garip bir mandalina hikayesi.

bazı insanlar kendine acı çektirmek için yazarlar. bazıları, başkasına acı çektirmek için başkalarına yazar. benim yazacak çok kelimem var da yaşayacak hiçbir şeyim kalmadı gibi. koşup top oynayacağım sokakları otoparklarla kapattılar, her baktığım yerde ölüm görüyorum artık. seveceğim kalpleri yaraladılar; kalpsiz kaldı insanlık. üzerine kalbim yaralandı, kalpsiz kaldı benliğim.

bir kadın var beraber intihar etmeyi istediğim. kalbi ben gibi, kalpsiz yani. bayağı bir yük bindirdiler sırtıma, kamburluğum bu yüzden. kalpsiz yaşamaktan büyük intihar mı var? ben çok ölü gördüm, yürümeyi bilen. tanıştırayım mesela, ben.
uzun zaman sonra ilk defa sarhoş değildim. sarhoş olmam gereken tek bir zaman vardı ama tanrının işine bak ki... içmeyi bıraktığım ilk gün, her şey gözümün önünde yaşanıyordu. 
karşı penceremdeki kadın ilk defa perdelerini ve balkonunun kapısını açık bırakmıştı. sevgilisi yüksek sesle küfür ediyor ve düşmanıymış gibi vuruyordu kadına. kafamı kendi camımdan dışarı çıkarttığımda sağ tarafımdan bir çığlık yükseliyordu. üst katta, her akşam karısını döven adam intihar ediyordu. kapıya koşuyordum. aşağıya iner inmez sokağa çıkıyor ve kaçmaya çalışıyordum. ilk sola dönüp sokağın sonuna doğru yaklaştığımda, yine solumdaki kerhanede silah sesleri duyuluyordu. kendimi çöp tenekesinin arkasına atıyordum. önce polisler geliyordu, sonra bir çöp kamyonu. kamyondan inenler beni fark etmiyordu, çöplerle birlikte kamyona atıyorlardı. pres makinesinin altında ezilmek üzereydim. çöpe yanlışlıkla bırakılmış koca bir kaya parçası, pres makinesini sıkıştırıyordu. un ufak olmaktan son anda kurtulmuştum. 
çöpleri araştırmayı kendine görev edinen evsiz bir çocuk 10 dakika önce bir sigara yakmıştı. 6 dakika önce sigarasının bitmesine az kalmıştı. çöp kamyonunun sesini tanıyan çocuk, sigarayı atıp uzaklaşmıştı. çöp kamyonu beni hamitler çöplüğüne bırakıyor ve ayrılıyordu. 10 dakika önce sigara içen çocuğun sigarası, rüzgarla birlikte alevlere dönüştü. çöplük yanıyordu. dumanlar altında kalıyordum. çöplükteki metan gazı sıkışıyor ve patlamaya yol açıyordu. az önce hayatımı kurtaran kayanın bir parçası, 5 cm yanımdan geçiyordu. 
6 gün önce bir adam, evine yeni bir masa almıştı. üzerinde her gün başka bir kadınla birlikte olan adam, bir keresinde spermlerini demirlerine fırlattığı için tiksindiği eski masasını değiştirmek zorunda kalmıştı. eski masasını çöpe atmış, aynı çöp arabası masayı almış ve hamitler çöplüğüne getirmişti. bugün, o masa da yanmak üzereydi. metan gazının yanında karbonmonoksitten şüpheleniyordum. demir oksijeni çeker diye gördüğüm ilk demiri dişlerimin arasına alıyordum. pis bir kokusu ve tadı vardı. koşuyordum.
kulağımda "when you're not here" şarkısı yankılanıyordu. ağzımdan fırlattığım demirin kokusu hala burnumu yakıyordu. metro'ya binerken bukart'ımın yanımda olmadığını hatırladım. dışarıya çıkarken cüzdanımı da bırakmıştım. en azından sigaramı almıştım. çakmağımı unutmuştum. yolda bir adamı durduruyor ve "çakmağınız var mı?" diye soruyordum. "var lan amına koduğumun çocuğu ne yapacaksın?" diye bağırıyordu. "napayım abi sigaramı yakacağım." diyordum. "siktir git buradan" diye beni azarlıyordu. ağzımda sigara, garip bir surat ifadesiyle yere doğru bakarak adamın yanından uzaklaşıyordum.
