ben kimim ki?

...insanın aklına tek bir soru gelir sonra "ben kimim ki..." diye başlayan. kimsenin cevap veremeyeceği sorular vardır, cevap verse de yalan söyleyeceği. bazı konularda hiçbir zaman doğrunun ne olduğunu öğrenemezsin; için neyin yanlış olduğunu bağırsa da kabullenemezsin. bazen her doğru bildiğin şeyin yanlış olduğunu fark eder ama buna rağmen gerçekten yanlış olduğunu görmek istersin. her insan elde edemeyeceği şeylerin peşinde koşar. yaptığın bir eyleme "hata" lafını koyduğunda, seni "yanlış" ile ayıran bir nokta vardır. "hata"lar bilerek de yapılabilir, yanlışlar yapılamaz.

neye ne kadar inandığınızı bilmiyorum. ama sadece gözlerinize bakarak birini ne kadar sevdiğinizi anlayabilirim. bazen kör olmak istiyorum bana ne kadar nefret dolu baktığınızı görmemek için. bazen yok olmak istiyorum. çünkü içimden, gözlerinizdeki o bakışı sadece yok olmak çözebilirmiş gibi geliyor. yok olmayı isterken bile beni sevemeyen insanları düşünüyorum anlayacağınız. düşünmek zaten, insanoğlunun sahip olduğu en büyük hastalık.

bir türlü geçmiyor içimden paranoyaklığım. ve bir türlü geçmiyor salaklığım. neden her şeyden kolayca pes ettiğimi yıllarca sorguladım. ve cevabı çok basit aslında... güçsüzleştikçe artan paranoyalarım. kendimi iyiymiş gibi göstersem bile insanlığa, dedim ya, "için neyin yanlış olduğunu bağırsa da kabullenemezsin."

ve yazdığım hiçbir yazı da tanrının bir suçu yok aslında. kendim hariç herkese sorumluluklar yüklemeye çalıştığımdan, tanrıyı da ben suçlu ilan ettim.

özür dilerim. neyden olduğunu hiçbir zaman bilmeyeceksin; ama ben her zaman bu sebepten içeceğim.

doğum günün.

hava soğuk. güneş bile yerini bulutlara bıraktı. nereye baksam özlemekten başka bir şey göremiyorum artık. sessizliğin en büyük çaresizlik olduğuna şahit oldum; birbirine karşı sessiz iki insanın da sevişebildiğini görmek en büyük tecrübemdi hayatımda. kimsenin görmediği dakikalarda gözlerimden yaş süzülürken aşkın varlığını tartıyordum her zamanki gibi. aşk benim için bir şey ifade etmiyordu adın geçmediğinde. ve bir süreliğine en büyük günahımdı adını söylemek.

tanrı'nın neden şarabı yasakladığını düşündüm uzunca bir süre. kadehlerimizi şerefimize kaldırırken keşfettim cevabını; tanrı her boş kadehe baktığında dolu olduğu zamanları hatırlıyordu. tanrı da sevdikleriyle sessizken sevişirdi çünkü. tanrının da hiçbir insanla konuşmamasının bir sebebi vardı, sen gibi.

aslında sonu boş bırakılmış uzun metinlerde keşfettim ben her şeyi. ne kadar uzun cümleler kurarsan kur, sonunu getiremediğinde söylediğin her cümle boşunadır çünkü. her insanın uzun cümleleri vardır, fakat bazı insanlar uzun cümlelerini bitirebilmek için birini ihtiyaç duyarlar. aynı hayat gibi bu cümlelerde. bazıları yalnız başına yaşamayı bilirler mesela. bazılarıysa bir saniye bile yaşayabilmek için birine ihtiyaç duyarlar. biri olmadığında hayat, yerini ölümlü bir makineye bırakır; görevi sadece ölmeyi beklemek olan.

