunlarıyla kaplı. sahneyi o kadar çok seviyorum ki bitiremediğim bir senaryoya sahibim 23 yıldır devam eden.

beni ne kadar sevdiğin önemli değil, seni bir türlü sevemiyorum. söylediğin her yalana inanmak benim işim, ve söylediğim her şeyde yalan aramak senin. ben keskin değilim, yalanlar söylüyorsam iyiliğin için. bugün de gelmeyeceksin biliyorum; yüzüne vursam canın acır.

bugün de uyuyamayacağım geri kalan her gün yaptığım gibi. hayallerim var benim, kırılgan olduğum için kimseye söyleyemediğim. hayalleri vardı birinin, paramparça ettiler kaldırımın gördüğüm tarafında. beni biraz tanısalar, severler aslında. yıllar geçti. büyüyemediğimi gördüler. çocukluğumu gördüler. artık kullanılmak için yaratılmış bir oyuncak gibi hissediyorum kendimi; sahibi bilinmeyen. artık kullanıyorlar beni; ruh emiciler.

ne oldu? rüyaların da sonuna geldim. bilmiyorum kaçıncı oldu bu varsanı?
bırak. boşver.
sonrası... hep aynı.

Bu Blogda Ara