Ana içeriğe atla

inanmazsan hiç okuma.

garip bir insan sesi tüylerimi diken diken ediyor. uzun zamandır kimseyle konuşmamış gibi hissediyorum, sesim o yüzden kalın biraz. kültablamdaki hiçbir izmariti atmadım, ölüme kaç adım daha yaklaşabildiğimi sayayım diye. anlatsam "yalan" diyorlar, anlatmasam "sessiz." ne yapsam bir çaresi yok, yapmasam da çaresizlik. garip bir insan sesi, yaşadığımı hissettiriyor. bense çoktan öldüğümü sanmıştım.

karanlıklarda çıktığım sokaklarda bir çok gül bahçesine rastladım. karanlığın en güzel tarafı da bu; tüm çiçekler simsiyah. gördüğüm her kırmızı rujlu kadının gözlerinde siyah eyeliner kalıntıları... renkli gözler altından fışkırmış siyah göz torbaları... kaldırımdaki kan izi, zamanın verdiği yıprantıyla siyaha dönüşmüş. bugün de bir cinayet olmadı sokaklarımda, bugün de her şey yerli yerinde. söyle o zaman bana; neden tüm tanıdıklarımın aksine benim içim simsiyah? ve neden o kadar rengarenk şeyin arasında ben, siyahlarla başbaşayım?

bu mutsuzluk konulu hallerimden sıkılan onlarca arkadaşım var. "ne olmuş?" ben de sizin mutluluklarınızdan tiksiniyorum. göz göre göre gösterdiğiniz gülümsemeleriniz eskiden mutlu ederdi, artık suratımı asıyorum. hiçbir şey olmamış gibi davranmaktansa, herhangi bir davranış edinmiyorum kendime; çok daha basit. en son beni insan gibi hissettiren kadını izliyorum bazen uzaktan; yeterince insan olabilseydim yakınlaşırdık herhalde. şimdi yeterince insan olmuş gibi hissediyorum aslında; bu kadar sorgu bu yüzden.

ben simsiyah hayaller yaratırım kendime, sonra simsiyah senaryolara dökerim. her şeyi yaşarım kafamın içinde, bu yüzden her zaman yorgunum. "gözyaşlarımı kendim sildikten sonra yanındayım diyen insanın amına koyayım" diyen bir adam tanıyorum mesela, gözyaşlarını hala kendi siliyor ve ben o adamı, hiç ağlarken görmedim. ben simsiyah hayallerde yaşarım, sonra da senaryolara döker aynı cümleleri tekrar ederim. çünkü bildiğim ve gittiğim her yolun sonu, mutsuzlukla bitti; ve bu benim yazdığım mutsuzluk konulu, bilmem kaçıncı yazım.

ben bu yazıyı böyle bitirmezdim bitirmesine de, inan canım hiç yazmak istemiyor.
inanmazsan hiç okuma.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

iyi ki varsın.

sana ne yazacağımı bilmiyorum. aslında, sana ne yazacağımı çok iyi biliyorum da kelimelere dökemiyorum. bir yanıma kahvemi aldım, diğer yanıma da bırakmak için söz verdiğim sigaramı. yazmak bana zararlıdır belki, belki de zararsız. hiç bilmiyorum ama çok mutluyum; yanımda sen varsın. yanımda kal... bana en yararlı sen varsın, geriye kalan her şey zararlı. benim için baktığım her yerde sen varsın; gerisi anlamsız.

ellerim biraz soğuk, elimin en soğuk yerinden tutar mısın içim ısınsın. ya da bana biraz bakar mısın, cennete olan sevdam artsın. saçlarınla oynayabilir miyim, çocuklukta hevesimi alamadığım oyuncaklarım için. ellerinden ben tutabilir miyim ya da? soğuk bir yerin kaldıysa ısınsın diye.

sana çok şey yazdım. sana yazdığım her şeyi sildim, tekrar yazdım. kelimelerin duruşunu beğenmedim bazen. bazen, seni sevdiğimi tam anlatamadıkları için kızdım; tekrar sildim, tekrar yazdım. bir daha beğenmezsem eğer tekrar siler tekrar yazarım. sana değer. senin için, tek tek, ayrı ayrı tüm ke…

siz hiç başarısızlığı çantanızda taşıdınız mı?

henüz 23 yaşındayım. geçenlerde bir yazı okudum. bana "hayatı aceleye getirme" diyordu. yine uzun bir zaman önce geçenlerde birileri bana "steve jobs üniversiteyi bırakmış. sonra apple'ı kurmuş." diyordu. biraz daha önceye gidebilirim. google'ın küçük bir garajda kurulduğu gerçeğine kadar yani. insanların öğütlerinden bahsetmekse konu, hayatımın her köşesini anlatabilirim. memur olmamı isteyenlerden, değer verdiğim her şeyi hiçe saymamı bekleyenlerden girebilirim konuya. dolabımdan hiç çıkarmadığım, "bir gün başarılı bir insan olacaksın." dendikten sonra verilmiş kol düğmelerinden bile bahsedebilirim. hiçbir şeyi değiştirmez, biliyorum. hiçbir şeyin değişmesini istemiyorum zaten... sadece, anlatasım var.

iki üniversite gördüm ben. ikisini de bitirmedim. birini daha üçüncü ayımın başında bıraktım. diğeri 5 sene sürdü, bırakmak üzereyim. üniversiteyi bırakmak iyi bir şey değil, biliyorum; fakat üniversiteyi bitirmek de zannedildiği kadar iyi değil.…

5. ay: gidersen...

saat geç oldu, uyuyup uyanalım. saatini kur, bir sanatçının da dediği gibi "her sabahın, bir anlamı olmalı." her sabah, bir anlam oluşturmalı. ölüm var, ölüyoruz işte; hem de kaç defa olduğu hiç belli değil. ölüm var, ölüyorlar işte; kim olduğu çok mu önemli?

şimdi de kayıp giden zamana mı takacağım bilmiyorum. şimdi, neye takmam gerektiğini de bilmiyorum kafamı. ya gidersen? ya kalmazsan? içimden bir his diyor ki "bütün cümlelerin yarım kalır." içimden bir ses uyarıyor, "zaten sessizsin... giderse, ne anlamı kalır?"

derin bir uykudan uyanır gibi, komadan büyük bir isteksizlikle çıkar gibi... hiç dinmez gibi ve hiç bitmez gibi... akla gelen her kötü betimleme gibi korkular. neden, ne için... cevabı bulunmayan bir yerde. beynin derinlikleri, kalp atışının ulaşamadığı yerler gibi. hiçbir işe yaramayan apandisit gibi ve daha bir çok şey gibi... ne çok gibi oldu, kendimden çekindim.

bi değişiklik var anlıyor musun? neyin değiştiğinin farkında değilim üstelik…