ne kadar doğruyuz, ne kadar yanlışız bilmiyorum. sadece içimden, doğruların ve yanlışların hiçbir önemi olmadığına inanmak geçiyor. geçen her dakikada bulutlar artıyor gökyüzünde, kış daha fazla yaklaşıyor. tanrı ağladığında yağıyor ya yağmurlar... odamın penceresinden izlerken yağmuru diyorum ki kendimce: "tanrı özlememizi istiyor. kavuşmamızı değil." bir kaç gözyaşı dökülüyor yine gözlerimden, kontrol edemediğim için. tanrı yağmurlarla ağlar, binlerce insan için. ben sadece gözlerimle ağlayabiliyorum, sadece senin için,

doğum gününü kutlamıyorum. herhangi birinde beraber ölmeyeceksek eğer tekrar tekrar doğuyor olmanın hiçbir önemi yok benim için. seni delicesine özlerken gelmiyor içimden doğum gününü kutlamak. zaten biliyorum, senin için de önemi yoktur delicesine sarılmak varken, yerine kuru bir "doğum günün kutlu olsun" mesajıyla karşılaşmanın.

sahte ya da gerçek gülümsemelerle dolu arkadaşlarının hazırladığı pasta'dan yemek önemli değil benim için.

bir dilek tut.
mumları üfle.
beni unutma.
fiziksel olarak yanında olamam, dileklerinde yaşat beni.

iyi eğlenceler.

sorgu.


en son ne zaman arkadaşlarınla buluşup bir şeyler içtin? en son ne zaman sen değil de bir başkası gelip "hadi içelim" dedi sana? gürültülü bir konser alanında müzik ne kadar eğlenceli olursa olsun, yalnız başına olduğun için kafanı sallayamadığını düşün. kapalı bar'ların sahne arkasında çaresizce otururken, sahnenin önüne baktığını düşün... o manzara... sen hariç kimsenin yalnız olmadığını fark et. herkes eğlenirken, doğduğunda cami önüne bırakılmış bir piç gibisin. ondan hiç farkın yok. sahi ya, ne zamandır tek başına içiyorsun? geçiyor mu her şey içince?

alkol vücudunu kendine hapsettiğinde, ertesi gün hiçbir şeyi hatırlamayacağın halde bağırmak istediğin tek şeyin "çok yalnızım!" olduğunu düşün. ne yaptığını hatırlamayacaksın. istediğine tecavüz edip insanlık dışı isteklerini yerine getirebilirsin. istediğinin yanına yaklaşıp sigara isteyebilir, "durun, çakmağı benden alın" diyebilirsin. kendinden hiç beklemediğin şeyler yapabilirsin; ama hepsini bir kenara bıraktığını ve içerken olduğu gibi, yalnızlığına sığınıp ağladığını bir düşün. şimdi uyan ve kendine gel, yalnızlığa alışılmaz. alıştığını zanneder insan. yalnızlık hayat gibi, yaşadıkça öldüren bir hastalık.

komik bir konu aslında bu, çoğu insanın bu konuyla dalga geçmesi için geçerli sebepleri var. kime "yalnızım" dersen -ki "yalnızım" diyebileceğin birini bulamadığında gerçekten yalnız olacaksın, seni küçümser. ve kimse, yalnızlığın ne kadar büyük bir tehlike olduğunun farkında değil aslında.

hayatta hepimiz bir fareden ibaretiz. önümüze koyulan peynirlerin peşinden koşuyor; peynirin lezzetine vardığımızda bugüne kadar yediğimiz tüm peynirlerin aslında zehirli olduğunu fark edemiyoruz. intihar edenler, kendilerini bilerek kapandaki peynire atıyor. biz; farkında olmadan intihar ediyoruz, peynirlerin zehirli olmadığına inanarak geçiyor ömrümüz.

doğduğunda cami önüne bırakılan bir piç olduğunu düşün. ki yalnızsan eminim ki bunu çoktan düşünmüşsündür. en son ne zaman arkadaşlarınla buluşup bir şeyler içtin acaba? en son ne zaman sahip olduğun tüm "arkadaşlara" bakıp, "ulan ben aslında yalnızım be." dedin? henüz kullanılmamış bir prezervatif olduğunu düşün, hangi etkiye sahip olduğuna sen karar ver. etkin ne olursa olsun, bir sike sap olduktan sonra içine bırakılmış döllerle terk edileceksin çöp kutularına.

pizza kutusu içine koyulmuş pizza sosu paketi olduğunu düşün. kullanılmadığını, bir işe yaramadığını.
bardağa büyük bir açlıkla koyulmuş su olduğunu düşün. içilmeden lavobaya döküldüğünü.
kaybolmuş bir çakmak olduğunu düşün.
bilgisayar klavyesine koyulmuş gereksiz bir tuş olduğunu düşün.

