Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Ekim, 2014 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

saçmalattirik: aşk ve parazit ilişkisi.

bir tarafta kültablası, yanmakta olan bir sigara, saatlerdir uyuyamayan bir insan evladı ve nereye gittiği bilinmeyen hikaye. bomboş sayfa, kafatasının içerisindeki et parçasından gram gram yemeye başlamış düşünce parazitleri. bir canlıya bağımlı olarak yaşayabilen ve üzerinde yaşadığı canlıya zarar verebilen organizmalara parazit denir. bir parazitin, diğer canlının iç kısmında yaşaması durumunaysa endoparazitizm. bu açıyla bakarsan eğer, aslında içini yiyen her düşünce, endoparazit bir yaşam formudur. alkoller, uyuşturucular ve sigaralarsa bu parazitleri öldürmek için yaratılmış ve tıbbın henüz keşfedemediği, yan etkisi ölüm olan ilaçlarıdır. kendi kendimizi bitirirken hala bu dünyanın en kıymetli varlıkları olduğumuzu iddia edebiliyoruz... işin doğrusuysa, kendimiz bile kendimizi reddediyoruz.

dünyadaki milyonlarca türün aksine, düşünebilen tek varlığız. aynı zamanda, kendi kendini bitirebilen.

bir tarafta kültablası, sönmüş olan bir sigara, saatler önce uyuyabilen bir insan evladı…

bir paragraf, her bir unutuluş.

uyuma, bir şeyler daha yazacağım. ya da yazmayacağım. ya da ne bileyim, en son gördüğümde öyle bi şeydi. en son dışarıya bakarken o kadar çok gölge gördüm ki; insan yüzü nasıl bir şeydi unuttum. kafamı kaldıramıyorum yerden. insanlar, beni nasıl bu kadar unuttu? tanrı, belki de henüz doğmamış bir umuttur. bugün de bir kaç hayal, bir kaç hayat, bir kaç çocuk hiç beklenmedik bir yerinden vuruldu. tanrıyı bilmiyorum; beni yarattıysa bile, eminim ki sonradan unutmuştur.

iyi geceler.

gökyüzüyle konuşuyordum dersin.

bana biraz gitmekten bahset. en son birinden, bir yerden gittiğinde, hayatın beklediğin kadar güzel olmuş muydu? en son birinde kaldığında beklentilerini tatmin etmiş miydi? karanlığa baktığında göremediğin milyonlarca yıldız parçasının seninle konuştuğunu düşün. gezegenlerle de konuşabiliyorsan, delirdiğini kimseye anlatma; anlamayacaklar.

yüzlerce intihar notundan kaç tanesini üzerine alındın? bir yazarın, intihar notunda senden bahsettiğini düşün. seni hiç tanımayan bir yazar, notunda seni anlatırken ve ölümünün tüm sebebini sana yıkarken; neredeydin? birileri sorarsa eğer, gökyüzüyle konuşuyordum dersin. ben soruyorum; bana, başkalarıyla, gıcırdayan bir yatakta nefes nefese kaldığını anlat örneğin. gerçeklerden uzaklaşma. hayatımda bir an olsun gerçeği duymak istiyorum; senin için değil, nasıl bir his olduğunu bilmek için.

kahvelerin yüzlerce farklı tadı var, miktarını ne kadar koyarsan o kadar acıtır. fakat denediğin tüm sigaralar aynı tadı vermeye başladıysa; beynin sigarayla uy…

bir aşk metni, bu kadar sıçabilirdi konulu yazı.

kırmızı kalemi al ve uzatma. başlık atarsın belki yaşanılan her mutsuz sonlu hikayene. "bu sondu" dersin yanına adımı bile not düşmeyerek. insanlar sadece bir kez ölür, ben zaten yıllar öncesinde ölmüştüm. hayata döndüğümü düşündüğüm her an "siktir git" diyerek bağıran tanrıya cevap hakkım olmadı. tanrı ne derse yapmak zorundasın! tanrı ölmeni isteseydi benim olmazdın; tanrı seni yaşatmayı seçti, beni öldürmeyi.

