Ana içeriğe atla

bir insan, nasıl mutsuz olabilir?

küçükken, en sevdiğim hastalık şizofreniydi. diğer insanların "yetersiz" diye tanımladığı, tanrının eksik olarak yarattığı biri olarak tanrı görevini üstlenmek ve bir şeyi yaratmak büyük bir zevk olurdu benim için. aylarca şizofreniyi araştırdım ve bir gün, anti depresana layık görüldüğümde kendimle gurur duydum. sahip olmaya çalıştığım tüm varsanılardan ve gururla kullandığım anti depresandan vazgeçmem bir ay kadar sürdü. sonrasında hiçbir şeyi sahiplenemedim. ne bir eşyayı, ne bir insanı, ne bir yeri ne bir var sanıyı ne bir suçu... belki bir yerlere ait olabilirim ümidiyle uzun yol otobüslerine aşık oldum kısa bir süreliğine. sırf beni ait olamadığım yerlerden başka yerlere götürüyorlar diye. dedim ya, tanrının eksik olarak yarattığı biriydim ben. otobüslerden nefret etmem de bir kaç uzun yolculuğu tamamladıktan sonra oldu.

yıllarca saçma sapan aşk hikayelerini anlattım insanlara. geçen gün düşündüm de, bu kadar uzun süre yalnız kalıp kimse tarafından aranmıyorsam; demek ki ben hiçbir hikayede haklı değildim. geçmişte yaşadığım tüm aşk hikayelerini tekrar gözden geçirdim ve fark ettim ki, ben hepsinde haksızım aslında. ya da güçsüzlüğün verdiği alçaklığa dayanarak kendimi yerden yere vuruyorum; bilmiyorum. mesela bir kadın beni aldattığında, ondan ayrılmamak benim suçumdu; daha sonrasında onun gideceği belliydi. onun yanında kalmakla kendimi haklı görüyordum; değildim.

mesela bir kadının iyi bir erkeğe ihtiyacı vardı. sırf kendimi iyi bir erkek olarak göremediğim için ayrıldım ondan. belki de iyi bir erkek olabilirdim; belki de onun istediği erkek olabilirdim kim bilir? ondan ayrılmakla en kötüsünü yaptım, "yapabiliriz. devam edelim." demişti. "hayır, değişmeyeceğim" demiştim. değişmemiş olabilirim, ama o olsaydı belki değişirdim. kim bilir?

mesela, bir kadınla sırf mesajlaşmayı sevmediğim için ayrılmıştım. mutlu bir geleceğimiz vardı, mükemmel bir ilişkimiz. aynı üniversitedeydik, aynı yurtta kalıyorduk, aynı vakitleri geçiriyorduk. sürekli beraberdik, el ele tutuşuyorduk. ama uzaktayken pes ediyordum işte, daha fazla yaşayasım gelmiyordu. bu bile benim suçum, bu bile benim hatam.

bir insan nasıl mutlu olabilir biliyor musun? ben bunu ev arkadaşımdan öğrendim. pes etmediğinde, vazgeçmediğinde, değişebileceğine inandığında, sürdürülebilecek ufak şeylerin var olduğuna inandığında mutlu olabilir. ben çabuk pes eden, vazgeçen, değişmeyen ve hayatın bir an önce bitmesini isteyen biriyim. nasıl mutlu olabilirim ki?

bir ara tanrı kompleksine büründüm. şu an okuduğunuz, kendimi anlattığım yazılar haricinde, insanların hayatına yön veren yazılar yazıyordum. mutlu olmak için şunu yapın, bunu yapın, sakın buna dokunmayın. ve şu an bakıyorum da kime mutlu olması için bir şeyler söylediysem; hayatı darmadağın. bir ara çok düşündüm aslında bunu... hayatını mutsuzlukla, darmadağın geçirmiş bir insanın, size mutluluk için sunduğu seçenekler ne kadar gerçekçi olabilir ki?

hayatının her anını yalnız geçiren, mutsuz bir insanı, hayatınızda ne kadar barındırabilirsiniz? sizden gitmek için fırsat bekleyen birine ne kadar kal diyebilirsiniz? bazılarının mutluluğu buna bağlıdır işte. bazıların mutluluğu, sizin gurursuzluğunuza bağlıdır. çünkü sizin gurursuzluğunuz, onlar için büyük bir fedakarlıktır. öyle ekşi sözlükte, facebookta, twitter'da "gidene ne kal dicem be?" demek ile olmuyor bazı işler. dedim ya, bazı insanlar eksik yaratılmıştır. bazı insanlar, eksik tarafını tamamlayacak olan insanın, kendisi için her şeyi yapabileceğine emin olmak isterler. bir eşyanız eksikse, yedek parçanızı onun modeline göre alırsınız; bir insan eksikse peki?

her neyse işte.

yıllar geçti ve bir kişiliğe bile ait olamadım. insanların yanındayken, insanların o an sevdiği bir kişilik oluyordum. siz buna kişiliksizlik diyorsunuz ama hayır. bu bir kişilik bunalımı olabilir, çoklu kişilik bozukluğu olabilir, her şey olabilir ama "kişiliksizlik" diyemezsiniz. ben, siz ne isterseniz o oluyordum çünkü neyi sevdiğime dair bir gram fikrim yoktu. bir şeyi sevemiyor olmanın en kötü tarafı da bu; onu körü körüne savunamıyor olmak.

