Ana içeriğe atla

doğum günün.

hava soğuk. güneş bile yerini bulutlara bıraktı. nereye baksam özlemekten başka bir şey göremiyorum artık. sessizliğin en büyük çaresizlik olduğuna şahit oldum; birbirine karşı sessiz iki insanın da sevişebildiğini görmek en büyük tecrübemdi hayatımda. kimsenin görmediği dakikalarda gözlerimden yaş süzülürken aşkın varlığını tartıyordum her zamanki gibi. aşk benim için bir şey ifade etmiyordu adın geçmediğinde. ve bir süreliğine en büyük günahımdı adını söylemek.

tanrı'nın neden şarabı yasakladığını düşündüm uzunca bir süre. kadehlerimizi şerefimize kaldırırken keşfettim cevabını; tanrı her boş kadehe baktığında dolu olduğu zamanları hatırlıyordu. tanrı da sevdikleriyle sessizken sevişirdi çünkü. tanrının da hiçbir insanla konuşmamasının bir sebebi vardı, sen gibi.

aslında sonu boş bırakılmış uzun metinlerde keşfettim ben her şeyi. ne kadar uzun cümleler kurarsan kur, sonunu getiremediğinde söylediğin her cümle boşunadır çünkü. her insanın uzun cümleleri vardır, fakat bazı insanlar uzun cümlelerini bitirebilmek için birini ihtiyaç duyarlar. aynı hayat gibi bu cümlelerde. bazıları yalnız başına yaşamayı bilirler mesela. bazılarıysa bir saniye bile yaşayabilmek için birine ihtiyaç duyarlar. biri olmadığında hayat, yerini ölümlü bir makineye bırakır; görevi sadece ölmeyi beklemek olan.

ne kadar doğruyuz, ne kadar yanlışız bilmiyorum. sadece içimden, doğruların ve yanlışların hiçbir önemi olmadığına inanmak geçiyor. geçen her dakikada bulutlar artıyor gökyüzünde, kış daha fazla yaklaşıyor. tanrı ağladığında yağıyor ya yağmurlar... odamın penceresinden izlerken yağmuru diyorum ki kendimce: "tanrı özlememizi istiyor. kavuşmamızı değil." bir kaç gözyaşı dökülüyor yine gözlerimden, kontrol edemediğim için. tanrı yağmurlarla ağlar, binlerce insan için. ben sadece gözlerimle ağlayabiliyorum, sadece senin için,

doğum gününü kutlamıyorum. herhangi birinde beraber ölmeyeceksek eğer tekrar tekrar doğuyor olmanın hiçbir önemi yok benim için. seni delicesine özlerken gelmiyor içimden doğum gününü kutlamak. zaten biliyorum, senin için de önemi yoktur delicesine sarılmak varken, yerine kuru bir "doğum günün kutlu olsun" mesajıyla karşılaşmanın.

sahte ya da gerçek gülümsemelerle dolu arkadaşlarının hazırladığı pasta'dan yemek önemli değil benim için.

bir dilek tut.
mumları üfle.
beni unutma.
fiziksel olarak yanında olamam, dileklerinde yaşat beni.

iyi eğlenceler.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

iyi ki varsın.

sana ne yazacağımı bilmiyorum. aslında, sana ne yazacağımı çok iyi biliyorum da kelimelere dökemiyorum. bir yanıma kahvemi aldım, diğer yanıma da bırakmak için söz verdiğim sigaramı. yazmak bana zararlıdır belki, belki de zararsız. hiç bilmiyorum ama çok mutluyum; yanımda sen varsın. yanımda kal... bana en yararlı sen varsın, geriye kalan her şey zararlı. benim için baktığım her yerde sen varsın; gerisi anlamsız.

ellerim biraz soğuk, elimin en soğuk yerinden tutar mısın içim ısınsın. ya da bana biraz bakar mısın, cennete olan sevdam artsın. saçlarınla oynayabilir miyim, çocuklukta hevesimi alamadığım oyuncaklarım için. ellerinden ben tutabilir miyim ya da? soğuk bir yerin kaldıysa ısınsın diye.

sana çok şey yazdım. sana yazdığım her şeyi sildim, tekrar yazdım. kelimelerin duruşunu beğenmedim bazen. bazen, seni sevdiğimi tam anlatamadıkları için kızdım; tekrar sildim, tekrar yazdım. bir daha beğenmezsem eğer tekrar siler tekrar yazarım. sana değer. senin için, tek tek, ayrı ayrı tüm ke…

siz hiç başarısızlığı çantanızda taşıdınız mı?

henüz 23 yaşındayım. geçenlerde bir yazı okudum. bana "hayatı aceleye getirme" diyordu. yine uzun bir zaman önce geçenlerde birileri bana "steve jobs üniversiteyi bırakmış. sonra apple'ı kurmuş." diyordu. biraz daha önceye gidebilirim. google'ın küçük bir garajda kurulduğu gerçeğine kadar yani. insanların öğütlerinden bahsetmekse konu, hayatımın her köşesini anlatabilirim. memur olmamı isteyenlerden, değer verdiğim her şeyi hiçe saymamı bekleyenlerden girebilirim konuya. dolabımdan hiç çıkarmadığım, "bir gün başarılı bir insan olacaksın." dendikten sonra verilmiş kol düğmelerinden bile bahsedebilirim. hiçbir şeyi değiştirmez, biliyorum. hiçbir şeyin değişmesini istemiyorum zaten... sadece, anlatasım var.

iki üniversite gördüm ben. ikisini de bitirmedim. birini daha üçüncü ayımın başında bıraktım. diğeri 5 sene sürdü, bırakmak üzereyim. üniversiteyi bırakmak iyi bir şey değil, biliyorum; fakat üniversiteyi bitirmek de zannedildiği kadar iyi değil.…

5. ay: gidersen...

saat geç oldu, uyuyup uyanalım. saatini kur, bir sanatçının da dediği gibi "her sabahın, bir anlamı olmalı." her sabah, bir anlam oluşturmalı. ölüm var, ölüyoruz işte; hem de kaç defa olduğu hiç belli değil. ölüm var, ölüyorlar işte; kim olduğu çok mu önemli?

şimdi de kayıp giden zamana mı takacağım bilmiyorum. şimdi, neye takmam gerektiğini de bilmiyorum kafamı. ya gidersen? ya kalmazsan? içimden bir his diyor ki "bütün cümlelerin yarım kalır." içimden bir ses uyarıyor, "zaten sessizsin... giderse, ne anlamı kalır?"

derin bir uykudan uyanır gibi, komadan büyük bir isteksizlikle çıkar gibi... hiç dinmez gibi ve hiç bitmez gibi... akla gelen her kötü betimleme gibi korkular. neden, ne için... cevabı bulunmayan bir yerde. beynin derinlikleri, kalp atışının ulaşamadığı yerler gibi. hiçbir işe yaramayan apandisit gibi ve daha bir çok şey gibi... ne çok gibi oldu, kendimden çekindim.

bi değişiklik var anlıyor musun? neyin değiştiğinin farkında değilim üstelik…