içimden mandalina geçiyordu. kış ayı yaklaştığında mandaline yemek güzel olurdu. bir apartmana giriyor, kapıyı çalıyordum. boxer'lı bir adam ve içeriden sütyeniyle birlikte koşmakta olan bir kadın karşılıyordu beni. "mandalinanız var mı?" diye soruyordum kadının memelerine bakarken. kadın içeriye doğru yol alıyordu. başbaşa kaldığım adam "sen ne ayaksın lan?" diye soruyordu. "valla canım öyle mandalina çekti ki sikim şişer diye korktum." demeden alamadım kendimi. adam gülümsedi. hiç de boxer'ında yazan "dikkat anakonda: ısırır." adamına benzemiyordu. "bilirim böyle şeyleri, bekle bakalım." dedi. kadın içeriden mandalina getirdi. alıyordum, kadının memelerine son bir kez bakarak çıkıyordum kapıdan. 
nerede olduğumu bilmiyordum artık. elimdeki mandalinayla zaten nerede olduğumun önemi yoktu, ben böyle mutluydum. yolda, eski mahalle kabadayıları gibi yürüyordum, tek fazlalığımsa mandalinamın olmasıydı: önümdeki sokakta ambulansın ışıkları yanıyordu, herkes panik içerisindeydi. ben hala mandalinamı yiyordum. içlerinden birisi "işte buydu! amına koyduğum!" diye bağırdı. tam olarak sayamasam da sanırım 6 kişi bana doğru koşuyordu. elimdeki mandalinaya göz diktiler sandım, "mandalina benim ulan!" diye kaçmaya başladım. sonradan aklıma bir mandalina için sopalarla adam kovulmaz diye bir şey düştü. mantıklıydı da. mandalinayı yiyemeden arkama doğru fırlattım belki dururlar diye. durmadılar.
nefes nefese kalmıştım. bir apartmana dalıyordum. çatıya çıkıyordum. adamlar kapının önünde beni bekliyordu. aşağıya doğru tükürüyordum. adamların birinin saçına denk geliyordu, balgamlı hem de. "seni öldüreceğim!" diye bağırıyordu. "gel lan gel!" diyordum. zaten mandalinasız kaldığım için hayatta hiçbir yaşama sebebim kalmamış gibi hissediyordum. mandalina'nın üzerine basmıştı orospu çocukları.
akşam oldu, gitmediler. ben de sindim bir köşeye, uyuyakalmışım. rüyamda bir mandalina ağacının altındaydım, ne kadar zıplarsam zıplayayım mandalinaya erişemiyordum. mandalina da zaten bana ulaşmak istemiyormuş gibi gözüküyordu. uyandığımda sabah olmuştu, aşağıda da kimse gözükmüyordu.
aşağıya indim. yürüyordum. yolda bir mandalina ağacıyla karşılaştım. mandalinaya doğru elimi uzatırken, bir anne terliği edasıyla üzerime sopa fırlatıldı. içeriden bir ses "amına kodumun bebeleri yine mandalinaya dalıyor." diye bağırıyordu. ulan bir mandalina istiyordum alt tarafı. bir mandalina istediğim için dünya başıma yıkılıyordu. sopayı fırlatan amca, kim olduğumu görmek için iyice eğildi. hemen sonrasında, aşağıya doğru düşen bir şey gördüm. yine kaçmaya başladım. adam yüzümü gördü. yüzüm intihar edilmeye değecek kadar değerli miydi düşünüyordum.
kulağımda hala "when you're not here" yankılanıyordu. şarkıyı yanlış hatırlamıyorsam mandalina için söylüyordum. otostop çektim. bir amca beni arabasına alıyordu. garipsiyordum. çünkü bana göre otostop, sadece güzel kızların alındığı bir şeydi. önce güzel kızlar otostop çeker, sonrasında yaşlı amcalar dağlara kaçırır ve kızı bir güzel sikerlerdi. korkmadım değil. korktum korkmasına. fakat ne benim sikilecek kadar güzel götüm, ne de amcanın sikmeye kalksa öttürecek kadar güçlü siki varmış gibi duruyordu. önümüzdeki yolda polislerin sirenleri yanıyordu. 
amca bana baktı ve dedi ki: "ee, amını siktiğim. hikayede beni de yerin dibine soktun da, bu hikaye nasıl bitecek?" ben de amcaya baktım ve dedim ki: "amca ne bileyim ya sikmişim hikayesini, bana mandalina ver."
mutlu son. 

