Ana içeriğe atla

sonsuz döngü: düşünemiyordum. baş edemiyordum.

ne kadar itilirsem itileyim, ne kadar itersem iteyim kendimi yalnızlığa; içeriden, dışarıya doğru haykırmaya devam edeceğim. birilerinin beni duyması kolay şey aslında; çığlıklarla bardakları kırıp geçirmiş operacıların varlığına şahit olmuş genç bir nesiliz biz. oktavı yükseltilmiş insan modellerine bakıp "ah be! ne güzel ses var şu orospu çocuğunda!" diye iç geçirmiş ve o sese sahip olamamanın verdiği eziyetle yaşamış bir nesil. yalnızlıktan yukarıya doğru bağırsak; dünya üzerindeki tüm camları yıkabilir, kutsal kitaplarda bahsedilen kıyameti hep bir ağızdan getirebiliriz. ama konumuzun, bunlarla hiç alakası yok.

düşünemiyordum. baş edemiyordum. bu yüzden yolda yürüyordum uzun zamandır yaptığım oturma eylemlerimin aksine. önümde iki polis ve orada ne iş yaptığını bir türlü anlayamadığım bir asker vardı. sadece askere doğru yapabileceğim tek bir hamleyle silahını çalmayı ve bir kaç saniye içerisinde kafama sıkmayı düşünüyordum. ama, beynimin bir tarafı "dur" diyordu, "eline daha önce hiç silah almadın. emniyeti açıksa ve kafana bir kaç saniye içerisinde sıkamazsan ya da silahın içinde tehdit içeren mermi yoksa, yaka paça göz altına alınır, teröristik eylemlerinden dolayı sorgulanır ve başkalarını öldürmüş işkence metodlarıyla başbaşa kalırsın." diyordu. bu yüzden siktir edip uyanmaya karar verdim. zaten bir şair, "rüyaları gerçeğe dönüştürmenin en güzel yoludur uyanmak" diyordu. belki bir askerin silahını çalmayacaktım ama kendimi öldürmek için, kendime uygulayabileceğim yüzlerce yöntem vardı. ve bir mermiye asla ihtiyacım olmayabilirdi.

yatağım sırılsıklam uyandım. halk diliyle "deli dana gibi uyuyor" dedikleri tabiri tam olarak yatağıma uygulamıştım. yorganım ebesinin amındaydı, ayağıma gizlice girmiş krampın kurbanı olmuştum, ayağım ağrıyordu. bu sefer, az önce düşündüğüm her şeyin aksine, yatağımı toplamamak için yatağımdan kalkmayabilirdim. zilim çalıyordu, umrumda da değildi aslında. bir saniye içerisinde zili icat eden adamı düşündüm. hangi deli; zile böyle saçma sapan, baş ağrıtıcı ve "yalnızlığın gidici" mesajı içeren bir ses tonu verebilirdi ki? siktir ettim, kapıya da bakmadım. zaten son günlerde, ölümün de aksine, yalnızlık iyice zevk veriyordu.

düşünemiyordum. baş edemiyordum. bu yüzden yatağımdan da kalkmıyordum. oturup ne kadar saçmaladığımı rakamlara vurup, istatistiklere döküp saçma sapan sayılar peşinde de koşmak istemiyordum.

bu yüzden, az önce düşündüğüm her şeyin aksine, yataktan kalkmaya karar verdim. ilginç bir şekilde, kalktım da. su içtim, yüzümü yıkadım. dışarı çıktım, koştum. iki polis, bir askerle karşılaşmadan hemen önce, yolumu değiştirip bakkala girdim ve bir sigara aldım. koştum, tekrar koştum. eve doğru koştum, yalnızlığa. yalnız olmadığın her an artık, resmi kaynaklarında belirttiğine göre, manik depresyona hitaben, acı veriyordu.

eve geldim. sonra bir yazı yazdım. konuyu nereye bağlayacağımı bulamadım daha sonra. polis, asker, uyku, yatak, zil, yalnızlık, ölüm. polis ile askeri, uyku ile yatağı, zil ile yalnızlığı ve ona hitaben ölümü bağdaştırdığımda tüm hikaye bitiyordu. ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. uyudum ben de.

