Ana içeriğe atla

saçmalattirik: ne diyorum, hiç bilmiyorum.

hep bir şeyler eksik. anlayabiliyor musun? iki vücut, birbirini tamamladığında bile. ay, tamamen dolunay'a döndüğünde, insan evrimi tamamlandığında, büyük pezevenkler küçük çocuklarına tecavüz etmeyi bıraktığında bile bir şeyler eksik olacak. yirmi üç saatini geçirdiğin küçük duvarlar arasında değil, dışarıya çıktığın küçük bir saatlik zaman aralığında fark edeceksin eksik olduğunu. üşenip inmediğin merdivenlerde bile değil, yerçekimini azaltarak dünyanın sonuna sebep olacak asansörlerde anlayacaksın, asansöre koyulmuş camlarda kendini izlerken. ve diyeceksin ki kendi kendine: "her şey biraz eksik. sanırım, ben bir şeyler için fazlalığım... yaşamak, nefes almak için bile."

hep bir şeyler eksik. anlayabiliyor musun? hep bir şekil fazlalık. karanlığın ucunda bile. elektriği kesilmiş fakirler semtinin, ışığı yanan tek apartmanında terk edilmiş yalnızlığı bir hayal et. binlerce eksik ışık arasında parlayan tek ışık olmak; ne büyük utanç! oysaki her ışık, biraz da olsa karanlığı hak eder. ben bir ışık olsaydım; bana sorulmasını isterdim. sorun bakalım ışığa yanmayı istiyor muymuş? kendisine benzeyen binlerce ışık karanlıktayken, parlayan tek ışık olmak, ona ne hissettiriyormuş?

deliriyorum sanki.

asansörle indim. asansöre koyulan her cam, insanlığı yalnızlık hakkında düşünmeye itmek için tasarlanmış gibi. ne zaman asansöre yalnız binsem, "vaay be! bugün de yalnızım! şu tipe bak. yaşlanmış bir bunak gibiyim!" diye düşünmeden edemiyorum. bir yazarın da dediği gibidir belki: "çok yaşadık, erken yaşlandık." gözlerimin altına konmuş bir kaç siyah torbayla yüzleşirken, ne kadar dolu olduğumu görebiliyorum. gözlerimin üstündeki kırışmış alınsa bana ne kadar boş olduğumu hatırlatıyor. bir tarafı eksik, bir tarafı fazlalık. hangisine bakarsam o kadar kötü oluyorum. dolu olmanın da, boş olmanın da hiçbir iyi tarafı yok. hayatımla ilgili bildiğim tek şey, her şeyin daha kötüye gittiği.

biraz daha yazarsam iyileşecekmişim gibi geliyor. aslına bakarsan bu sayfayı açmadan önce, yüzlerce şey düşünüyordum. buraya dökebildiklerim, aslında düşünmediğim onlarca şey. yazdığım her şeyi düşünmeyi istedim, hiçbir şeyi düşünemediğimi fark ettiğimde "boşver..." dedim, "ne gelirse aklıma düşünmediğim, onları yazayım. bir tarafa illa ki bir şeylerin eksik olduğuna dair bir şeyler kondurur, yazı bittiğinde hiçbir şey olmamış gibi yoluma devam ederim." sonrasında düşünebildiğim onlarca şeyi yazabildiğimi gördüğüm de, fark ettim ki tüm düşünceler birbirine girmiş. düşündüklerimi mi, düşünmediklerimi mi yazıyor olduğum hakkında tek bir fikrim bile yok. ki yine "aslına bakarsan", hangisi olursa olsun, yazdıktan sonra her şeyin biraz daha eksik olacağını biliyorum. hayatımda neyin eksik olduğunu bilmeden, "bir şeyleri tamamlayabileceğimi" düşünmek zor oluyor. neyi tamamlarsam tamamlayayım; bir tarafım eksik, bir tarafım fazlalık kalıyor.

ne oluyor, hiç bilmiyorum.
ne saçmalıyorum.
sen ne diyorsun mustafa?
ben de ondan bahsediyorum.
ne diyorum, hiç bilmiyorum...

