sen hariç; kimse bilmez.

ellerinde kalmışım. sessizlikten de uzaklaştım, sesten de. "nasıl öyle bir yer var olabilir ki?" diye sorabilirsin; yıllar sürer sana hiçliği anlatmam. ya da cevap vermem, sen ne de olsa cevabı anlayamazsın. sonuçta, cevabın olmaması da sessizliğe, hiçliğe bedeldir. bir şey öğrendim; bir yerde kahve varsa eğer sigara onun mezesidir. bir yerde sen varsan; nefreti, kendime gurur bellerim. bunları siktir et, bu paragrafın gerisi, bir aşk hikayesi. bundan sonrası, bana ait.

"çok eğlendim. teşekkür ederim." dedim. yeşil gözleri ve uzun saçları vardı. bir kadında nefret ettiğim iki özelliğe sahipti; ondan nefret etmemek için, koca bir hiçliğe sahiptim. mekanın sol tarafındaki tuvaleti işaret etti. "hayır, çıkmak istiyorum" bakışı attım. kafasını, hayır anlamında iki yana salladı. elimden tuttu, tuvalete koştuk. başında marilyn monroe fotoğrafı asılmış tuvaletin kadınlar tuvaleti olduğuna kanaat getirdim. o tuvaleti girdi, ben onu beklemedim. belki de bekleseydim, hayatım bugün bambaşka bir yerde olurdu.

"fark ettiysen, hikaye barındıran yazılarımın çoğunda kadınlar tuvaletinden bahsediyorum." dedim fatma'ya. "evet, peki neden öyle?" dedi. o an en çok, sessiz kalmayı, etrafımdaki tüm kadınlara bir bakış atıp masanın üzerinde bulunan çayımdan bir kaç yudum almayı istedim. fatma bana bakıyordu, ben, her zamanki gibi benden cevap bekleyen bir kadının gözlerinden kaçırıyordum kendimi. "garson bey!" diye bağırdım. "bir cevaba ihtiyacımız var, mümkünse içine çikolata da koyun." mekanın güvenliği dahil olmak üzere, dört kişiden dayak yedim; kadınlar tuvaletinde. geri döndüğümde fatmaya cevap veresim geldi... "dünyanın en büyük pislikleri, kadınlar tuvaletinde gerçekleşir. burnumdaki kanı gördün; bir de, tuvalete çocuğunu sıçıp bırakan anneyi görmeliydin." cevap vermedim. o da zaten üstelemedi.

"her paragrafa neden diyalog ile başlıyorsun." dedi sadece bir kaç yazıda kendini bulmuş kaybedenler ordusu. 4 kişiydiler, 3 kadın, 1 erkek. gözlerime bakıyorlar ve benden mantıklı bir cevap bekliyorlardı. fatma'ya da yaptığım gibi, benden cevap bekleyen herkese yaptığım gibi kaçırdım kendimi. balkondan aşağıya bakıyordum artık. "duyuyor musun? yani, şu an beni herkes duyuyor ama sen duyuyor musun?" dedim. "neden kendinle konuşuyorsun?" tepkisi verdiler. tam beklediğim oldu aslında, "gördünüz mü?" dedim... "kendisiyle konuşan herkese deli muamelesi yapıyorsunuz, ben de her yazıyı başkalarıyla konuşuyormuş gibi yazıyorum." içeriden koşarak gelen beşinci kişi, çayımı tazeledi. güzelce içtik, ben hariç, hepsi sohbet etti.

bir gün, bir şarkı dinliyordum. şarkının bana ne kadar çok benzediğini, elimdeki sigarayı filtresine kadar içtiğimde fark ettim. bir şarkı, ancak bu kadar sesli ve bu kadar sessiz olabilirdi. yani, bir düşündüğünde, hem sessiz olup, hem sesli olan bir şey nasıl var olabilir ki?

ben var ettim. şimdi de sen dene.
önce intihar et, sonra hayata dön.
sonra tekrar intihar edersin.
ki, bir kere öldükten sonra geri dönmek; en çok eskiyi özletir.

peki ya eskiyi bilmiyorsan? yarattıkların sesi, bilinmezlikse sessizliği temsil eder. ve her şey, soyut gerçekleşir. intihar da, dönüş de, ölüm de, özlemek de.

sen bilirsin, sen hariç; kimse bilmez.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

1 yıl.

sence şu an saat kaç?

neden rap(müzik) yapamadık?