saçmalattirik: aşk ve parazit ilişkisi.

bir tarafta kültablası, yanmakta olan bir sigara, saatlerdir uyuyamayan bir insan evladı ve nereye gittiği bilinmeyen hikaye. bomboş sayfa, kafatasının içerisindeki et parçasından gram gram yemeye başlamış düşünce parazitleri. bir canlıya bağımlı olarak yaşayabilen ve üzerinde yaşadığı canlıya zarar verebilen organizmalara parazit denir. bir parazitin, diğer canlının iç kısmında yaşaması durumunaysa endoparazitizm. bu açıyla bakarsan eğer, aslında içini yiyen her düşünce, endoparazit bir yaşam formudur. alkoller, uyuşturucular ve sigaralarsa bu parazitleri öldürmek için yaratılmış ve tıbbın henüz keşfedemediği, yan etkisi ölüm olan ilaçlarıdır. kendi kendimizi bitirirken hala bu dünyanın en kıymetli varlıkları olduğumuzu iddia edebiliyoruz... işin doğrusuysa, kendimiz bile kendimizi reddediyoruz.

dünyadaki milyonlarca türün aksine, düşünebilen tek varlığız. aynı zamanda, kendi kendini bitirebilen.

bir tarafta kültablası, sönmüş olan bir sigara, saatler önce uyuyabilen bir insan evladı ve nereye gittiği hala bilinmeyen bir hikaye. tekrar yakılmış bir sigara. tekrar sönmüş. tekrar yakılmış, tekrar sönmüş. birbirini takip eden olaylar serisi yıllar öncesinde tütünü keşfeden adamın, bundan zevk alıp işi bağımlılık hale getirmesiyle başlamış. tekrar yakmış sigarasını adam, tekrar söndürmüş. içindeki tüm yaşam formlarını öldüren bu adam; kanser sebebiyle ölürken gülümsüyormuş. son sözünü duymuşlar, "güzel... en azından düşünmüyorum."

bir şekilde kendi kendimizi bitirmek zorundayız. kanserle veya değil. düşünceyle veya değil. acıyla veya değil. ölmenin binlerce farklı yolu var; hangisinin seni gülümseteceğini sen bilebilirsin.

bir tarafta kahve kupası, bir tarafta eli klavyede bir şeyler yazan adam. hala nereye gittiği bilinmeyen bir hikaye ve belirsizliği çözememiş okuyucu. gözleri, kelimeleri uykulu uykulu seçerken 'sanırım uyumak istemiyorum' diyerek yataktan kalkıp balkona çıkan ve son sigarasını yakan kadının kaçan uykusundan istiyorum. uyursam ölecekmişim gibi geliyor ve parazitlere o kadar bağımlıyım ki; kötü bir şey olmayacağını düşünerek yaşamak beni çıldırtıyor.

konudan konuya atlayan bir adam.
balkondan atlayan bir kadın.

intihar kötü bir eylemdir; güzel cümlelerle anlatmıyorsan eğer. bir parazitin, diğer canlının dış kısmında yaşaması durumuna ektoparazitizm denir. bu açıyla bakarsan eğer, aslında aşk yaşadığını düşünen tüm insanlar ektoparazit bir yaşam formudur. alkoller, uyuşturucular ve sigaralarsa bu parazitleri öldürmek için yaratılmış ve tıbbın henüz keşfedemediği, yan etkisi ölüm olan ilaçlarıdır. kendi kendinizi bitirirken, diğer insanın sizin mutsuzluğunuzdan içten içe zevk alması durumu daima var olacaktır. kendi kendinizi bitirirken hala bu dünyanın en kıymetli varlıkları olduğumuzu iddia edebiliyoruz... işin doğrusuysa, kendimiz bile kendinizi reddediyorsunuz.

konudan konuyu seçemeyen bir adam.
tekrar eden paragraf ve anlamsız cümleler.

iyi bilirsin. aşk'da, geriye kalan her şey gibi insanı öldüren bir hastalıktır. bir şekilde kendi kendimizi bitirmek zorundayız. kanserle veya değil. düşünceyle veya değil. acıyla veya değil. ölmenin binlerce farklı yolu var; hangisinin seni gülümseteceğini sen bilebilirsin.

bir paragraf, her bir unutuluş.

uyuma, bir şeyler daha yazacağım. ya da yazmayacağım. ya da ne bileyim, en son gördüğümde öyle bi şeydi. en son dışarıya bakarken o kadar çok gölge gördüm ki; insan yüzü nasıl bir şeydi unuttum. kafamı kaldıramıyorum yerden. insanlar, beni nasıl bu kadar unuttu? tanrı, belki de henüz doğmamış bir umuttur. bugün de bir kaç hayal, bir kaç hayat, bir kaç çocuk hiç beklenmedik bir yerinden vuruldu. tanrıyı bilmiyorum; beni yarattıysa bile, eminim ki sonradan unutmuştur.

iyi geceler.

gökyüzüyle konuşuyordum dersin.

bana biraz gitmekten bahset. en son birinden, bir yerden gittiğinde, hayatın beklediğin kadar güzel olmuş muydu? en son birinde kaldığında beklentilerini tatmin etmiş miydi? karanlığa baktığında göremediğin milyonlarca yıldız parçasının seninle konuştuğunu düşün. gezegenlerle de konuşabiliyorsan, delirdiğini kimseye anlatma; anlamayacaklar.