neyi düşünürsen düşün... kendini sorguladığında verdiğin her cevap yalnızlığa çıkıyorsa eğer kafana kurşun sıkıp tanrıya isyan etmek için iyi bir sebebin var demektir.

konsere git, sahne arkasına geç. önünde eğlenen yüzlerce insana bir bak. ne bileyim... insan böyle olduğunda kendini hiçbir şeymiş gibi hissediyor. işin garip kısmı da zaten, kimse bize, bir şey olduğumuzu söylemedi; fare hariç.

fincanın boşluklarına saklanmış hayat.

mezarlıklarda yürüyüş yaptığımı kimse bilmezdi küçüklüğümde. yakılmış bir monte carlo'da hatırladığım çocukluğum. kül tablam yine doldu ya... boşaltmaya mecalim yok. kendimi o kadar iyi saklamıştım ki, kimsenin bulabileceğini zannetmiyordum küçük bir kahve fincanında. delik deşik edilmiş kahve fincanının boşluklarına sakladığım tüm sırlarım deşifre artık. tanrı yerine kendimle konuşmanın vakti geldi; "ben yokken, buralarda neler oldu?"

"ben bu kadar günah işledim mi?" diye sordum içimden. arkamdan ağlayan kadınlar, terk edilmiş yüzler... "sen bu kadar çok kişiyi sevdin mi" diye sordu dışımdan bir ses. ben o kadar çok sevdim ki bir kadını, geri kalanları silmek zor olmadı.

"kadınları ağlatan erkekler orospu çocuğudur" derdim taa ki bir kadını yanımda ağlarken görene dek. bu kadar vurdumduymaz olduğunda insan, kendi yaptığı hiçbir şeyi göremez. "benim yardıma ihtiyacım var." diye bağırırken kimse duymadı. şimdi kahve falımda çıktı ya yardıma muhtaç olduğum, birileri yardıma koşar gibi hissediyorum. yalnız olduğumu fark etmem uzun sürmeyecek.

yıllardır aynı dert içindeyim, yılların birikmişliği var anlayacağınız karanlığımda. yıllardır beklediğim "biri gelir ve hayatımı düzeltir" ümidi boşluklarda artık. "biri hiç gelmeyecek, ben karanlığın esiriyim" aldı yerini. kahve fallarına da güvenirdim, içimdeki ümitler gibi. kahve falları bile yalan söyledi ya geleceğimle ilgili... boşver, mutluluk hakedene kalsın bu dünyada.