yeniden başlangıç, bitiş düdüğü.

karanlıklar bana küstü, ben aydınlıklara küsmüştüm. renklerin olmadığı bir yere götürün beni, mümkünse siyahı da renkten sayın. tanrının karşısına koyun beni, konuşacaklarım var. sigara paketimden istediğiniz kadar sigara alabilirsiniz; malum, bir elveda sonrası en güzel giden şeydir nikotin parçası.

çığlıklar atarken ağlayasım var. içime biraz yaklaşsan, hıçkırık seslerinden kendini parçalar zaten kulakların. bulutları parçalasın mikail. deyin ki "emir büyük yerden, tanrının da gözyaşlarının bazen parça parça yağmasına ihtiyacı var." bir adam doğar. bir kadın doğar. iki insan birbirini sever. biri paramparça olur, gözleri dolar. tanrıyı düşün; milyarlarca çocuğu var, milyarlarca paramparça insan. çok yerinden bıçaklanmış kalpler. hava soğuk bak, üşüyorum. kaloriferi sonuna kadar yaksan da fiziğim ısınır ya; bi bak bakalım kalbim ne durumda? havada güneş var, parçalanmış bulutlar. kalp desen, soğukluğunda fok balıkları yaşar. fok balıkları desen, çoktan intihar çabasında.

al sigaramdan, çekinme. utanma. bu sefer mutluluğa değil de, elvedaya yak. bir sigara, elveda için içildiğinde koca bir her şeydir. akciğerler parçalanır küçük dumanlar için. kalbe kirli kan gider, kirli kan çıkar. beyin kansız kalır, ölürsün belki. sonuçta ölüm de elvedalarda yakılan sigaralar gibi; hiçlikten, koca bir her şeye dönüşür. koskoca bir hiç'in her şeyi olmak nedir bilir misin? bazen sırf bu yüzden, elveda sonrasında içilen sigara olmak isterim. bazen sırf bu yüzden, ölüm olmak isterim. sırf birini yersiz ve zamansız öldüreyim diye.

derin uçurumlar kazmışlar insan için. kurban bayramında kesilmiş her malın, kanlarının gömüldüğü yerdeyim. hastasına kanser haberini vermek üzere olan doktor gibiyim; hastamın, sırf bu illetten kurtulması için ölmesini diliyorum sadece. psikolojik kanserler yaratıyorum kendime, henüz tedavisi olmayan. doktorlar da ölür, bilirsin. belki de bir doktora en çok, yüzlerce insanı kurtardıktan sonra, yalnız ölmek koyar.

artık yalnızlık da canımı acıtmıyor. yalnızlığın yerini ben aldım, yarama tuz basıp çığlıklar atıyorum. düşüncelerime şiddetler katıyorum, düşünsene bir insanın kendini sayısız kez bıçakladığını. benimle tanış, nasıl bir duygu olduğunu anlarsın.

bazen neyi seversen gider. bazen hiç sevmemek gerekir belki. olmayan bahçeler yaratırsın kendiliğinden. güller dikersin. dikenlerini temizlersin. başkası gelir, güllerini koparır. aynaya bakar ve susarsın. farkına varırsın sonra... o bahçeler aslında yoktu. her şeyi sen yarattın, şimdi sadece "sen" üzülmek zorundasın.