yüzlerce intihar notundan kaç tanesini üzerine alındın? bir yazarın, intihar notunda senden bahsettiğini düşün. seni hiç tanımayan bir yazar, notunda seni anlatırken ve ölümünün tüm sebebini sana yıkarken; neredeydin? birileri sorarsa eğer, gökyüzüyle konuşuyordum dersin. ben soruyorum; bana, başkalarıyla, gıcırdayan bir yatakta nefes nefese kaldığını anlat örneğin. gerçeklerden uzaklaşma. hayatımda bir an olsun gerçeği duymak istiyorum; senin için değil, nasıl bir his olduğunu bilmek için.

kahvelerin yüzlerce farklı tadı var, miktarını ne kadar koyarsan o kadar acıtır. fakat denediğin tüm sigaralar aynı tadı vermeye başladıysa; beynin sigarayla uyuşabileceği maksimum noktaya gelmiş demektir. daha ağır şeyler dene; hayatına bir kadını ya da erkeği al. seni sen yapan özelliklerinin sömürülmeye başladığını fark ettiğinde daha ağır şeyler isteyeceksin. ve yazılmış her intihar notunu üzerine alınma safhan burada başlayacak; zira, insandan daha ağır uyuşturucu yoktur. hayatından giden her insan intiharı tetikleyecek... sadece korkaklar intihar etmez, kazanmaya gücü olmayanlar korkak değil her şeyi kaybedenlerdir.

nokta koyulmuş her mutlu sonlu hikayenin sonu, aslında mutluluk değil mutsuzluktur. mutlu sonlu bir romanı bitirdikten sonra kendine "ee, bunun devamı?" diye soruyorsan, roman mutsuz bitmiştir işte. ana karakter ne kadar mutlu olursa olsun; işin gerçeği, senin mutsuzluğun devam etmektedir.

sigara bağımlılığına karşı çıkıp, kitaplara bağımlı olan insanlar tanıyorum. ama konunun devamı bu değil; beni daha çok, içtiği her sigarayı, farklı bir hikaye için yakan insanlar ilgilendiriyor. "vay be, bugün de değersizdim. bugün de boş bir gün geçti." diyebiliyorsan eğer, gün sonunda içtiğin sigaranın bir hikayesi vardır işte! öyle bir hikaye düşün ki, benimki 23 yıldır yazılıyor, ben 22 yaşımdayım. bana bir roman söyle... hikayesi 23 yıldır devam eden. ya da siktir et; bir sigara yak, hikayen yaşın kadar yıldır devam ediyor.

regl olmuş bir kadının huysuzluğunu değiştiremezsin; güçsüzleşmiş bir erkeğin yıllardır süren "güçlü olacağım" savaşının sonucu gibi. gittiği her yerde, "işte bu sene! her şeye yapabileceğim!" diye başlayıp, ertesi gününde aynaya bakıp kırışmış alnını, dökülmüş saçlarını görerek tekrar her şeyden vazgeçen bir insan tanıyorum.

söylesene, en son ne zaman "artık hayatı mutlu yaşayacağım, hiçbir şeyi siklemeyeceğim" diyerek hayata devam ettin? dün mü? ben de öyle düşünmüştüm. bugün, şu satırları, hala "beni anlatıyor galiba" diyerek okuyorsan, dünden bugüne hiçbir şey değişmemiş demektir. dışarıya gösterdiğin siklemiyor davranışın içinde yaşattığı katliamsı his; çok acıtıyor değil mi?

biliyorum. güldüğünde, vücudunun her yerinden fışkıran kanlar, her şeyi anlatıyor.
ve kazanacağımızı düşündüğümüz her gün, aslında daha da çok kaybediyoruz.

ya da, siktir et bunları. birileri sorarsa eğer, gökyüzüyle konuşuyordum dersin. ben soruyorum; bana, başkalarıyla, gıcırdayan bir yatakta nefes nefese kaldığını anlat örneğin. gerçeklerden uzaklaşma. hayatımda bir an olsun gerçeği duymak istiyorum; senin için değil, nasıl bir his olduğunu bilmek için.

bir aşk metni, bu kadar sıçabilirdi konulu yazı.

kırmızı kalemi al ve uzatma. başlık atarsın belki yaşanılan her mutsuz sonlu hikayene. "bu sondu" dersin yanına adımı bile not düşmeyerek. insanlar sadece bir kez ölür, ben zaten yıllar öncesinde ölmüştüm. hayata döndüğümü düşündüğüm her an "siktir git" diyerek bağıran tanrıya cevap hakkım olmadı. tanrı ne derse yapmak zorundasın! tanrı ölmeni isteseydi benim olmazdın; tanrı seni yaşatmayı seçti, beni öldürmeyi.

sarhoşluk, damarlarında akan kandan hızlıca geçerken bağırmak istersin "ölmek istiyorum!" diye. tanrı müdahale etmez, hayat da düzelmez zaten. ona bağırma! böyle olmasını sen istedin, sen doğdun sen yaşadın, seni sen yarattın. tanrı sana yardımcı olmasaydı bağırmazdım. sen yaratıldığından beri varoluşla ilgili problemlerim var. çözülmez sorular ve sınırsız baş ağrıları.

varoluşsal sorunlarımı vurduğum her şeyi paramparça ettim! helal olsun. tebrikler, yıllardır parçalanmamış her kalbi tek tek keşfedip parçalarken yakalandım. sonum idam. yıllar sonrasında, bugünlerimi "yıllar öncesinde bir pencereden bakmıştım." diye anlatırken yaptığım her gülümsemenin sebebi yine ben olacağım. bugünlerde hayalini kurduğun her çocuk, mutsuzluğun rehberi olarak romanlarımı okuyacak.

yavaşça yazdım onca şeyi. hedefi belli olmayan bir aşk hikayesi çok da anlamlı olmuyor. kim demiş duygulara inanmayan insan aşkı yazamaz diye? ben öyle bir duygusuz tanıdım ki; her acısı birbirine dolanmış. bu bir savunma mekanizması değil; insanlığın bedeli. ölmeyi isteyen o kadar çok insana göre yok zaten falan sebebim. sadece ölmek, kimseye belli etmeden. eminim aids olsaydım şimdiye çoktan ölmüştüm.