düşünemiyordum. baş edemiyordum. bu yüzden yolda yürüyordum uzun zamandır yaptığım oturma eylemlerimin aksine. önümde iki polis ve orada ne iş yaptığın... sil baştan.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

iyi ki varsın.

sana ne yazacağımı bilmiyorum. aslında, sana ne yazacağımı çok iyi biliyorum da kelimelere dökemiyorum. bir yanıma kahvemi aldım, diğer yanıma da bırakmak için söz verdiğim sigaramı. yazmak bana zararlıdır belki, belki de zararsız. hiç bilmiyorum ama çok mutluyum; yanımda sen varsın. yanımda kal... bana en yararlı sen varsın, geriye kalan her şey zararlı. benim için baktığım her yerde sen varsın; gerisi anlamsız.

ellerim biraz soğuk, elimin en soğuk yerinden tutar mısın içim ısınsın. ya da bana biraz bakar mısın, cennete olan sevdam artsın. saçlarınla oynayabilir miyim, çocuklukta hevesimi alamadığım oyuncaklarım için. ellerinden ben tutabilir miyim ya da? soğuk bir yerin kaldıysa ısınsın diye.

sana çok şey yazdım. sana yazdığım her şeyi sildim, tekrar yazdım. kelimelerin duruşunu beğenmedim bazen. bazen, seni sevdiğimi tam anlatamadıkları için kızdım; tekrar sildim, tekrar yazdım. bir daha beğenmezsem eğer tekrar siler tekrar yazarım. sana değer. senin için, tek tek, ayrı ayrı tüm ke…

siz hiç başarısızlığı çantanızda taşıdınız mı?

henüz 23 yaşındayım. geçenlerde bir yazı okudum. bana "hayatı aceleye getirme" diyordu. yine uzun bir zaman önce geçenlerde birileri bana "steve jobs üniversiteyi bırakmış. sonra apple'ı kurmuş." diyordu. biraz daha önceye gidebilirim. google'ın küçük bir garajda kurulduğu gerçeğine kadar yani. insanların öğütlerinden bahsetmekse konu, hayatımın her köşesini anlatabilirim. memur olmamı isteyenlerden, değer verdiğim her şeyi hiçe saymamı bekleyenlerden girebilirim konuya. dolabımdan hiç çıkarmadığım, "bir gün başarılı bir insan olacaksın." dendikten sonra verilmiş kol düğmelerinden bile bahsedebilirim. hiçbir şeyi değiştirmez, biliyorum. hiçbir şeyin değişmesini istemiyorum zaten... sadece, anlatasım var.

iki üniversite gördüm ben. ikisini de bitirmedim. birini daha üçüncü ayımın başında bıraktım. diğeri 5 sene sürdü, bırakmak üzereyim. üniversiteyi bırakmak iyi bir şey değil, biliyorum; fakat üniversiteyi bitirmek de zannedildiği kadar iyi değil.…

5. ay: gidersen...

saat geç oldu, uyuyup uyanalım. saatini kur, bir sanatçının da dediği gibi "her sabahın, bir anlamı olmalı." her sabah, bir anlam oluşturmalı. ölüm var, ölüyoruz işte; hem de kaç defa olduğu hiç belli değil. ölüm var, ölüyorlar işte; kim olduğu çok mu önemli?

şimdi de kayıp giden zamana mı takacağım bilmiyorum. şimdi, neye takmam gerektiğini de bilmiyorum kafamı. ya gidersen? ya kalmazsan? içimden bir his diyor ki "bütün cümlelerin yarım kalır." içimden bir ses uyarıyor, "zaten sessizsin... giderse, ne anlamı kalır?"

derin bir uykudan uyanır gibi, komadan büyük bir isteksizlikle çıkar gibi... hiç dinmez gibi ve hiç bitmez gibi... akla gelen her kötü betimleme gibi korkular. neden, ne için... cevabı bulunmayan bir yerde. beynin derinlikleri, kalp atışının ulaşamadığı yerler gibi. hiçbir işe yaramayan apandisit gibi ve daha bir çok şey gibi... ne çok gibi oldu, kendimden çekindim.

bi değişiklik var anlıyor musun? neyin değiştiğinin farkında değilim üstelik…