hiçbir zaman kavga etmezsin. ve tek bir kavga. hatta, kavga bile değil. kendinle gurur duyarsın bir taraftan, zaten güçsüzdüm; bu kadar dayanabilmem bile mucize. pes ettiğin yerde kalırsın öyle. soğukta, sırtını duvara yaslayıp kafasını öne eğmiş, dizlerini kendisine doğru çekmiş bir çocuk gibi. ayaklarını uzatırsın, insanlar görmezden gelir, üzerine basarlar. arabaların önüne atarsın kendini, olur ya; dünya yok olur ama bir patlamanın etkisiyle mars'ta tek insan olarak bulursun kendini.

bazen her şeyin olma ihtimali vardır.
bazen, hiç beklemediğin halde siktirip gidersin.
siktirip giderler.
siktirip gidelim şimdi.

daha oynayacağımız çok oyun var. ve daha intihar etmek için çok sebebimiz olacak.
bir sigara daha, hadi; bu sefer koskoca bir hiçlik için. yani, yeniden başlangıca.

hiçbir yere dönesim yok.

istersen beraber yüzeriz, derinliklerin dibine doğru hem de. kırılmış hayallerin parçalarını toplarız. sonra ben giderim. bu sefer başkalarının isteğiyle değil, kendi isteğimle. denizde vurgun çok olur, karaya çıkmamam için o kadar baskı yaptılar ki toplayacağımız her hayal benden kırılmıştır belki. direncim kalmadı, döneceğim ankaraya. benim her yere gidesim var da... hiçbir yere dönesim yok.

"doğdum" dedim bi gün. sadece doğarak hayatını sonlandıramazsın. belli başlı betimlemelere sardım tüm hayatımı, toplasan üç cümle. "doğdum. bana yaşa dediler, ben de yaşadım. ot gibi aynı. bir gün öl diyecekler, ben de öleceğim." pardon, dört cümle. ana fikir aynı olduktan sonra cümle sayısı fark etmez gerçi. bana yap dediler, yaptım. şimdi "dön" diyorlar, tepkim hala merak konusu. verilmiş sözler bir tarafa. bak diyorum ya, "benim her yere gidesim var da, hiçbir yere dönesim yok." bana "dön" diyorlar, "sakın arkana bakma." farkında değiller ki etrafıma ayna koyduklarının. nereye baksam arkam, nereye baksam dönesim gelmiyor içimden.

gözyaşlarımın değeri var mıydı babam için, bilmiyorum. bu konu için annemin karşısında ağlasaydım "otur yerine, hak ediyorsun." derdi. zannediyor musun ki okyanusların, denizlerin yağan yağmurlarla alakası var? her okyanusta, denizde ağlayamayıp her şeyi içine atan insanların hikayesi yatar. istersen beraber yüzeriz, derinliklerin dibine doğru hem de. oturup hikayelerimizi dinleriz. sonuçta senin de, benim de... ağlayamayıp içimize attığımız binlerce hikayemiz var.

bir ayda neler değişir bilmiyorsun. bir ay sonra bir bakmışsın, yokum... ebediyen hem de. aylar sonra aklıma gelecek henüz boyamadığın saçların. aylar sonra pişman olacağım döndüğüme. önümdeki aynalara bakacağım sırf seni göstersinler diye. "sakın arkana bakma." diyenler bok yemişler. "geçmişine üzülme." diyenler de öyle. seni sadece geçmişimde, arkamda görebileceksem sikmişim geleceği. varsın olmasın, gelmesin.

dinlediğim şarkının en güzel bölümü nakaratı. "rakıyı sensiz içeyim diye, köprüyü yalnız geçeyim diye, küllenip biteyim diye sevdirdin kendini biliyorum." her dinlediğimde kendimi ve seni görüyorum. başkaları kabul etmiyor ya, "biz" demekten korkuyorum tabi. bazen uyurken aklıma geliyor, normalde olsa üşenip kalkmayacağım yatağımdan kalkıyorum sırf birisi seni ve beni tekrardan anlatsın diye. sanırım "tanrı" galip gelecek, gülümseme sırası onda. ben var ya, artık başkalarıyla konuşmaktan da sıkıldım. bundan sonra sessizliğim de bundan.