"peki öldükten sonra ne olacak?" diyen yüzlerce insana ölmeden önce ne olduklarını sordum. yaşadığın hayat ne kadar güzel? yaşadığın hayattan ne kadar memnunsun? çevrenizde benim gibi mutsuzlukla dolmuş bir insan varsa; hayatınızdan çıkarmadan önce, onun gibi yaşamak istersiniz. onun mutsuzluğu size ağır geldiğindeyse gitmek.

insanlardan gitmek kolaydır, olmasaydı bu kadar gözyaşı boşuna akmazdı. her şeyden gidebiliyorsun da, kendinden gidemeyeceğini bilmek zor olmalı. birinden git, bir yerden git, çok uzaklara yerleş... hayatında hala hiçbir şey değişmediyse sorun sensin demektir; bay... mutsuzluğa bağımlı.

kahveden çikolatalar yapıp adını bitter koydular, acı olsun diye. sanki yeterince acı yokmuş gibi, tatlıyı bile acıya bağlayabilen insanlar tanıdım. sanki yeterince acı yokmuş gibi, aşık olan aptallar. mutluluk için başkasına bağımlı olduğunu düşünen amsalaklar ve sik hastaları, mutluluğu parada arayan satılık böbrekli orospu çocukları... kimse de çıkıp demiyor ki "bizim için yapılan o kadar mutluluk varken tüm dünya mutsuzluktan yıkılıyor. durum böyleyken, tüm dünya mutluluğu yanlış yerde arıyor. bugüne kadar mutluluk için yapılmış, yazılmış her şey yanlış olamaz mı?" diye.


niye yalnız olduğumun cevabı açık ve net. küçük sürprizlere oluşturduğunuz yalancı mutluluklar beni tatmin etmiyor. ve ben hariç kimse, koskocaman dünyada, bugüne kadar mutluluk için yapılmış ve yazılmış her şeyin yanlış ve yalan olduğunu düşünmüyor.

duygusuz adam.

kavgalarım sürekli. iki tane cümleyi bir araya getirip, doğru kelimelerle birleştiremeyecek haldeyim. o kadar yoksunum ki herkesin sahip olduğu şeylerden... tek çarem, "olmasa da olur."

diken üzerinde koşuyormuş gibi hissediyorum kahve falımdaki yollarda. ne kadar farklı yoldan gidersem gideyim, sonu aynı mutsuzluk. hiç vaadedilmemiş topraklarda güller açtı, umarım kırmızıdırlar. ben hiçbir renge aşık olamadım da bilirim yine de, kırmızı güller bir gün birileri için açarlar.

tango için aşkın dansı diyorlar. alkol acıyı geçiriyorsa, neden ertesi günler var? neden acı çektiğimi bile bilmiyorum... yazsam neye yarar yazılar? içsem neye yarar ağrı kesiciler? en güçlü anti depresanlar gelse, neye yarar uykudan başka? neden sabaha kadar uykusuz geçen günler ve neden yataktan hiç kalkmama isteği? neyi, ne kadar kaybettik doktor bey; ben buradan baktığımda, hastayı ölmüş gibi görüyorum.

çirkinleşmiş yüzüm, alnım bile kırış kırış. tel tel dökülen saçlarımın peşinden üzülmeyi isterdim üzülebilseydim. duygusuz bir adamın duyguları, ne kadar gerçek olabilir ki... sen hiç duygusuz bir adamın ağlayabildiğini gördün mü? ben gördüm.

ne kadar çok susarsan o kadar çok cevabın vardır derler. o kadar çok susmak istiyorum ki ne sorum, ne cevabım var... o kadar çok kusmak istiyorum ki, önce karaciğerimi, sonra akciğerimi, nesillerdir kullanılmayan apandisitimi, içimdeki her şeyi. bir insanın ölmesiyle nefes almaması eşit mi? çünkü ben öyle bir ölü gördüm ki, hala nefes alabiliyor. bir insan, içindeki her şeyi kustuktan sonra vücudunu da kusabilir mi? ben öldüğümde, hiçlikle gömülmek istiyorum.

ne bileyim... "sahip olmadıklarımızı istemekten, sahip olduklarımızın değerini bilmiyoruz." derler. siz hiç, hiçbi şeye sahip olmayan bir insan görmediniz mi? ben gördüm. iyiye dair duyguları bitikti. bünyesinde barındırdığı tüm duygular mutsuzluktan, yalnızlıktan ve en kötü şeylerdendi. eminim sorulsaydı, "ben de aptallar kadar aşık olabilmek istiyorum." derdi.

bilmiyorum. siktirin gidin.

artık.

perdem simsiyah, güneşi, aydınlığı geçirmesin diye. havam, içim kadar karanlık. aynaya baktığımda kendimi tanımıyorum. kim olduğumu hatırlayıp, tekrar unutalı 1 hafta oldu. kendimi tanımak için aceleci davranmışım, şimdi, kendimden daha fazla nefret ediyorum.

yazacaklarım, söyleyeceklerim, uzar gider. ağlamadan yazdığım yazılar hiçbir heyecanımı uyandırmıyor artık. kimseyle tanışmıyorum. hayatıma, yeni kimseyi almıyorum. bir şeylerin eksik olduğunu hissetsem de; hayata ne kadar fazlalıksam, o kadar kaybediyorum. hiçbir şey heyecanlandırmıyor beni. eskiden, teknoloji kokan büyük mağazalara girdiğimde geleceğe dair planlar kurar, bir şeyleri istemenin zevkini yaşardım. teknolojik kokan büyük mağazalardan bile nefret ediyorum artık.