"neden böyle?" diye sormadan önce, geçmişe dair her şeyi tek tek incelemek istiyorum. geçmişe dair yazdığım her satır bana farklı bir şeyi hatırlatıyor. birbirini tanıyan üç kadın, hakkımda bir şeyler diyormuş falın söylediğine göre. ve arkamda bıraktığım kim olduğunu hatırlamadığım her kadın; küfür ediyormuş içinden. hiç beklemeden aldığım bir beddua yakıyormuş canımı. ne bileyim işte... bu yalnızlığa bakınca hepsi, mantıklıymış gibi geliyor.
ölülerin üzerinde top koşturduk. mezarlıktaydık, ruhumu bıraktığım yerde. kadehini kaldırıp masaya vurduğunda en yakın dostum; silahı çıkarttığında cebinden, kafama nişan aldığında, kafasına sıktığında, bu diyardan siktirip gittiğinde yani... hiçbir şey hissetmedim. kanlara bulaşmış elinden silahını aldığımda, kafama sıkmaya çalıştığımda, mermi olmadığını fark ettiğimde çok şey hissettim asıl. ölüm hak etmeyeni bulurdu, hak edeni değil.
ölülerin üzerinde sohbet ediyorduk. evimizdeydik, ruhumun hiçbir zaman varmadığı yerde. kadehimi kaldırıp masaya vurduğumda özledim en sevdiğimi. bir başkasının kadehinde fark ettim en yakın dostumunda kendini böyle bitirdiğini. ağladım, hiç utanmadım. seni kovalamak zorundaysa geçmişin, ondan kaçmak ne kadar mantıklı olabilir ki?
kadın üzerimde sohbet ediyorduk. bir yerdeydik, bir zamanda. kadehini yavaşça bitirip masaya koyduğunda anladım aslında arkamda bıraktığım herkesi böyle üzdüğümü. sabah olana kadar uyumadım kadın üzerimdeyken. kadın uyurken. sabaha kadar kapıyı çarpıp gitmeyi düşledim. sabah olduğunda titreyen dudaklarıyla gitmemi istedi. olur ya bazen böyle; kalmanı isteyenlerde kalamazken, gitmeni isteyenlerden gidemezsin. gittim ben, hiçbir absürdlük olmadı.
bir gün sohbet etmiyorduk. bilgisayar başında oturuyordum. kadehimi kaldırıp masaya vurduğumda fark ettim aslında sohbetlerimin sadece yazışmalardan ibaret olabileceğini.
bir gün fal bakıyordu kadın. karşısında oturuyordum. kadehim yoktu, olsaydı fırlatırdım balkondan aşağı. 22 yılda üzdüğüm her şeyi, yarım saate sığdırmaya çalışıyordu. mezarlığa koşmak geldi içimden, ruhumu bıraktığım yere. kadehimi kaldırıp masaya vurduğumda, silahımı çıkarttığımda cebimden, kafama sıktığımda bırakabilecektim her şeyi arkada. arkadaşım da böyleydi, arkadaşım da bu yüzden kendini öldürdü.
bir gün var ya... herkesi üzdüğümü fark ettim. herkesin benden gittiğini. oturdum, tekrar ağladım. tekrar tekrar ağladığımı. aynaya bakıp ne kadar iğrenç olduğumu düşündüm, aynayı parçaladım sinirden. sıcak suyun altında saatler geçirdim belki unuturum diye. unutulmuyor... her şeyi saklayabiliyorsun ama, unutamıyorsun. her şeyden kaçabileceğini düşünüyorsun ama; yalnız kaldığında tek derdin herkese yakınlaşmak oluyor... yakınlaşabilecek birini bulursan tabi. arkadaşım da bu yüzden kendini öldürdü, yakınlaşamadığı için... biraz daha vakti olsaydı yakınlaşırdık ya da doğru yeri, doğru zamanı olsaydı. biz ölülerin üzerinde top koşturarak başladık hayata, mezarlıkta, ruhumuzu bıraktığımız yerde. hiçbir zaman doğru yeri, doğru zamanı olmayacaktı...

saçmalattirik: sil baştan başlarsa her şey.

yıllarca yalnızlığı büyüttüm. yalnızlık gözümde çok küçüldü. yalnızlık, fotoğraflarda bile gözükmek istemeyen bir ben yarattı insanlığın gözünde. atasözlerine konu olan kargayı besledim, insanlığın gözünü oyması için. karga gözümü oydu, her şeye karanlığım artık. bir şarkı oldum dinlenmesi henüz sayılarla buluşamayan. bir güneş oldum, o günden beri hiçbir şehir aydınlık olmadı.

insanlarla konuşmayı özledim, yazışmayı değil. oysaki ne çok hayalim vardı her şeyin düzeleceğine dair. "bir şeyler eksik" diye bağırmak istedim günün her dakikasında. saniyeler elli dokuzu buldu, bir eksildi; bir fazlası, bir eksiği...
silip baştan başladım her şeye. sil baştan diyerek yüzlerce hikaye oluşturdum, hiçbiri silinmedi. yıllar önce yapılmış dövme gibiyim, pişman olunmasına rağmen bir türlü silinmemiş. kiminin sırtında melek simgesi, kiminin kolunda umut. bana sorsalardı sike konmuş kelebek olmak isterdim, sırf piçlik olsun diye.
silip baştan başlayamazsın hiçbir şeye. sil baştan diyerek binlerce hikaye bile yazsan sikinde olmaz kimsenin; kelebek gibi. tanrı bir kere gönderdi seni, bir amacın var; nefes almak. bu yüzden milyarlarca insanın başarabildiği tek şeye "hayat" diyorlar. biraz kafan iyi olsa, günahların azar; nefes alışverişlerin hızlanır. tanrı kızar, ateşi közler. birazdan yanıp gideceğim gibi sanki. "merhaba, ben sikindeki kelebek."
silip baştan başlasan her şeye, her şey tekrarlanırdı. küçükken görülen her halüsinasyon geleceğin bir yansımasıdır. ben küçükken hiçbir şey olmuştum kendimi süper kahraman gibi hissettiğim dakikalarda. gökhan ortasahadan vurduğu şutunu doksana takmıştı. onurcan'ın pokemonları vardı hepimizi kandırdığı. benim hiçbir şeyim yoktu, hayal gücüm dahil.
silip baştan başladım her şeye. sil baştan diyerek yüzlerce hikaye oluşturdum, hiçbiri silinmedi. yıllar sonra bir dövme gibi yapışacağım birinin vücuduna, beni silerken hiç tereddüt etmeyecek. ya da hepsini siktir et, her kelimem saçmalığın daniskası.
pencerem buğulu. beni okuyor mudur sence tanrı?
tanrıya küs değilim, insan en büyük düşmanına küsmemeli.

