ölüme giden en kısa yol neydi şoför bey?

yorgunluğum, bir türlü bitmiyor. içinde alkol bulunan iki adet soğuk içeçek ile hayatı ne kadar idare edebileceğimi düşündüm. geçmişte anlatılan tüm hikayelerin sonu intihar ile bitti. hayatı boyunca her istediğini elde edebilen henry ford'un oğlu, son mektubunda şöyle dedi: "baba, hayal edip de ulaşamadığım hiçbir şey olmadı. ne varsa önceden hazırlamışsın, hiçbirinde benim emeğim yok. mutsuzluktan mahvoldum. gidiyorum." ben de oturdum, henry ford'un oğlunu hayal ettim. "acaba..." dedim, "intihar ederken gülüyor muydu?"

hayatı yaşayabilen insanların benden bir sır sakladığını düşündüm oturup. "milyonlarca insan hayatı yaşayabiliyor, yapacak bir şey bulabiliyorsa eğer sorun bendedir. onların bildiği, benim hala öğrenemediğim bir şey var." dedim kendimce. 48 saattir içinde bulunduğum odadan dışarı çıkmadım. dışarıda neler oluyor? insanlar nasıl dışarı çıkabiliyorlar, yapacak neleri var? içinde bulunduğum durum beni kahretti. facebook'ta yazılan her şeyi ezberlemiş gibiyim. twitter'da, insanların ne diyeceğini önceden tahmin ediyorum. hala bağırasım var, bir tarafım hala "bir şeyler eksik ulan amına koduğumun insanlığı!" diye bağırmak istiyor.

ben de yaşadım. ben de nefes alıyorum. benim de dışarıya çıkasım geldi arada sırada. oda arkadaşımın yanına gidip "burak..." dedim, "bir şeyler eksik." suratıma aval aval bakıp "evet." dedi, "biliyorum." sonra da sustuk. iki arkadaş arasındaki en mükemmel muhabbet, işte böyle geçti. tarihin tozlu raflarında kayboldu, yazılar hariç hiçbir yerde hatırlanmasın diye. sonra tekrar bilgisayarın başına geçtim. etrafıma aldığım iki adet soğuk içeceğimle; hayaller kurdum bir türlü tamamlayamadığım. binlerce hayalim var, sonu hep eksik.

dar sokaklarda satılan uyuşturuculara rastladım. uyuşturucuların tercih edilme sebebini hiçbir zaman anlamamışımdır; hayat zaten, herkesi uyuşturan bir hastalık. daha fazla uyuşma ihtiyacı neden? sonra oturdum ve soğuk içeceğime bakarken, kontrolümde olmayan cümleler çıktı ağzımdan... "sonuçta, alkol de uyuşturucu değil mi? daha fazla uyuşma ihtiyacı neden?"

rüyamda, korkunç bir kaza kurşununa kurban giderek ölen, tüm eski arkadaşlıklarımı gördüm. kaybetmek dediğimiz şey; yatağının üzerine koyduğun iphone'unu mutfakta aramaktan ibaret değil. telefonunu hiç korkmadan, gözü dönmüş bir halde paramparça etmiş birinden bahsediyorken; telefonunu bir yerde unutmuş birini aynı kefeye koymak biraz mantıksız. ben çok feci kaybedişler yaşadım; en iyisinin betimlemesi de neydi biliyor musun? o mutfakta aradığın iphone'u yatakta bulup, yere fırlatıp, üzerine basarak sonra da camdan aşağıya fırlatmak. ben en çok insanları kırdığım için kaybettim, ama bunun konumuzla hiç alakası yok.

vücudumun çaresizce titreyişlerine şahit oldum. büyük bir titreyişe karşı hiçbir şey yapamaz, kendini kontrol edemezsin. küçük bir ürpertiyle neye benzediğini şaşırırsın. öyle çok ürperdim ki son zamanlarda, neden ürperdiğimi bilmeyerek; vücudum titreşim yayan bir radyasyon dalgasına benzemeye başladı.

direksiyonu hafiften sola doğru kaydırırsak, karşıdan gelen başka bir direksiyonluya çarparak hayatımızı kaybedebilir miyiz sayın şoför? yoksa, hayata özürlü olarak doğmuş, annesi babası suçlu tüm engelli insanlar gibi; vücudumuzun belli başlı organlarını mı kaybederiz? sakat olmak, ölüyor olmaktan daha zor, biliyorum. fakat şu an yaşadığım hayatın, sakat olarak doğup bazı şeyleri yapamayan tüm insanlara benzemeyen hiçbir tarafı yok. aynı engellere sahibim. onların belirli uzuvları, benim de hissettiğim çoğu şey eksik.

neler oluyor şoför bey? neden hiç sendelemiyorsunuz?
ölümden korkmuyor olmak, sizi usta bir şoför yapmaz.
asıl usta şoför olmak, ölmek isteyen birini, doğru yola sokmaktan geçer.
benim, hangi yolun doğru olduğuna dair hiçbir fikrim yok.
ölüme giden en kısa yol; bursadan mı geçiyordu?

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

1 yıl.

neden rap(müzik) yapamadık?

sence şu an saat kaç?