koşmak, yürümek, yerimde durmak, hiçbir şey istemiyorum. bunu bir mektup olarak düşün. intihar etseydim, aynı cümleleri kurardım. yalnız olmadığı zamanlarda bile yalnızım diye ağlayan pis mahlukun tekiyim ben; beni neden takasın? beni neden sevesin? esasında, ben kötü bir insanım. hiçbir şeye değer vermediğimden değil, değer veremediğimden.

uzun paragraflar kursam, okumazsın. kısa yazılar zaten her şeyin özetini geçmeyi biliyor. uzun uzun yazılmış kitapları okumaktan bile sıkıldım artık; bırakın, kitaplar da bir köşede öksüz kalsın. ne olurdu biraz mutlu olsaydım? ne olurdu heyecanı tatsaydım? ne ara bu kadar kaybettim, ne kadar zamandır hiçbir şeye sahip değilim? eskiden sahip olduğumu düşündüğüm ne varsa yok artık.

düz giden yolları kapattım. yokuş aşağı inerken fark ettim, hiçbir yol bana göre değil. sabah, bir klasik olarak yerine getirdiğim ritüelimi, mastürbasyonumu yaparken zevk alamadığımı gördüğümde bile ağlayasım geldi. her insanın taptığı, benim uzak kaldığım her şeyden nefret ediyorum artık. seksten, aşktan, duygusallıktan ve mantıklı gelen her şeyden.

karanlığı bile kapattım, siyahlıktan başka hiçbir şey yok. gökyüzünün maviye çalan ruhu, bana hiçbir şeyi hatırlatmıyor. son haftalarda, yazılar yazarken bile acı çekiyorum; onlarca satır, onlarca paragraf, silerken ruhum acıyor. neden yazdığımı bile hatırlamıyorum artık. kendimden bile bu denli uzaklaştım.

beni ciddiye almıyorsun. ama kayboldum.
bulunmanın imkansız olduğu topraklardayım.
kendimi gömdüm, yok oldum.
işim tanrıya kaldı, sen gelme artık.

sikimsonik yazılar serisi: hala ne dediğimi bilmiyorum.

boş sayfa aç. kapat. boş sayfa aç. kapat. boş sayfa aç. kapat. ne yazsam? boş sayfa aç. kapat. boş sayfa aç. ne yazsam? nelerden bahsetsem? değersiz insanların nesli. en ufak şeye, en çok üzülenlerin nesli. karanlığa kendine hapseden, ışığı açmayı unutanların nesli. boş sayfa aç. kapat. boş sayfa aç, yazmaya başla. belki aklıma gelir diye yazdığım onca hikayeyi, neden yazdığımı, nasıl yazdığımı bir türlü hatırlayamıyorum.

siz insanlar, her şeyin bokunu çıkartmakta ustasınız. bir kere olsa bile, adam akıllı sevemedeniz ya; lanet olsun o küçük, milyonlarca tür arasında kendilerini gelişmiş bir varlık olarak anlatan beyninize! düşünmeyin. sizi diğer varlıklardan ayırdığını düşündüğünüz o "düşünebilme" özelliği; sizi delirtmekten başka hiçbir işe yaramıyor. daha çok deliriyor, daha çok insana zarar veriyorsunuz. yazıklar olsun, hepinizin amına koyayım.

yarım kalan şarap gibiyim, tadım biraz ekşi. sabah erken uyandım, ne bok var bilmeden. son zamanlarda hep, erkenden uyanıyorum zaten. bir tarafım kendime yaptığım eziyetten kaçarken; diğer tarafım, eziyet etmekten zevk alıyormuş gibi.

neye dönüştüğümü bilmiyorum. her gün "tanrım, ben ne günah işledim?" diye düşünmekten sıkıldım ve oturup yaratılmış olmanın bile bir günah olduğuna karar verdim. "tanrının istenmeyen çocuklarıyız" cümlesi tamı tamına doğruydu belki de; tanrı, istemeden birileriyle birlikte oluyor ve bizleri yaratıyordu. tanrının gözünde kürtajın yeri yoktur; doğum için ortaya koyulmuş her mahsül, yaratılmak zorundadır. ve yaratılmış her mahsül, başlayan yeni bir kötü dönemin işaretidir. bunu bilen tanrının bile zevklerden uzak duramıyor olması; "var olmanın" en büyük günahı.

karanlıktan korkan cüceler tanıyorum, tam yedi tane. bir prensese sahip olmanın zevkini yaşıyorlardı en son konuştuğumuzda. bir prenses tanıyorum; tam yedi tane cüceye sahip. bir prensi beklediğini anlatan orospu, sahip olduğu yedi tane cücelerin sikini küçük olarak gördüğü için, cücelerinin değerini bilmiyordu. prenses ile yedi cücelerin hikayesini uydururken, diğer insanları düşünüyordum. milyonlarca insana sahip, milyarlarca yalnızlık ordusu tanıyorum. herkesin yalnızlığı, üst seviye korumalı kuleler yapmış kendilerini başkalarının yalnızlığından korumak için. ve kimse, başkalarının varlığının bile değerini bilmiyordu.

bir piyano tanıyorum bir türlü çalmak istemeyen. bir insan tanıyorum, yarım kalan şarap gibi, tadı biraz ekşi. bir kaç insan tanıyorum; yarım kalan şarabı bitirmek için can atan. bir kadın var tanıdığım, yarım kalan şaraba ne olduğu umrunda bile değil. tek derdi, şarabı yarım bırakmak.

bilmiyorum yine ne dediğimi.
belki içseydim, iyi gelirdi.
belki gitseydim, ruhu bile duymazdı.
belki giderim, ruhu, bu haberi almadan.
"iyi geceler" dilerim.
bir gece, iyi olabilecekse tabi.

yarına yalnız uyanayım.