sarhoşluk, damarlarında akan kandan hızlıca geçerken bağırmak istersin "ölmek istiyorum!" diye. tanrı müdahale etmez, hayat da düzelmez zaten. ona bağırma! böyle olmasını sen istedin, sen doğdun sen yaşadın, seni sen yarattın. tanrı sana yardımcı olmasaydı bağırmazdım. sen yaratıldığından beri varoluşla ilgili problemlerim var. çözülmez sorular ve sınırsız baş ağrıları.

varoluşsal sorunlarımı vurduğum her şeyi paramparça ettim! helal olsun. tebrikler, yıllardır parçalanmamış her kalbi tek tek keşfedip parçalarken yakalandım. sonum idam. yıllar sonra…

duygusuz adam.

kavgalarım sürekli. iki tane cümleyi bir araya getirip, doğru kelimelerle birleştiremeyecek haldeyim. o kadar yoksunum ki herkesin sahip olduğu şeylerden... tek çarem, "olmasa da olur."

diken üzerinde koşuyormuş gibi hissediyorum kahve falımdaki yollarda. ne kadar farklı yoldan gidersem gideyim, sonu aynı mutsuzluk. hiç vaadedilmemiş topraklarda güller açtı, umarım kırmızıdırlar. ben hiçbir renge aşık olamadım da bilirim yine de, kırmızı güller bir gün birileri için açarlar.

tango için aşkın dansı diyorlar. alkol acıyı geçiriyorsa, neden ertesi günler var? neden acı çektiğimi bile bilmiyorum... yazsam neye yarar yazılar? içsem neye yarar ağrı kesiciler? en güçlü anti depresanlar gelse, neye yarar uykudan başka? neden sabaha kadar uykusuz geçen günler ve neden yataktan hiç kalkmama isteği? neyi, ne kadar kaybettik doktor bey; ben buradan baktığımda, hastayı ölmüş gibi görüyorum.

çirkinleşmiş yüzüm, alnım bile kırış kırış. tel tel dökülen saçlarımın peşinden üzülmeyi isterdim …

artık.

perdem simsiyah, güneşi, aydınlığı geçirmesin diye. havam, içim kadar karanlık. aynaya baktığımda kendimi tanımıyorum. kim olduğumu hatırlayıp, tekrar unutalı 1 hafta oldu. kendimi tanımak için aceleci davranmışım, şimdi, kendimden daha fazla nefret ediyorum.

yazacaklarım, söyleyeceklerim, uzar gider. ağlamadan yazdığım yazılar hiçbir heyecanımı uyandırmıyor artık. kimseyle tanışmıyorum. hayatıma, yeni kimseyi almıyorum. bir şeylerin eksik olduğunu hissetsem de; hayata ne kadar fazlalıksam, o kadar kaybediyorum. hiçbir şey heyecanlandırmıyor beni. eskiden, teknoloji kokan büyük mağazalara girdiğimde geleceğe dair planlar kurar, bir şeyleri istemenin zevkini yaşardım. teknolojik kokan büyük mağazalardan bile nefret ediyorum artık.

koşmak, yürümek, yerimde durmak, hiçbir şey istemiyorum. bunu bir mektup olarak düşün. intihar etseydim, aynı cümleleri kurardım. yalnız olmadığı zamanlarda bile yalnızım diye ağlayan pis mahlukun tekiyim ben; beni neden takasın? beni neden sevesin? esasında,…

sikimsonik yazılar serisi: hala ne dediğimi bilmiyorum.

boş sayfa aç. kapat. boş sayfa aç. kapat. boş sayfa aç. kapat. ne yazsam? boş sayfa aç. kapat. boş sayfa aç. ne yazsam? nelerden bahsetsem? değersiz insanların nesli. en ufak şeye, en çok üzülenlerin nesli. karanlığa kendine hapseden, ışığı açmayı unutanların nesli. boş sayfa aç. kapat. boş sayfa aç, yazmaya başla. belki aklıma gelir diye yazdığım onca hikayeyi, neden yazdığımı, nasıl yazdığımı bir türlü hatırlayamıyorum.

siz insanlar, her şeyin bokunu çıkartmakta ustasınız. bir kere olsa bile, adam akıllı sevemedeniz ya; lanet olsun o küçük, milyonlarca tür arasında kendilerini gelişmiş bir varlık olarak anlatan beyninize! düşünmeyin. sizi diğer varlıklardan ayırdığını düşündüğünüz o "düşünebilme" özelliği; sizi delirtmekten başka hiçbir işe yaramıyor. daha çok deliriyor, daha çok insana zarar veriyorsunuz. yazıklar olsun, hepinizin amına koyayım.

yarım kalan şarap gibiyim, tadım biraz ekşi. sabah erken uyandım, ne bok var bilmeden. son zamanlarda hep, erkenden uyanıyorum za…

yarına yalnız uyanayım.