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

iyi ki varsın.

sana ne yazacağımı bilmiyorum. aslında, sana ne yazacağımı çok iyi biliyorum da kelimelere dökemiyorum. bir yanıma kahvemi aldım, diğer yanıma da bırakmak için söz verdiğim sigaramı. yazmak bana zararlıdır belki, belki de zararsız. hiç bilmiyorum ama çok mutluyum; yanımda sen varsın. yanımda kal... bana en yararlı sen varsın, geriye kalan her şey zararlı. benim için baktığım her yerde sen varsın; gerisi anlamsız.

ellerim biraz soğuk, elimin en soğuk yerinden tutar mısın içim ısınsın. ya da bana biraz bakar mısın, cennete olan sevdam artsın. saçlarınla oynayabilir miyim, çocuklukta hevesimi alamadığım oyuncaklarım için. ellerinden ben tutabilir miyim ya da? soğuk bir yerin kaldıysa ısınsın diye.

sana çok şey yazdım. sana yazdığım her şeyi sildim, tekrar yazdım. kelimelerin duruşunu beğenmedim bazen. bazen, seni sevdiğimi tam anlatamadıkları için kızdım; tekrar sildim, tekrar yazdım. bir daha beğenmezsem eğer tekrar siler tekrar yazarım. sana değer. senin için, tek tek, ayrı ayrı tüm ke…

siz hiç başarısızlığı çantanızda taşıdınız mı?

henüz 23 yaşındayım. geçenlerde bir yazı okudum. bana "hayatı aceleye getirme" diyordu. yine uzun bir zaman önce geçenlerde birileri bana "steve jobs üniversiteyi bırakmış. sonra apple'ı kurmuş." diyordu. biraz daha önceye gidebilirim. google'ın küçük bir garajda kurulduğu gerçeğine kadar yani. insanların öğütlerinden bahsetmekse konu, hayatımın her köşesini anlatabilirim. memur olmamı isteyenlerden, değer verdiğim her şeyi hiçe saymamı bekleyenlerden girebilirim konuya. dolabımdan hiç çıkarmadığım, "bir gün başarılı bir insan olacaksın." dendikten sonra verilmiş kol düğmelerinden bile bahsedebilirim. hiçbir şeyi değiştirmez, biliyorum. hiçbir şeyin değişmesini istemiyorum zaten... sadece, anlatasım var.

iki üniversite gördüm ben. ikisini de bitirmedim. birini daha üçüncü ayımın başında bıraktım. diğeri 5 sene sürdü, bırakmak üzereyim. üniversiteyi bırakmak iyi bir şey değil, biliyorum; fakat üniversiteyi bitirmek de zannedildiği kadar iyi değil.…

5. ay: gidersen...

saat geç oldu, uyuyup uyanalım. saatini kur, bir sanatçının da dediği gibi "her sabahın, bir anlamı olmalı." her sabah, bir anlam oluşturmalı. ölüm var, ölüyoruz işte; hem de kaç defa olduğu hiç belli değil. ölüm var, ölüyorlar işte; kim olduğu çok mu önemli?

şimdi de kayıp giden zamana mı takacağım bilmiyorum. şimdi, neye takmam gerektiğini de bilmiyorum kafamı. ya gidersen? ya kalmazsan? içimden bir his diyor ki "bütün cümlelerin yarım kalır." içimden bir ses uyarıyor, "zaten sessizsin... giderse, ne anlamı kalır?"

derin bir uykudan uyanır gibi, komadan büyük bir isteksizlikle çıkar gibi... hiç dinmez gibi ve hiç bitmez gibi... akla gelen her kötü betimleme gibi korkular. neden, ne için... cevabı bulunmayan bir yerde. beynin derinlikleri, kalp atışının ulaşamadığı yerler gibi. hiçbir işe yaramayan apandisit gibi ve daha bir çok şey gibi... ne çok gibi oldu, kendimden çekindim.

bi değişiklik var anlıyor musun? neyin değiştiğinin farkında değilim üstelik…