"kimsenin sikine bile takmayacağı yazılar yazıp, kendimizi tatmin etmekten başka yaptığımız hiçbir bok yok!" diye bağırdım oda arkadaşıma. ileri gidip "kadın olsaydık bunlar olmayabilirdi. çirkin olsak bile elbet peşimize düşen yüzlerce insan bulabilirdik." diye eklemeden edemedim. hatta yolda yürürken binlerce güzel şey anlattım ona, hayatımız boyunca sahip olamayacağımız. bir an "bu sikten hayatta yaşamak istemiyorum. ne bu yalnızlık? ne bu karamsarlık? birbirimizden başka hiçbir şeye sahip değiliz! sikerim ulan bu hayatı." diye bağırmak geçtiyse de içimden, bağırmak yerine bir şarkının benim yerime bunları söylemesine karar verdim. yine iki soğuk içecekle beraberiz, yine hayatın ne kadar boktan olduğundan bahsedeceğiz, daha fazlası değil.

sarhoşluk bir yerlerimi hoşnut ediyor gibi. bu hayata ayık kafayla katlanamıyorum çünkü. neye, kime sahip çıktıysam terk edildim; terk etmek de en güzel hobilerim arasında yer aldı. en son bir kadının, yataktayken, "seni seviyorum" diyişlerime karşı "efendim" diyişlerine şahit oldum. o an kadın benim için bitmişti, geri kalan her şey gibi.

ne yazsam boş biliyorum.
ne kadar bağırırsam bağırayım, yarın... yine... uyandığımda... yalnız... olacağım.
benim için, hayatın en zor tarafı bu.
ne yazayım? söyler misin?
ya da siktir et.
yarına, yalnız uyanayım.

ölüme giden en kısa yol neydi şoför bey?

yorgunluğum, bir türlü bitmiyor. içinde alkol bulunan iki adet soğuk içeçek ile hayatı ne kadar idare edebileceğimi düşündüm. geçmişte anlatılan tüm hikayelerin sonu intihar ile bitti. hayatı boyunca her istediğini elde edebilen henry ford'un oğlu, son mektubunda şöyle dedi: "baba, hayal edip de ulaşamadığım hiçbir şey olmadı. ne varsa önceden hazırlamışsın, hiçbirinde benim emeğim yok. mutsuzluktan mahvoldum. gidiyorum." ben de oturdum, henry ford'un oğlunu hayal ettim. "acaba..." dedim, "intihar ederken gülüyor muydu?"

hayatı yaşayabilen insanların benden bir sır sakladığını düşündüm oturup. "milyonlarca insan hayatı yaşayabiliyor, yapacak bir şey bulabiliyorsa eğer sorun bendedir. onların bildiği, benim hala öğrenemediğim bir şey var." dedim kendimce. 48 saattir içinde bulunduğum odadan dışarı çıkmadım. dışarıda neler oluyor? insanlar nasıl dışarı çıkabiliyorlar, yapacak neleri var? içinde bulunduğum durum beni kahretti. facebook'ta yazılan her şeyi ezberlemiş gibiyim. twitter'da, insanların ne diyeceğini önceden tahmin ediyorum. hala bağırasım var, bir tarafım hala "bir şeyler eksik ulan amına koduğumun insanlığı!" diye bağırmak istiyor.

ben de yaşadım. ben de nefes alıyorum. benim de dışarıya çıkasım geldi arada sırada. oda arkadaşımın yanına gidip "burak..." dedim, "bir şeyler eksik." suratıma aval aval bakıp "evet." dedi, "biliyorum." sonra da sustuk. iki arkadaş arasındaki en mükemmel muhabbet, işte böyle geçti. tarihin tozlu raflarında kayboldu, yazılar hariç hiçbir yerde hatırlanmasın diye. sonra tekrar bilgisayarın başına geçtim. etrafıma aldığım iki adet soğuk içeceğimle; hayaller kurdum bir türlü tamamlayamadığım. binlerce hayalim var, sonu hep eksik.

dar sokaklarda satılan uyuşturuculara rastladım. uyuşturucuların tercih edilme sebebini hiçbir zaman anlamamışımdır; hayat zaten, herkesi uyuşturan bir hastalık. daha fazla uyuşma ihtiyacı neden? sonra oturdum ve soğuk içeceğime bakarken, kontrolümde olmayan cümleler çıktı ağzımdan... "sonuçta, alkol de uyuşturucu değil mi? daha fazla uyuşma ihtiyacı neden?"

rüyamda, korkunç bir kaza kurşununa kurban giderek ölen, tüm eski arkadaşlıklarımı gördüm. kaybetmek dediğimiz şey; yatağının üzerine koyduğun iphone'unu mutfakta aramaktan ibaret değil. telefonunu hiç korkmadan, gözü dönmüş bir halde paramparça etmiş birinden bahsediyorken; telefonunu bir yerde unutmuş birini aynı kefeye koymak biraz mantıksız. ben çok feci kaybedişler yaşadım; en iyisinin betimlemesi de neydi biliyor musun? o mutfakta aradığın iphone'u yatakta bulup, yere fırlatıp, üzerine basarak sonra da camdan aşağıya fırlatmak. ben en çok insanları kırdığım için kaybettim, ama bunun konumuzla hiç alakası yok.