hadi vuralım kendimizi. hadi kimse anlamasın neden yaptığımızı. "bir anlık sinirle" yaptı desinler arkamızdan, unutup gitsinler.

hadi çekelin kendimizi, kimsenin bizi bulamayacağı sokaklara. bu gece varsa cesaretin, çorba içmeye gidelim karanlığı da alıp.

ne bileyim, hadi sevelim birbirimizi.
hadi nefret edelim birbirimizden.

hadi, siktir edelim her şeyi. seni de. beni de.
başında "yalnızlık" yazan bir yazının sonunda, başkası olamaz.

sonunu sen getir.


banyodaki kokuyla karşılaştığımda şaşırmıştım. bir arkadaşın, eski bir kadını hatırlatan parfümü burnumu yakıyordu. burnumun gözlerimle girdiği ufak tepkime beynime doğru yol alıyor, temizlenememiş kan toplardamar aracılığıyla kalbe doğru yol alıyordu. geçerken akciğer'e de bir selam veriyordu kan, sigara isteğini azdırıyordu. kalple buluştuğu ilk dakika da, burnumla başlayan yanma hissi, tüm vücuduma yayılıyordu. acı çekiyordum, içim yanıyordu. sigara içmeliydim, votka ya da. belki daha da sert bir şeyler. her şeyi unutabiliyordum, verilmiş sözleri bir kağıda yazıp balkondan fırlatarak özgürlüğüne kavuşturabiliyordum ama koku... duyduğum her yerde içimi acıtıyordu.

devamını oku. devamını yaz. devamını bilmelerine gerek yok, her şey olup bittiğiyle kalır. içimde yalnız bir acı, beni her şeyden uzaklaştıran... kime anlatmak istesem kimseye dönüşüyorlar, tanıştığımızı bile sanmıyorum sonrasında.

"sana bir şeyler anlatmak istiyorum."
"tamam, buluşalım."
sessizlik.
"bana bir şeyler anlatmanı istemiyorum. buluşmayalım."
"olur. ben de öyle düşünmüştüm."

devamını yazma. bilmeleri gerekiyor ama dinlemek zorunda değiller. yazsan bile zaten kimsenin bildiğini zannetmiyorum. yazsan da yazmasan da hikaye devam edecek.

dışarıya çıktığımda onu görüyordum. kalpte, vücudu acıttıktan sonra temizlenmiş kan, atardamar yoluyla beyne ulaşmak üzere pompalanıyordu. geçerken tekrar akciğer'e selam veren kan, sigara isteğini azdırıyordu. beyinle buluştuğu ilk dakikada, daha önceki kokuyu henüz unutamamış olan beyinle tepkimeye giriyordu. beyindeki tepkime gözlere doğru yol alıyor, olmayan görüntüleri yaratıyordu; seni. olmayan sen, burnumu yakıyordun.

tepkime tam tersine dönüyordu sonra. tekrar kalbe, tekrar beyne, tekrar kalbe, tekrar beyne. acıdan folloşa dönen ben kalıyordum ortada. dağılmış yaşama isteği ve hiçbirinden haberi olmayan sen.

devamını oku. devamını yaz. devamına kendinden bir şeyler katarsan her şey eğlenceli olur. benim anlatacaklarım bu kadardı. benim yazdıklarım, çektiğim acının yarısı bile değil. bu yüzden onlarca nokta koyacağım buraya... al, hikaye senin olsun; sonunu sen getir. ben, bitiremeyecek kadar yorgunum.