benim her yere gidesim var da hiçbir yere dönesim yok.
benim her yerden gidesim vardı. seni tanıyana kadar.

bu hayatta en zor şeyin uzaktan sevmek olduğuna inandım hep. bir tarafım belki gitmezsin demiyor artık... eskiden derdi, eskiden hep haklı gelirdi, gitmemi engelleyecek yüzlerce bahanem vardı belki de o yüzdendir. bir tarafım ol, "belki gitmezsin." de bana. haklı gel. uzaktan da olsa, yakından da seveceğim.

tanrı gülümser, perde kapanır.
oyun biter. senaryo ikinci bölümün yazılması için rafa kaldırılır.

gelmişini de, geçmişini de.

ben de deniz kenarında yürüdüm okyanusların hayallerine kanıp. kendime genişçe ütopyalar yarattım, isim şehir oyunları için. her gördüğüm kadına aşık olmakta bu aralar ayran gönlüm. "her gördüğünü aşk sanma çocuk, üzülürsün." diyen şairi gördüm sokaklarımda. yolları kesişmiş ayrılıkla, mutsuzluktan sarhoşluğa ve yalnızlığa vurmuş kendini sokaklarıma düşmüş. "alkol" diyor cümlelerine başlarken, "hiçbir şeyi geçirmiyor ama... yine de zevk alıyorum içerken." "alkol..." diyorum şair beye, "hiçbir zevkini tadamıyorum içerken." şair de susuyor, yoluna dönüyor. kim bilir kaç defa duyuyor bu hikayeyi, kim bilir kaç defasını anımsıyor. gülümsüyor uzaklaşırken suratıma doğru bakıp. gülümsüyorum... "bugün de gülümsedi birileri, mutluluğuma kanıp."

derinleşen hikayeler yarattım, kimsenin anlamayacağı yerden yazdım kendimi tekrardan. yine değiştim fark ettiysen; yine kendimden, kendimin bile anlamayacağı başka bir hayvan yarattım. deniz kenarında yürüdüm tekrardan, okyanuslardan hayaller yarattım. dedim ya, tekrar inandım, tekrar kandım. genişçe ütopyalar yarattım da hiçbir oyuna konu olmadı. yazılarım olmasaydı belki mutlu olurdum da; geçmişe takılıp kalmak hiçbir evrende bu kadar kolay olmamıştı. bak yine kendimi özledim, ama hangisini? hangi hayvanı, hangi okyanusu hangi hayali? hangisiydi en son bahsettiğim?

hangi kişiliğe bürüneceğimi çok merak ediyorum. sonum nasıl olacak bilmiyorum ki zaten kimilerine göre sonunu düşünen kahraman olamaz. gelmişini de, geçmişini de... sonunu da düşünmeyeceksen; yaşamanın ne anlamı var? yaktığın sigaraya anlam veremeyeceksen, attığın her adım bir şeyleri düşündürmeyecekse, gördüğün her rüya bir şeyleri hatırlatmayacaksa, çakmak taşları eğer ki çakmakları yakmayacaksa, tanrı birilerine yine ve yeniden kötülük yapmayacaksa, sonunda ölmeyeceksen yaşamanın ne anlamı var? fotoğraflar gerçeği yansıtsaydı keşke, ışık doğru yerden vurmasaydı da çirkin gösterseydi tüm insanlığı. ya da ne bileyim, tanrı insanlığı yaratmasaydı keşke... yazmak benim için bir fırsat olmasaydı; sevmek, aşk ya da diğer kavramlar çocukların oynadığı evcilik oyunlarına masal olmasaydı... "öyle bir cümle başladı ki, sonuna bile kavuşmadı." diye bağırdı şair uzaklardan. son şakasını da yaptı giderken, önünde eğildim. keşke var olmasaydım; şair keşke yolumu bulmasaydı. derken öyle bir paragraf bitti ki, sonuna bile kavuşamadı.

tren yolları yaptım insanlardan, yeniden doğarsam üzerlerine basa basa geçerim diye. öldürdüğüm her insanı güneşte kurutup yollarıma serdim, acımasızlıktan değil sırf bencillikten.