vücudumun çaresizce titreyişlerine şahit oldum. büyük bir titreyişe karşı hiçbir şey yapamaz, kendini kontrol edemezsin. küçük bir ürpertiyle neye benzediğini şaşırırsın. öyle çok ürperdim ki son zamanlarda, neden ürperdiğimi bilmeyerek; vücudum titreşim yayan bir radyasyon dalgasına benzemeye başladı.

direksiyonu hafiften sola doğru kaydırırsak, karşıdan gelen başka bir direksiyonluya çarparak hayatımızı kaybedebilir miyiz sayın şoför? yoksa, hayata özürlü olarak doğmuş, annesi babası suçlu tüm engelli insanlar gibi; vücudumuzun belli başlı organlarını mı kaybederiz? sakat olmak, ölüyor olmaktan daha zor, biliyorum. fakat şu an yaşadığım hayatın, sakat olarak doğup bazı şeyleri yapamayan tüm insanlara benzemeyen hiçbir tarafı yok. aynı engellere sahibim. onların belirli uzuvları, benim de hissettiğim çoğu şey eksik.

neler oluyor şoför bey? neden hiç sendelemiyorsunuz?
ölümden korkmuyor olmak, sizi usta bir şoför yapmaz.
asıl usta şoför olmak, ölmek isteyen birini, doğru yola sokmaktan geçer.
benim, hangi yolun doğru olduğuna dair hiçbir fikrim yok.
ölüme giden en kısa yol; bursadan mı geçiyordu?

saçmalattirik: ne diyorum, hiç bilmiyorum.

hep bir şeyler eksik. anlayabiliyor musun? iki vücut, birbirini tamamladığında bile. ay, tamamen dolunay'a döndüğünde, insan evrimi tamamlandığında, büyük pezevenkler küçük çocuklarına tecavüz etmeyi bıraktığında bile bir şeyler eksik olacak. yirmi üç saatini geçirdiğin küçük duvarlar arasında değil, dışarıya çıktığın küçük bir saatlik zaman aralığında fark edeceksin eksik olduğunu. üşenip inmediğin merdivenlerde bile değil, yerçekimini azaltarak dünyanın sonuna sebep olacak asansörlerde anlayacaksın, asansöre koyulmuş camlarda kendini izlerken. ve diyeceksin ki kendi kendine: "her şey biraz eksik. sanırım, ben bir şeyler için fazlalığım... yaşamak, nefes almak için bile."

hep bir şeyler eksik. anlayabiliyor musun? hep bir şekil fazlalık. karanlığın ucunda bile. elektriği kesilmiş fakirler semtinin, ışığı yanan tek apartmanında terk edilmiş yalnızlığı bir hayal et. binlerce eksik ışık arasında parlayan tek ışık olmak; ne büyük utanç! oysaki her ışık, biraz da olsa karanlığı hak eder. ben bir ışık olsaydım; bana sorulmasını isterdim. sorun bakalım ışığa yanmayı istiyor muymuş? kendisine benzeyen binlerce ışık karanlıktayken, parlayan tek ışık olmak, ona ne hissettiriyormuş?

deliriyorum sanki.

asansörle indim. asansöre koyulan her cam, insanlığı yalnızlık hakkında düşünmeye itmek için tasarlanmış gibi. ne zaman asansöre yalnız binsem, "vaay be! bugün de yalnızım! şu tipe bak. yaşlanmış bir bunak gibiyim!" diye düşünmeden edemiyorum. bir yazarın da dediği gibidir belki: "çok yaşadık, erken yaşlandık." gözlerimin altına konmuş bir kaç siyah torbayla yüzleşirken, ne kadar dolu olduğumu görebiliyorum. gözlerimin üstündeki kırışmış alınsa bana ne kadar boş olduğumu hatırlatıyor. bir tarafı eksik, bir tarafı fazlalık. hangisine bakarsam o kadar kötü oluyorum. dolu olmanın da, boş olmanın da hiçbir iyi tarafı yok. hayatımla ilgili bildiğim tek şey, her şeyin daha kötüye gittiği.

biraz daha yazarsam iyileşecekmişim gibi geliyor. aslına bakarsan bu sayfayı açmadan önce, yüzlerce şey düşünüyordum. buraya dökebildiklerim, aslında düşünmediğim onlarca şey. yazdığım her şeyi düşünmeyi istedim, hiçbir şeyi düşünemediğimi fark ettiğimde "boşver..." dedim, "ne gelirse aklıma düşünmediğim, onları yazayım. bir tarafa illa ki bir şeylerin eksik olduğuna dair bir şeyler kondurur, yazı bittiğinde hiçbir şey olmamış gibi yoluma devam ederim." sonrasında düşünebildiğim onlarca şeyi yazabildiğimi gördüğüm de, fark ettim ki tüm düşünceler birbirine girmiş. düşündüklerimi mi, düşünmediklerimi mi yazıyor olduğum hakkında tek bir fikrim bile yok. ki yine "aslına bakarsan", hangisi olursa olsun, yazdıktan sonra her şeyin biraz daha eksik olacağını biliyorum. hayatımda neyin eksik olduğunu bilmeden, "bir şeyleri tamamlayabileceğimi" düşünmek zor oluyor. neyi tamamlarsam tamamlayayım; bir tarafım eksik, bir tarafım fazlalık kalıyor.

ne oluyor, hiç bilmiyorum.
ne saçmalıyorum.
sen ne diyorsun mustafa?
ben de ondan bahsediyorum.
ne diyorum, hiç bilmiyorum...

sonsuz döngü: düşünemiyordum. baş edemiyordum.