"kimsenin sikine bile takmayacağı yazılar yazıp, kendimizi tatmin etmekten başka yaptığımız hiçbir bok yok!" diye bağırdım oda arkadaşıma. ileri gidip "kadın olsaydık bunlar olmayabilirdi. çirkin olsak bile elbet peşimize düşen yüzlerce insan bulabilirdik." diye eklemeden edemedim. hatta yolda yürürken binlerce güzel şey anlattım ona, hayatımız boyunca sahip olamayacağımız. bir an "bu sikten hayatta yaşamak istemiyorum. ne bu yalnızlık? ne bu karamsarlık? birbirimizden başka hiçbir şeye sahip değiliz! sikerim ulan bu hayatı." diye bağırmak geçtiyse de içimden, bağırmak yerine bir şarkının benim yerime bunları söylemesine karar verdim. yine iki soğuk içecekle beraberiz, yine hayatın ne kadar boktan olduğundan bahsedeceğiz, daha fazlası değil.

sarhoşluk bir yerlerimi hoşnut ediyor gibi. bu hayata ayık kafayla katlanamıyorum çünkü. neye, kime sahip çıktıysam terk edildim; terk etmek de en güzel hobilerim arasında yer aldı. en son bir kadının, yataktayken, &q…

ölüme giden en kısa yol neydi şoför bey?

yorgunluğum, bir türlü bitmiyor. içinde alkol bulunan iki adet soğuk içeçek ile hayatı ne kadar idare edebileceğimi düşündüm. geçmişte anlatılan tüm hikayelerin sonu intihar ile bitti. hayatı boyunca her istediğini elde edebilen henry ford'un oğlu, son mektubunda şöyle dedi: "baba, hayal edip de ulaşamadığım hiçbir şey olmadı. ne varsa önceden hazırlamışsın, hiçbirinde benim emeğim yok. mutsuzluktan mahvoldum. gidiyorum." ben de oturdum, henry ford'un oğlunu hayal ettim. "acaba..." dedim, "intihar ederken gülüyor muydu?"

hayatı yaşayabilen insanların benden bir sır sakladığını düşündüm oturup. "milyonlarca insan hayatı yaşayabiliyor, yapacak bir şey bulabiliyorsa eğer sorun bendedir. onların bildiği, benim hala öğrenemediğim bir şey var." dedim kendimce. 48 saattir içinde bulunduğum odadan dışarı çıkmadım. dışarıda neler oluyor? insanlar nasıl dışarı çıkabiliyorlar, yapacak neleri var? içinde bulunduğum durum beni kahretti. facebook'…

saçmalattirik: ne diyorum, hiç bilmiyorum.

hep bir şeyler eksik. anlayabiliyor musun? iki vücut, birbirini tamamladığında bile. ay, tamamen dolunay'a döndüğünde, insan evrimi tamamlandığında, büyük pezevenkler küçük çocuklarına tecavüz etmeyi bıraktığında bile bir şeyler eksik olacak. yirmi üç saatini geçirdiğin küçük duvarlar arasında değil, dışarıya çıktığın küçük bir saatlik zaman aralığında fark edeceksin eksik olduğunu. üşenip inmediğin merdivenlerde bile değil, yerçekimini azaltarak dünyanın sonuna sebep olacak asansörlerde anlayacaksın, asansöre koyulmuş camlarda kendini izlerken. ve diyeceksin ki kendi kendine: "her şey biraz eksik. sanırım, ben bir şeyler için fazlalığım... yaşamak, nefes almak için bile."

