Ana içeriğe atla

mor, yeşil, mavi.


mor. yeşil. mavi. paranın olmayan tek rengi kırmızıdır fakat tüm insanlar tutkuyla bağlıdır paralara. mor, yeşil, mavi... kim bilir tanrı, kırmızı hariç hangi renktir? sağ, sol, yukarı, çocuk, genç, yaşlı, kim bilir tanrıyı mahçup eden hangimizdir? ben tanrı olsaydım insanlıktan nefret ederdim. yani nefret dediğin şey, evrenseldir. tanrı dahil.

gözleri içerisine kan doldurulmuş leğen gibiydi. çıkıntısı vardı, tam tutup çekmelik ve orada kör etmelikti. küçüklüğünden beri körlüğü savunurdu, çok iyi tanıyordum. bir kere sohbetimizde "kör olsaydım bu kadar pisliği görmek zorunda kalmazdım" demişti. sadece gözlerindeki kanları sevdiğimden dolayı gözlerini çıkartmak istiyordum, ama canım istemiyordu. yine düşüncelerdeydi, dışarıdan izlemesi zevkliydi fakat beyninin içerisine girip iki dakika orada kalsaydım çığlık çığlağa kalacağımı biliyordum. bir insan dışarıdan bakıldığında ancak bu kadar güzel masum, içerisine doğru gidildiğinde bu kadar lanet gözükebilirdi. yine de gülüyordu, yine de seviyordum onu. o gün paramız bitmişti. t-shirt'lerimizi kırmızı giymiştik. yine de gülüyorduk. o gün çok sevdiğim içi güzel, dışı lanet arkadaşım trafik kazasında hayatını kaybetmişti. arabanın çarpışını hızlı çekim de izlemiştim, çünkü trafik kazaları filmler gibi değildi. tekrarı ve yavaş çekimi yoktu. birden bire oluyordu. benim arkadaşım ölmeye çoktan meğilliydi, kazayı görmeye gittiğimde zaten ölmüştü. ama gülüyordu. gülen suratıyla bana son kez "kardeşim..." diyordu, "parasız öldüm. çulsuz öldüm ama gülebiliyorum."

ölüşü sinirlerimi bozmuştu. yani ölmüştü, ne ağlayabilirdim ne gülümseyebilirdim. ne ağıtlar yakabilirdim, ne de ailesinden herhangi birini tanıyordum. bu yüzden yanına oturdum. kanlı t-shirtünün cebindeki arkadaşımın kanıyla süslenmiş sigara paketini aldım. bizim gerizekalı, sigara paketinin kapağını asla kapatmazdı. bu yüzden sigaralar da kanlanmıştı. ama eminim ki dışı güzel içi lanet arkadaşım, hayatta olsaydı o sigarayı içmemi isterdi. hatta rüzgara içirmemek için hızlı hızlı içmemi isterdi. belki de ölmeden önce konuşabileceğimiz bir kaç saniyemiz olsaydı bastıra bastıra "o sigarayı içeceksin" derdi. bilirim, "elveda" demek yerine söyleyeceği son cümle bu olurdu. o sigarayı içecektim, kafama koymuştum. sigaramın arkadaşımın kanını küle döndürmesinden zevk alabilirdim belki de. aldım da zaten.

kırmızı t-shirtünde kan pek belli olmuyordu. ama yüzü bembeyazdı. bembeyaz vücutlarda kırmızı rujların fantezisini kurardım fakat en yakın arkadaşımın dudaklarında kırmızı kanlar duracağını hiç tahmin edememiştim. beyaz vücutta kırmızı, ciddi anlamda güzeldir. dışı güzel içi lanet arkadaşım, hayatı boyunca ilk defa bu kadar estetik gözüküyordu bu yüzden. sadece dudaklarına değil, yüzünün her tarafına yayılmış kan daha da estetikleşiyordu. ona anlattığım "yüzümde dikiş yarası olsun istiyorum. bazen havalı geliyor. yüzümde dikiş yarası olsaydı belki insanlar beni severdi." düşüncesinden sonra çok gülmüş ve "saçmalama lan dangoz" demişti. ama haklı çıktım. yüzünde dikiş yarası olmasa bile, yüzündeki kan dikiş yarasını hatırlatıyordu. haklılığımı düşünerek gülümsedim. yani eğer ki yanımda ayakta olsaydı, ya da ölmeden önce bir kaç saniyemiz olsaydı o da bana "gülümse lan. valla, sürekli bunu istiyordum zaten." derdi.

yıllar önce benden bir ricası olmuştu fakat vücudundan sızan kanın oturduğum yere doğru gelmekte olduğunu fark ettim. aslında ortam çok garipti. böyle şeyler olduğunda çevreden insanların hemen toplanacağını zannederdim. mutlaka birisi ortadan çıkar ve "açılın! ben doktorum!" diye bağırırdı. öldüğünü fark ettiklerinde taziyeleri toplamaya başlardım.