bir insan aslında çok kolay bir şekilde kısa süreli mutsuzluğa adapte olabilir. gerçek bir mutsuzluk içinse belli bir süreç geçirmeniz gerekiyor. ait olduğunuzu sandığınız insanlar, yaşadığınız aile bunalımları, yalnızlık, ölüm isteği, olumlu düşünememe, her şeyin kötüye gittiğini düşündüğünüz anlar ve geriye kalanları. bu süreci güzel bir şekilde atlattığınızı düşünseniz bile; içinizdeki kırıntıların birleşip tekrar büyük bir mutsuzluğa yol açacağına emin olabilirsiniz.

bir insan nasıl mutsuz olabilir biliyor musunuz?
eksik olduğunda. zevk alamadığında. "ne olmak istiyorsun? şu an burada olsa, seni en çok mutlu eden şey ne olurdu?" gibi sorulara cevap veremediğinde.

bir insan ne zaman mutsuz olabilir biliyor musunuz?
diğer tüm insanlar gibi, gece karanlığında kendinle yüzleştiğinde değil de; güneşin yeni doğduğu anlarda, güneşi seyrederken, "yeni bir gün mü? çabuk geçse bari. yaşayacak bir şeyim yok." dediğinde.

peki bir insan neden mutsuz olabilir biliyor musunuz?
siktirin gidin... o kadar soruya gerek yok.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

iyi ki varsın.

sana ne yazacağımı bilmiyorum. aslında, sana ne yazacağımı çok iyi biliyorum da kelimelere dökemiyorum. bir yanıma kahvemi aldım, diğer yanıma da bırakmak için söz verdiğim sigaramı. yazmak bana zararlıdır belki, belki de zararsız. hiç bilmiyorum ama çok mutluyum; yanımda sen varsın. yanımda kal... bana en yararlı sen varsın, geriye kalan her şey zararlı. benim için baktığım her yerde sen varsın; gerisi anlamsız.

ellerim biraz soğuk, elimin en soğuk yerinden tutar mısın içim ısınsın. ya da bana biraz bakar mısın, cennete olan sevdam artsın. saçlarınla oynayabilir miyim, çocuklukta hevesimi alamadığım oyuncaklarım için. ellerinden ben tutabilir miyim ya da? soğuk bir yerin kaldıysa ısınsın diye.

sana çok şey yazdım. sana yazdığım her şeyi sildim, tekrar yazdım. kelimelerin duruşunu beğenmedim bazen. bazen, seni sevdiğimi tam anlatamadıkları için kızdım; tekrar sildim, tekrar yazdım. bir daha beğenmezsem eğer tekrar siler tekrar yazarım. sana değer. senin için, tek tek, ayrı ayrı tüm ke…

siz hiç başarısızlığı çantanızda taşıdınız mı?

henüz 23 yaşındayım. geçenlerde bir yazı okudum. bana "hayatı aceleye getirme" diyordu. yine uzun bir zaman önce geçenlerde birileri bana "steve jobs üniversiteyi bırakmış. sonra apple'ı kurmuş." diyordu. biraz daha önceye gidebilirim. google'ın küçük bir garajda kurulduğu gerçeğine kadar yani. insanların öğütlerinden bahsetmekse konu, hayatımın her köşesini anlatabilirim. memur olmamı isteyenlerden, değer verdiğim her şeyi hiçe saymamı bekleyenlerden girebilirim konuya. dolabımdan hiç çıkarmadığım, "bir gün başarılı bir insan olacaksın." dendikten sonra verilmiş kol düğmelerinden bile bahsedebilirim. hiçbir şeyi değiştirmez, biliyorum. hiçbir şeyin değişmesini istemiyorum zaten... sadece, anlatasım var.

iki üniversite gördüm ben. ikisini de bitirmedim. birini daha üçüncü ayımın başında bıraktım. diğeri 5 sene sürdü, bırakmak üzereyim. üniversiteyi bırakmak iyi bir şey değil, biliyorum; fakat üniversiteyi bitirmek de zannedildiği kadar iyi değil.…

5. ay: gidersen...

saat geç oldu, uyuyup uyanalım. saatini kur, bir sanatçının da dediği gibi "her sabahın, bir anlamı olmalı." her sabah, bir anlam oluşturmalı. ölüm var, ölüyoruz işte; hem de kaç defa olduğu hiç belli değil. ölüm var, ölüyorlar işte; kim olduğu çok mu önemli?

şimdi de kayıp giden zamana mı takacağım bilmiyorum. şimdi, neye takmam gerektiğini de bilmiyorum kafamı. ya gidersen? ya kalmazsan? içimden bir his diyor ki "bütün cümlelerin yarım kalır." içimden bir ses uyarıyor, "zaten sessizsin... giderse, ne anlamı kalır?"

derin bir uykudan uyanır gibi, komadan büyük bir isteksizlikle çıkar gibi... hiç dinmez gibi ve hiç bitmez gibi... akla gelen her kötü betimleme gibi korkular. neden, ne için... cevabı bulunmayan bir yerde. beynin derinlikleri, kalp atışının ulaşamadığı yerler gibi. hiçbir işe yaramayan apandisit gibi ve daha bir çok şey gibi... ne çok gibi oldu, kendimden çekindim.

bi değişiklik var anlıyor musun? neyin değiştiğinin farkında değilim üstelik…