hep bir şeyler eksik. anlayabiliyor musun? hep bir şekil fazlalık. karanlığın ucunda bile. elektriği kesilmiş fakirler semtinin, ışığı yanan tek apartmanında terk edilmiş yalnızlığı bir hayal et. binlerce eksik ışık arasında parlayan tek ışık olmak; ne büyük utanç! oysaki her ışık, biraz da olsa karanl…

sonsuz döngü: düşünemiyordum. baş edemiyordum.

ne kadar itilirsem itileyim, ne kadar itersem iteyim kendimi yalnızlığa; içeriden, dışarıya doğru haykırmaya devam edeceğim. birilerinin beni duyması kolay şey aslında; çığlıklarla bardakları kırıp geçirmiş operacıların varlığına şahit olmuş genç bir nesiliz biz. oktavı yükseltilmiş insan modellerine bakıp "ah be! ne güzel ses var şu orospu çocuğunda!" diye iç geçirmiş ve o sese sahip olamamanın verdiği eziyetle yaşamış bir nesil. yalnızlıktan yukarıya doğru bağırsak; dünya üzerindeki tüm camları yıkabilir, kutsal kitaplarda bahsedilen kıyameti hep bir ağızdan getirebiliriz. ama konumuzun, bunlarla hiç alakası yok.

düşünemiyordum. baş edemiyordum. bu yüzden yolda yürüyordum uzun zamandır yaptığım oturma eylemlerimin aksine. önümde iki polis ve orada ne iş yaptığını bir türlü anlayamadığım bir asker vardı. sadece askere doğru yapabileceğim tek bir hamleyle silahını çalmayı ve bir kaç saniye içerisinde kafama sıkmayı düşünüyordum. ama, beynimin bir tarafı "dur" diyor…

sen hariç; kimse bilmez.

ellerinde kalmışım. sessizlikten de uzaklaştım, sesten de. "nasıl öyle bir yer var olabilir ki?" diye sorabilirsin; yıllar sürer sana hiçliği anlatmam. ya da cevap vermem, sen ne de olsa cevabı anlayamazsın. sonuçta, cevabın olmaması da sessizliğe, hiçliğe bedeldir. bir şey öğrendim; bir yerde kahve varsa eğer sigara onun mezesidir. bir yerde sen varsan; nefreti, kendime gurur bellerim. bunları siktir et, bu paragrafın gerisi, bir aşk hikayesi. bundan sonrası, bana ait.

"çok eğlendim. teşekkür ederim." dedim. yeşil gözleri ve uzun saçları vardı. bir kadında nefret ettiğim iki özelliğe sahipti; ondan nefret etmemek için, koca bir hiçliğe sahiptim. mekanın sol tarafındaki tuvaleti işaret etti. "hayır, çıkmak istiyorum" bakışı attım. kafasını, hayır anlamında iki yana salladı. elimden tuttu, tuvalete koştuk. başında marilyn monroe fotoğrafı asılmış tuvaletin kadınlar tuvaleti olduğuna kanaat getirdim. o tuvaleti girdi, ben onu beklemedim. belki de bekleseydi…

günlük parçası.

konu hiçbir zaman sen olmadın. yani, biz, hiçbir zaman "biz" olmadık. biz denen kelime, sadece yazılarımda orospu ettiğim şeylerden ibaretti. "mutsuz değilim" demek, benim için hiçbir zaman "mutluyum" anlamına gelmedi. insan mutsuz olamadığı gibi, aynı dakikalarda, mutlu da olamayabiliyor. zannedildiğinin tam tersine, ben yazılarımı sadece mutsuzken yazmadım. bir şeyler yazabilmek için mutsuz olmam da gerekmiyor, geç olsa da öğrendim. hiçbir şey hissetmiyor olmak, benim için bir şeyler yazma sebebi.

kendimi çok yalnız hissetsem bile, artık, yalnız olma durumu kafaya taktığım şeyler arasında değil. ne kadar kalabalık olmak istersen iste, olamayacaksın ne de olsa. aynı, ölümü çok isterken ölememek gibi. tanrının bildiği bir şeyler var ki seni yalnız bırakıyor, öldürmüyor. bildiğim şeyler arasında yerini aldı artık yalnız olmak ve yaşamak farkındalığı.

bir kafeye oturdum ve fark ettim ki saatlerce kimse olmadan oturabiliyorum. bir dizi izlerken, yerimden kıp…