"neyinizdi? başınız sağolsun." derdi genç çocuk.
"ölümlü dünya işte yavrucum. kalk su vereyim." derdi yaşlı bir nine.
"ya orospu çocuğu yavaş sürsene arabanı" derdi toplumsal mesaj dolu bir amca.
"boşverin. öldü. bırakın kanı rahat aksın. en azından ölürken rahatlamayı hak ediyordu." derdim ben de. eminim aradıkları ambulanstan inen hemşireler bana deli gömleği takardı.

ama durum böyle değildi. garipsedim tekrardan. vücudundan sızan kan benim de etrafımı çerçevelemişti. küçükken çamurda oynamaktan hoşlanırdım ve şu an durduğum pozisyon bana oyunlarımı hatırlatıyordu. arkadaşımın kanıyla kandan kaleler yapabilirdim mesela. ya da bir parça kanı avucumun içine alıp yerdeki kanın üzerine döküp dalgaların oluşumunu izleyebilirdim. tekrar yaktım dışı güzel içi lanet arkadaşımın kan dolu sigarasından. aslında oldukça lezzetliydi. o an fark ettim ki gelecekte bir sigara fabrikası açsaydım temelini mutlaka insanların kanlarıyla süslerdim.

arkadaşım hala yerde yatıyordu. kan, hala akıyordu.

mor. yeşil. mavi. kırmızının tek anlamı tutku değildir maalesef. fakat tüm insanlar tutkuyla bakar kırmızıya. mor, yeşil, mavi... kim bilir tutku, kırmızı hariç hangi renktir?

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

iyi ki varsın.

sana ne yazacağımı bilmiyorum. aslında, sana ne yazacağımı çok iyi biliyorum da kelimelere dökemiyorum. bir yanıma kahvemi aldım, diğer yanıma da bırakmak için söz verdiğim sigaramı. yazmak bana zararlıdır belki, belki de zararsız. hiç bilmiyorum ama çok mutluyum; yanımda sen varsın. yanımda kal... bana en yararlı sen varsın, geriye kalan her şey zararlı. benim için baktığım her yerde sen varsın; gerisi anlamsız.

ellerim biraz soğuk, elimin en soğuk yerinden tutar mısın içim ısınsın. ya da bana biraz bakar mısın, cennete olan sevdam artsın. saçlarınla oynayabilir miyim, çocuklukta hevesimi alamadığım oyuncaklarım için. ellerinden ben tutabilir miyim ya da? soğuk bir yerin kaldıysa ısınsın diye.

sana çok şey yazdım. sana yazdığım her şeyi sildim, tekrar yazdım. kelimelerin duruşunu beğenmedim bazen. bazen, seni sevdiğimi tam anlatamadıkları için kızdım; tekrar sildim, tekrar yazdım. bir daha beğenmezsem eğer tekrar siler tekrar yazarım. sana değer. senin için, tek tek, ayrı ayrı tüm ke…

siz hiç başarısızlığı çantanızda taşıdınız mı?

henüz 23 yaşındayım. geçenlerde bir yazı okudum. bana "hayatı aceleye getirme" diyordu. yine uzun bir zaman önce geçenlerde birileri bana "steve jobs üniversiteyi bırakmış. sonra apple'ı kurmuş." diyordu. biraz daha önceye gidebilirim. google'ın küçük bir garajda kurulduğu gerçeğine kadar yani. insanların öğütlerinden bahsetmekse konu, hayatımın her köşesini anlatabilirim. memur olmamı isteyenlerden, değer verdiğim her şeyi hiçe saymamı bekleyenlerden girebilirim konuya. dolabımdan hiç çıkarmadığım, "bir gün başarılı bir insan olacaksın." dendikten sonra verilmiş kol düğmelerinden bile bahsedebilirim. hiçbir şeyi değiştirmez, biliyorum. hiçbir şeyin değişmesini istemiyorum zaten... sadece, anlatasım var.

iki üniversite gördüm ben. ikisini de bitirmedim. birini daha üçüncü ayımın başında bıraktım. diğeri 5 sene sürdü, bırakmak üzereyim. üniversiteyi bırakmak iyi bir şey değil, biliyorum; fakat üniversiteyi bitirmek de zannedildiği kadar iyi değil.…

5. ay: gidersen...

saat geç oldu, uyuyup uyanalım. saatini kur, bir sanatçının da dediği gibi "her sabahın, bir anlamı olmalı." her sabah, bir anlam oluşturmalı. ölüm var, ölüyoruz işte; hem de kaç defa olduğu hiç belli değil. ölüm var, ölüyorlar işte; kim olduğu çok mu önemli?

şimdi de kayıp giden zamana mı takacağım bilmiyorum. şimdi, neye takmam gerektiğini de bilmiyorum kafamı. ya gidersen? ya kalmazsan? içimden bir his diyor ki "bütün cümlelerin yarım kalır." içimden bir ses uyarıyor, "zaten sessizsin... giderse, ne anlamı kalır?"

derin bir uykudan uyanır gibi, komadan büyük bir isteksizlikle çıkar gibi... hiç dinmez gibi ve hiç bitmez gibi... akla gelen her kötü betimleme gibi korkular. neden, ne için... cevabı bulunmayan bir yerde. beynin derinlikleri, kalp atışının ulaşamadığı yerler gibi. hiçbir işe yaramayan apandisit gibi ve daha bir çok şey gibi... ne çok gibi oldu, kendimden çekindim.

bi değişiklik var anlıyor musun? neyin değiştiğinin farkında değilim üstelik…