ne kadar itilirsem itileyim, ne kadar itersem iteyim kendimi yalnızlığa; içeriden, dışarıya doğru haykırmaya devam edeceğim. birilerinin beni duyması kolay şey aslında; çığlıklarla bardakları kırıp geçirmiş operacıların varlığına şahit olmuş genç bir nesiliz biz. oktavı yükseltilmiş insan modellerine bakıp "ah be! ne güzel ses var şu orospu çocuğunda!" diye iç geçirmiş ve o sese sahip olamamanın verdiği eziyetle yaşamış bir nesil. yalnızlıktan yukarıya doğru bağırsak; dünya üzerindeki tüm camları yıkabilir, kutsal kitaplarda bahsedilen kıyameti hep bir ağızdan getirebiliriz. ama konumuzun, bunlarla hiç alakası yok.

düşünemiyordum. baş edemiyordum. bu yüzden yolda yürüyordum uzun zamandır yaptığım oturma eylemlerimin aksine. önümde iki polis ve orada ne iş yaptığını bir türlü anlayamadığım bir asker vardı. sadece askere doğru yapabileceğim tek bir hamleyle silahını çalmayı ve bir kaç saniye içerisinde kafama sıkmayı düşünüyordum. ama, beynimin bir tarafı "dur" diyordu, "eline daha önce hiç silah almadın. emniyeti açıksa ve kafana bir kaç saniye içerisinde sıkamazsan ya da silahın içinde tehdit içeren mermi yoksa, yaka paça göz altına alınır, teröristik eylemlerinden dolayı sorgulanır ve başkalarını öldürmüş işkence metodlarıyla başbaşa kalırsın." diyordu. bu yüzden siktir edip uyanmaya karar verdim. zaten bir şair, "rüyaları gerçeğe dönüştürmenin en güzel yoludur uyanmak" diyordu. belki bir askerin silahını çalmayacaktım ama kendimi öldürmek için, kendime uygulayabileceğim yüzlerce yöntem vardı. ve bir mermiye asla ihtiyacım olmayabilirdi.

yatağım sırılsıklam uyandım. halk diliyle "deli dana gibi uyuyor" dedikleri tabiri tam olarak yatağıma uygulamıştım. yorganım ebesinin amındaydı, ayağıma gizlice girmiş krampın kurbanı olmuştum, ayağım ağrıyordu. bu sefer, az önce düşündüğüm her şeyin aksine, yatağımı toplamamak için yatağımdan kalkmayabilirdim. zilim çalıyordu, umrumda da değildi aslında. bir saniye içerisinde zili icat eden adamı düşündüm. hangi deli; zile böyle saçma sapan, baş ağrıtıcı ve "yalnızlığın gidici" mesajı içeren bir ses tonu verebilirdi ki? siktir ettim, kapıya da bakmadım. zaten son günlerde, ölümün de aksine, yalnızlık iyice zevk veriyordu.

düşünemiyordum. baş edemiyordum. bu yüzden yatağımdan da kalkmıyordum. oturup ne kadar saçmaladığımı rakamlara vurup, istatistiklere döküp saçma sapan sayılar peşinde de koşmak istemiyordum.

bu yüzden, az önce düşündüğüm her şeyin aksine, yataktan kalkmaya karar verdim. ilginç bir şekilde, kalktım da. su içtim, yüzümü yıkadım. dışarı çıktım, koştum. iki polis, bir askerle karşılaşmadan hemen önce, yolumu değiştirip bakkala girdim ve bir sigara aldım. koştum, tekrar koştum. eve doğru koştum, yalnızlığa. yalnız olmadığın her an artık, resmi kaynaklarında belirttiğine göre, manik depresyona hitaben, acı veriyordu.

eve geldim. sonra bir yazı yazdım. konuyu nereye bağlayacağımı bulamadım daha sonra. polis, asker, uyku, yatak, zil, yalnızlık, ölüm. polis ile askeri, uyku ile yatağı, zil ile yalnızlığı ve ona hitaben ölümü bağdaştırdığımda tüm hikaye bitiyordu. ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. uyudum ben de.

düşünemiyordum. baş edemiyordum. bu yüzden yolda yürüyordum uzun zamandır yaptığım oturma eylemlerimin aksine. önümde iki polis ve orada ne iş yaptığın... sil baştan.

sen hariç; kimse bilmez.

ellerinde kalmışım. sessizlikten de uzaklaştım, sesten de. "nasıl öyle bir yer var olabilir ki?" diye sorabilirsin; yıllar sürer sana hiçliği anlatmam. ya da cevap vermem, sen ne de olsa cevabı anlayamazsın. sonuçta, cevabın olmaması da sessizliğe, hiçliğe bedeldir. bir şey öğrendim; bir yerde kahve varsa eğer sigara onun mezesidir. bir yerde sen varsan; nefreti, kendime gurur bellerim. bunları siktir et, bu paragrafın gerisi, bir aşk hikayesi. bundan sonrası, bana ait.

"çok eğlendim. teşekkür ederim." dedim. yeşil gözleri ve uzun saçları vardı. bir kadında nefret ettiğim iki özelliğe sahipti; ondan nefret etmemek için, koca bir hiçliğe sahiptim. mekanın sol tarafındaki tuvaleti işaret etti. "hayır, çıkmak istiyorum" bakışı attım. kafasını, hayır anlamında iki yana salladı. elimden tuttu, tuvalete koştuk. başında marilyn monroe fotoğrafı asılmış tuvaletin kadınlar tuvaleti olduğuna kanaat getirdim. o tuvaleti girdi, ben onu beklemedim. belki de bekleseydim, hayatım bugün bambaşka bir yerde olurdu.