.................................................................................................................................................................

saçmalattirik: ne yazdığıma dair fikrim yok.

korkuyordum her çocuğu himayesine aldığı için tanrıdan. öldürmek üzereydim, gözlerime bakıyordu neden öldürüleceğini bilmeyen kadın. koşarak uzaklaşıyordum olay yerinden, hangi kameraya hangi açılardan yakalandığım umrumda olmadan. atlıyordum çatıdan, ilk defa fizik kurallarını bir tarafa bırakıp hangi şiddetle yere çarpacağıma bile bakmadan. ölüyordum belki de ilk defa, yine bir akşamın karanlığında.

boşaltılmamış bir kültablam vardı benim, çöp kutusuna bir türlü cesaretlenemediğim. uyuduğumdan beri kaç kadın gelip dökmüştür kim bilir. her filtreye hikayesini yazsaydım sigarayı neden içtiğimin, güzel bir sanat olurdu belki; birleşir roman olurdu kimliğimi anlatan. ve şimdi umarsızca "keşke" diyorum... uyuduğumda dökülen her kültablası, keşke hikayesini de unuttursa. bir kaç roman yazdım uyurken, bıraktım kenara. belki bir gün uyanırsın da okursun.

bilerek yapılmış anlatım bozukluklarıyla dolu yazdığım her hikaye. bir kaç kelimeyi cümle haline getirmekte zorlandığımdan oldu uzun süre yazmamam.

korkuyordum her çocuğu himayesine aldığı için tanrıdan. tanrı kadını yarattı kendisine vekalet olsun diye. korktum her erkeği himayesine alan kadınlardan. ve korkuyorum şimdi tüm insanlıktan; baktığımda tanrıyı görüyorum diye.

tek pencereli bir oda, uzun saatler sürmüş nöbetler. küçüklüğümde gördüğüm her hayalet şimdilerde peşimden koşuyor. yalnızlık beni şizofren yapmadı, kendimi şizofren yaptım. yalnızlığın bir iyisi var; bir de ben varım.

yavaş yavaş biten tüm hikayelerin sonu gibi, bir hikaye daha sonuca bağlanmasın.

gözlerime bakıyordu neden öldüreleceğini bilmeyen bir kadın. koşarak uzaklaşıyordum olay yerinden. rüyalarım parça parçaydı, birleşiyor şimdilerde. bir cinayete şahit oldum rüyamda. ve sen uyandın, cinayet silahı oldun. atlıyordum çatıdan. ilk defa vazgeçtim atlamaktan...

sen geldin, olur ya böyle şeyler; cinayet silahı oldun.
önce kendini, sonra beni vurdun.

tabi olmaz ya böyle şeyler, önce beni vurursun sandım; sonra kendini.
ama olur ya rüyalarda, senle ben kavuşuruz.
olmaz ya gerçeklerde... kim bilir?

inanmazsan hiç okuma.

garip bir insan sesi tüylerimi diken diken ediyor. uzun zamandır kimseyle konuşmamış gibi hissediyorum, sesim o yüzden kalın biraz. kültablamdaki hiçbir izmariti atmadım, ölüme kaç adım daha yaklaşabildiğimi sayayım diye. anlatsam "yalan" diyorlar, anlatmasam "sessiz." ne yapsam bir çaresi yok, yapmasam da çaresizlik. garip bir insan sesi, yaşadığımı hissettiriyor. bense çoktan öldüğümü sanmıştım.

karanlıklarda çıktığım sokaklarda bir çok gül bahçesine rastladım. karanlığın en güzel tarafı da bu; tüm çiçekler simsiyah. gördüğüm her kırmızı rujlu kadının gözlerinde siyah eyeliner kalıntıları... renkli gözler altından fışkırmış siyah göz torbaları... kaldırımdaki kan izi, zamanın verdiği yıprantıyla siyaha dönüşmüş. bugün de bir cinayet olmadı sokaklarımda, bugün de her şey yerli yerinde. söyle o zaman bana; neden tüm tanıdıklarımın aksine benim içim simsiyah? ve neden o kadar rengarenk şeyin arasında ben, siyahlarla başbaşayım?

