fincanın boşluklarına saklanmış hayat.

mezarlıklarda yürüyüş yaptığımı kimse bilmezdi küçüklüğümde. yakılmış bir monte carlo'da hatırladığım çocukluğum. kül tablam yine doldu ya... boşaltmaya mecalim yok. kendimi o kadar iyi saklamıştım ki, kimsenin bulabileceğini zannetmiyordum küçük bir kahve fincanında. delik deşik edilmiş kahve fincanının boşluklarına sakladığım tüm sırlarım deşifre artık. tanrı yerine kendimle konuşmanın vakti geldi; "ben yokken, buralarda neler oldu?"

"ben bu kadar günah işledim mi?" diye sordum içimden. arkamdan ağlayan kadınlar, terk edilmiş yüzler... "sen bu kadar çok kişiyi sevdin mi" diye sordu dışımdan bir ses. ben o kadar çok sevdim ki bir kadını, geri kalanları silmek zor olmadı.

"kadınları ağlatan erkekler orospu çocuğudur" derdim taa ki bir kadını yanımda ağlarken görene dek. bu kadar vurdumduymaz olduğunda insan, kendi yaptığı hiçbir şeyi göremez. "benim yardıma ihtiyacım var." diye bağırırken kimse duymadı. şimdi kahve falımda çıktı ya yardıma muhtaç olduğum, birileri yardıma koşar gibi hissediyorum. yalnız olduğumu fark etmem uzun sürmeyecek.

yıllardır aynı dert içindeyim, yılların birikmişliği var anlayacağınız karanlığımda. yıllardır beklediğim "biri gelir ve hayatımı düzeltir" ümidi boşluklarda artık. "biri hiç gelmeyecek, ben karanlığın esiriyim" aldı yerini. kahve fallarına da güvenirdim, içimdeki ümitler gibi. kahve falları bile yalan söyledi ya geleceğimle ilgili... boşver, mutluluk hakedene kalsın bu dünyada.

"neden böyle?" diye sormadan önce, geçmişe dair her şeyi tek tek incelemek istiyorum. geçmişe dair yazdığım her satır bana farklı bir şeyi hatırlatıyor. birbirini tanıyan üç kadın, hakkımda bir şeyler diyormuş falın söylediğine göre. ve arkamda bıraktığım kim olduğunu hatırlamadığım her kadın; küfür ediyormuş içinden. hiç beklemeden aldığım bir beddua yakıyormuş canımı. ne bileyim işte... bu yalnızlığa bakınca hepsi, mantıklıymış gibi geliyor.
ölülerin üzerinde top koşturduk. mezarlıktaydık, ruhumu bıraktığım yerde. kadehini kaldırıp masaya vurduğunda en yakın dostum; silahı çıkarttığında cebinden, kafama nişan aldığında, kafasına sıktığında, bu diyardan siktirip gittiğinde yani... hiçbir şey hissetmedim. kanlara bulaşmış elinden silahını aldığımda, kafama sıkmaya çalıştığımda, mermi olmadığını fark ettiğimde çok şey hissettim asıl. ölüm hak etmeyeni bulurdu, hak edeni değil.
ölülerin üzerinde sohbet ediyorduk. evimizdeydik, ruhumun hiçbir zaman varmadığı yerde. kadehimi kaldırıp masaya vurduğumda özledim en sevdiğimi. bir başkasının kadehinde fark ettim en yakın dostumunda kendini böyle bitirdiğini. ağladım, hiç utanmadım. seni kovalamak zorundaysa geçmişin, ondan kaçmak ne kadar mantıklı olabilir ki?
kadın üzerimde sohbet ediyorduk. bir yerdeydik, bir zamanda. kadehini yavaşça bitirip masaya koyduğunda anladım aslında arkamda bıraktığım herkesi böyle üzdüğümü. sabah olana kadar uyumadım kadın üzerimdeyken. kadın uyurken. sabaha kadar kapıyı çarpıp gitmeyi düşledim. sabah olduğunda titreyen dudaklarıyla gitmemi istedi. olur ya bazen böyle; kalmanı isteyenlerde kalamazken, gitmeni isteyenlerden gidemezsin. gittim ben, hiçbir absürdlük olmadı.
bir gün sohbet etmiyorduk. bilgisayar başında oturuyordum. kadehimi kaldırıp masaya vurduğumda fark ettim aslında sohbetlerimin sadece yazışmalardan ibaret olabileceğini.
bir gün fal bakıyordu kadın. karşısında oturuyordum. kadehim yoktu, olsaydı fırlatırdım balkondan aşağı. 22 yılda üzdüğüm her şeyi, yarım saate sığdırmaya çalışıyordu. mezarlığa koşmak geldi içimden, ruhumu bıraktığım yere. kadehimi kaldırıp masaya vurduğumda, silahımı çıkarttığımda cebimden, kafama sıktığımda bırakabilecektim her şeyi arkada. arkadaşım da böyleydi, arkadaşım da bu yüzden kendini öldürdü.
bir gün var ya... herkesi üzdüğümü fark ettim. herkesin benden gittiğini. oturdum, tekrar ağladım. tekrar tekrar ağladığımı. aynaya bakıp ne kadar iğrenç olduğumu düşündüm, aynayı parçaladım sinirden. sıcak suyun altında saatler geçirdim belki unuturum diye. unutulmuyor... her şeyi saklayabiliyorsun ama, unutamıyorsun. her şeyden kaçabileceğini düşünüyorsun ama; yalnız kaldığında tek derdin herkese yakınlaşmak oluyor... yakınlaşabilecek birini bulursan tabi. arkadaşım da bu yüzden kendini öldürdü, yakınlaşamadığı için... biraz daha vakti olsaydı yakınlaşırdık ya da doğru yeri, doğru zamanı olsaydı. biz ölülerin üzerinde top koşturarak başladık hayata, mezarlıkta, ruhumuzu bıraktığımız yerde. hiçbir zaman doğru yeri, doğru zamanı olmayacaktı...

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

1 yıl.

sence şu an saat kaç?

neden rap(müzik) yapamadık?