"fark ettiysen, hikaye barındıran yazılarımın çoğunda kadınlar tuvaletinden bahsediyorum." dedim fatma'ya. "evet, peki neden öyle?" dedi. o an en çok, sessiz kalmayı, etrafımdaki tüm kadınlara bir bakış atıp masanın üzerinde bulunan çayımdan bir kaç yudum almayı istedim. fatma bana bakıyordu, ben, her zamanki gibi benden cevap bekleyen bir kadının gözlerinden kaçırıyordum kendimi. "garson bey!" diye bağırdım. "bir cevaba ihtiyacımız var, mümkünse içine çikolata da koyun." mekanın güvenliği dahil olmak üzere, dört kişiden dayak yedim; kadınlar tuvaletinde. geri döndüğümde fatmaya cevap veresim geldi... "dünyanın en büyük pislikleri, kadınlar tuvaletinde gerçekleşir. burnumdaki kanı gördün; bir de, tuvalete çocuğunu sıçıp bırakan anneyi görmeliydin." cevap vermedim. o da zaten üstelemedi.

"her paragrafa neden diyalog ile başlıyorsun." dedi sadece bir kaç yazıda kendini bulmuş kaybedenler ordusu. 4 kişiydiler, 3 kadın, 1 erkek. gözlerime bakıyorlar ve benden mantıklı bir cevap bekliyorlardı. fatma'ya da yaptığım gibi, benden cevap bekleyen herkese yaptığım gibi kaçırdım kendimi. balkondan aşağıya bakıyordum artık. "duyuyor musun? yani, şu an beni herkes duyuyor ama sen duyuyor musun?" dedim. "neden kendinle konuşuyorsun?" tepkisi verdiler. tam beklediğim oldu aslında, "gördünüz mü?" dedim... "kendisiyle konuşan herkese deli muamelesi yapıyorsunuz, ben de her yazıyı başkalarıyla konuşuyormuş gibi yazıyorum." içeriden koşarak gelen beşinci kişi, çayımı tazeledi. güzelce içtik, ben hariç, hepsi sohbet etti.

bir gün, bir şarkı dinliyordum. şarkının bana ne kadar çok benzediğini, elimdeki sigarayı filtresine kadar içtiğimde fark ettim. bir şarkı, ancak bu kadar sesli ve bu kadar sessiz olabilirdi. yani, bir düşündüğünde, hem sessiz olup, hem sesli olan bir şey nasıl var olabilir ki?

ben var ettim. şimdi de sen dene.
önce intihar et, sonra hayata dön.
sonra tekrar intihar edersin.
ki, bir kere öldükten sonra geri dönmek; en çok eskiyi özletir.

peki ya eskiyi bilmiyorsan? yarattıkların sesi, bilinmezlikse sessizliği temsil eder. ve her şey, soyut gerçekleşir. intihar da, dönüş de, ölüm de, özlemek de.

sen bilirsin, sen hariç; kimse bilmez.

günlük parçası.

konu hiçbir zaman sen olmadın. yani, biz, hiçbir zaman "biz" olmadık. biz denen kelime, sadece yazılarımda orospu ettiğim şeylerden ibaretti. "mutsuz değilim" demek, benim için hiçbir zaman "mutluyum" anlamına gelmedi. insan mutsuz olamadığı gibi, aynı dakikalarda, mutlu da olamayabiliyor. zannedildiğinin tam tersine, ben yazılarımı sadece mutsuzken yazmadım. bir şeyler yazabilmek için mutsuz olmam da gerekmiyor, geç olsa da öğrendim. hiçbir şey hissetmiyor olmak, benim için bir şeyler yazma sebebi.

kendimi çok yalnız hissetsem bile, artık, yalnız olma durumu kafaya taktığım şeyler arasında değil. ne kadar kalabalık olmak istersen iste, olamayacaksın ne de olsa. aynı, ölümü çok isterken ölememek gibi. tanrının bildiği bir şeyler var ki seni yalnız bırakıyor, öldürmüyor. bildiğim şeyler arasında yerini aldı artık yalnız olmak ve yaşamak farkındalığı.

bir kafeye oturdum ve fark ettim ki saatlerce kimse olmadan oturabiliyorum. bir dizi izlerken, yerimden kıpırdamadan, beynime baskı yapan baş ağrısına takmadan, artık isyan etmek üzere olan belimi düşünmeden oturabiliyorum. işin en garip tarafı, hala bunların iyi mi yoksa kötü mü olduğuna karar veremiyor olmak.

bilmiyorum, üşütmüş ciğerlere yapılan sigara baskısı zatüre yaratır mı? 2 hafta öncesinde aids ile yeşermiş umutlar, bugün acı çektiren bir hastalığa, zatüreye kaldı. seksten, çıplak kadınlardan, büyük memelerden de konuşasım gelmiyor; 2 haftada o derece eksildim anlayacağınız. eskiden olsaydı bu yazının, bu paragrafları, çıplak bir kadınla çıplak bir erkeğin sevişmeyi nasıl reddettiğini anlatırdı. ben bir şey anlatmak istemiyorum, lütfen siz anlayınız.

içimde güzel bir özgüven patlaması vardı, bir an yarısı gitti, diğer yarısı hala saklımda. konu hala para değil. parasızlık, benim için bir mutsuzluk sebebi. paramın var olması ve neye harcayacağımı bilmiyor olmamsa daha büyüğü.

vakit kötü geçiyor aslanım. her şeyi düzene sokmak dediğimiz kavram buysa eğer; evet, her şey yolunda gidiyor. peki her şeyi düzene sokmak için, tüm hayatımı boka bulaştırmak zorunda mıyım? neyse, bu sigaram sondu; sigarayla birlikte yazıyı da bitirmek istiyor canım. hadi, siktirip gidelim.

Bu Blogda Ara