bu mutsuzluk konulu hallerimden sıkılan onlarca arkadaşım var. "ne olmuş?" ben de sizin mutluluklarınızdan tiksiniyorum. göz göre göre gösterdiğiniz gülümsemeleriniz eskiden mutlu ederdi, artık suratımı asıyorum. hiçbir şey olmamış gibi davranmaktansa, herhangi bir davranış edinmiyorum kendime; çok daha basit. en son beni insan gibi hissettiren kadını izliyorum bazen uzaktan; yeterince insan olabilseydim yakınlaşırdık herhalde. şimdi yeterince insan olmuş gibi hissediyorum aslında; bu kadar sorgu bu yüzden.

ben simsiyah hayaller yaratırım kendime, sonra simsiyah senaryolara dökerim. her şeyi yaşarım kafamın içinde, bu yüzden her zaman yorgunum. "gözyaşlarımı kendim sildikten sonra yanındayım diyen insanın amına koyayım" diyen bir adam tanıyorum mesela, gözyaşlarını hala kendi siliyor ve ben o adamı, hiç ağlarken görmedim. ben simsiyah hayallerde yaşarım, sonra da senaryolara döker aynı cümleleri tekrar ederim. çünkü bildiğim ve gittiğim her yolun sonu, mutsuzlukla bitti; ve bu benim yazdığım mutsuzluk konulu, bilmem kaçıncı yazım.

ben bu yazıyı böyle bitirmezdim bitirmesine de, inan canım hiç yazmak istemiyor.
inanmazsan hiç okuma.

bir insan, nasıl mutsuz olabilir?

küçükken, en sevdiğim hastalık şizofreniydi. diğer insanların "yetersiz" diye tanımladığı, tanrının eksik olarak yarattığı biri olarak tanrı görevini üstlenmek ve bir şeyi yaratmak büyük bir zevk olurdu benim için. aylarca şizofreniyi araştırdım ve bir gün, anti depresana layık görüldüğümde kendimle gurur duydum. sahip olmaya çalıştığım tüm varsanılardan ve gururla kullandığım anti depresandan vazgeçmem bir ay kadar sürdü. sonrasında hiçbir şeyi sahiplenemedim. ne bir eşyayı, ne bir insanı, ne bir yeri ne bir var sanıyı ne bir suçu... belki bir yerlere ait olabilirim ümidiyle uzun yol otobüslerine aşık oldum kısa bir süreliğine. sırf beni ait olamadığım yerlerden başka yerlere götürüyorlar diye. dedim ya, tanrının eksik olarak yarattığı biriydim ben. otobüslerden nefret etmem de bir kaç uzun yolculuğu tamamladıktan sonra oldu.

yıllarca saçma sapan aşk hikayelerini anlattım insanlara. geçen gün düşündüm de, bu kadar uzun süre yalnız kalıp kimse tarafından aranmıyorsam; demek ki ben hiçbir hikayede haklı değildim. geçmişte yaşadığım tüm aşk hikayelerini tekrar gözden geçirdim ve fark ettim ki, ben hepsinde haksızım aslında. ya da güçsüzlüğün verdiği alçaklığa dayanarak kendimi yerden yere vuruyorum; bilmiyorum. mesela bir kadın beni aldattığında, ondan ayrılmamak benim suçumdu; daha sonrasında onun gideceği belliydi. onun yanında kalmakla kendimi haklı görüyordum; değildim.

mesela bir kadının iyi bir erkeğe ihtiyacı vardı. sırf kendimi iyi bir erkek olarak göremediğim için ayrıldım ondan. belki de iyi bir erkek olabilirdim; belki de onun istediği erkek olabilirdim kim bilir? ondan ayrılmakla en kötüsünü yaptım, "yapabiliriz. devam edelim." demişti. "hayır, değişmeyeceğim" demiştim. değişmemiş olabilirim, ama o olsaydı belki değişirdim. kim bilir?

mesela, bir kadınla sırf mesajlaşmayı sevmediğim için ayrılmıştım. mutlu bir geleceğimiz vardı, mükemmel bir ilişkimiz. aynı üniversitedeydik, aynı yurtta kalıyorduk, aynı vakitleri geçiriyorduk. sürekli beraberdik, el ele tutuşuyorduk. ama uzaktayken pes ediyordum işte, daha fazla yaşayasım gelmiyordu. bu bile benim suçum, bu bile benim hatam.

bir insan nasıl mutlu olabilir biliyor musun? ben bunu ev arkadaşımdan öğrendim. pes etmediğinde, vazgeçmediğinde, değişebileceğine inandığında, sürdürülebilecek ufak şeylerin var olduğuna inandığında mutlu olabilir. ben çabuk pes eden, vazgeçen, değişmeyen ve hayatın bir an önce bitmesini isteyen biriyim. nasıl mutlu olabilirim ki?

bir ara tanrı kompleksine büründüm. şu an okuduğunuz, kendimi anlattığım yazılar haricinde, insanların hayatına yön veren yazılar yazıyordum. mutlu olmak için şunu yapın, bunu yapın, sakın buna dokunmayın. ve şu an bakıyorum da kime mutlu olması için bir şeyler söylediysem; hayatı darmadağın. bir ara çok düşündüm aslında bunu... hayatını mutsuzlukla, darmadağın geçirmiş bir insanın, size mutluluk için sunduğu seçenekler ne kadar gerçekçi olabilir ki?

hayatının her anını yalnız geçiren, mutsuz bir insanı, hayatınızda ne kadar barındırabilirsiniz? sizden gitmek için fırsat bekleyen birine ne kadar kal diyebilirsiniz? bazılarının mutluluğu buna bağlıdır işte. bazıların mutluluğu, sizin gurursuzluğunuza bağlıdır. çünkü sizin gurursuzluğunuz, onlar için büyük bir fedakarlıktır. öyle ekşi sözlükte, facebookta, twitter'da "gidene ne kal dicem be?" demek ile olmuyor bazı işler. dedim ya, bazı insanlar eksik yaratılmıştır. bazı insanlar, eksik tarafını tamamlayacak olan insanın, kendisi için her şeyi yapabileceğine emin olmak isterler. bir eşyanız eksikse, yedek parçanızı onun modeline göre alırsınız; bir insan eksikse peki?

her neyse işte.

yıllar geçti ve bir kişiliğe bile ait olamadım. insanların yanındayken, insanların o an sevdiği bir kişilik oluyordum. siz buna kişiliksizlik diyorsunuz ama hayır. bu bir kişilik bunalımı olabilir, çoklu kişilik bozukluğu olabilir, her şey olabilir ama "kişiliksizlik" diyemezsiniz. ben, siz ne isterseniz o oluyordum çünkü neyi sevdiğime dair bir gram fikrim yoktu. bir şeyi sevemiyor olmanın en kötü tarafı da bu; onu körü körüne savunamıyor olmak.

bir insan aslında çok kolay bir şekilde kısa süreli mutsuzluğa adapte olabilir. gerçek bir mutsuzluk içinse belli bir süreç geçirmeniz gerekiyor. ait olduğunuzu sandığınız insanlar, yaşadığınız aile bunalımları, yalnızlık, ölüm isteği, olumlu düşünememe, her şeyin kötüye gittiğini düşündüğünüz anlar ve geriye kalanları. bu süreci güzel bir şekilde atlattığınızı düşünseniz bile; içinizdeki kırıntıların birleşip tekrar büyük bir mutsuzluğa yol açacağına emin olabilirsiniz.

bir insan nasıl mutsuz olabilir biliyor musunuz?
eksik olduğunda. zevk alamadığında. "ne olmak istiyorsun? şu an burada olsa, seni en çok mutlu eden şey ne olurdu?" gibi sorulara cevap veremediğinde.

bir insan ne zaman mutsuz olabilir biliyor musunuz?
diğer tüm insanlar gibi, gece karanlığında kendinle yüzleştiğinde değil de; güneşin yeni doğduğu anlarda, güneşi seyrederken, "yeni bir gün mü? çabuk geçse bari. yaşayacak bir şeyim yok." dediğinde.

peki bir insan neden mutsuz olabilir biliyor musunuz?
siktirin gidin... o kadar soruya gerek yok.

Bu Blogda Ara