bitmeyen masallar yaptı yabancı yazarlar.
ben biten hikayeler yazdım ki sonunda ne bok olduğum belli olsun. keşke bitmeseydi hikayeler. "mutlu son" başlığı altında biten her filmin de zaten geleceği var. düşünsene, iki insanın evlendikten sonra kurduğu hayatlar perişan olur. ne bileyim ulan... gelmişini de geçmişini de... sonu olan her şeyi de sikeyim. üstü size kalsın.

izin verin, konuşayım.

biliyorum çok fazla konuşuyorum. biliyorum, söylediğim cümleleri tek bir "boş" kelimesi daha iyi ifade ediyor. ben de biliyorum geriye kalanlar kadar sessiz olmayı. benim çok iyi bildiğim şeyler arasında sessizlik. konuşurken diyaframım diğer organlarıma saldırmak için can atıyor, parçalamak istiyor. tiz frekanslarım azalıyor sesimde. çok sigara içerek rahatlatıyorum içimden dışarıya çıkmak için can atan tüm organlarımı.

biliyorum, sesim baş ağrıtıyor. biliyorum ben de söylediğim hiçbir şeyin aslında anlamlı olmadığını. ameliyatlar vardır en büyük acıları dindirmek için. doktorlar vardır ameliyatlar için. ağzımdan çıkan tüm kelimeler doktor bende, cümlelerse ameliyatın kendisi. sessizlikle o kadar çok acıttım ki canımı; izin verin, konuşayım biraz... öyle bir ağrım var ki morfinleriniz bile acımı azaltmaz. sessizlikle o kadar çok acıttım ki canımı... izin verin, dinleyin biraz. ayak seslerini duyuyor musunuz? geliyorlar. izin verin bana da sessizlik gelmeden önce acımı dindireyim biraz.

otobüs camlarında buharlar engelliyordu gözümdeki tüm siyahlığı. bir köpekten farksızdım. bir köpek bile benden daha fazlaydı doğrusu. onun siyah ve beyazları vardı. benim sadece siyahlarım. buharların rengini göremediğim pastel boyalarımla boyadım. benim rengarenk siyahlarım vardı, tonları fark etmeksizin.

gözlerim siyahlaştı yine bak. sesim kalınlaştı. kendimle konuşmalarım arttı. izin verin konuşayım. izin verin göreyim renkleri. ne bileyim, insan çaresiz olduğunda kelimelerde arıyor kendini. insan aynaya baktığında göremediğinde kendini, siyah olsun istiyor her şey.

bana bunları neden anlattırdın? bu kadar konuşmak, neden başkasının değil de benim canımı yaktı?

diyorum ki... gösterdiğiniz rengarenk hayatlarınız inandırıcı değil artık. gösterdiğim rengarenk hayata da inanmayın. o kadar çok konuşuyorsam bir sebebim var. sessiz kalırsam, siyahlara bürüneceğim. konuşuyorsam da aslında hayatım simsiyah, rengarenk gösterdiğim kısımlar bile siyahın tonları.

konu neydi? evet... biliyorum, çok fazla konuşuyorum. biliyorum, çok boş konuşuyorum. rengarenk hayatlarınıza yetişmek için her şey. ve bir bilsen aslında, grinin bile elli tonu var. siyah desen, sonsuz.

kalkıyor, yürüyor ve uzaklaşıyorduk.

müzik çalarım beni eskiye götürüyordu. can kazaz denen bir adam, hayallerinin peşinde koşuyordu. renklerin içindeydi, tarifsiz hislerde. kulaklığımda bu cümleler yankılanırken etrafı izliyor, birbirlerine cümleler söylemeye çalışan sarhoş insanlara dublaj yapıyordum. aşırı sarhoş bir adam bar'da birasını yudumluyordu. sadece saçlarını görebiliyordum. bir kadın, erkeğin yanına doğru yaklaşıyordu. kadın, erkeğe "yarın sabah dönüyorum. gitmeden önce seni öpmem lazım." diyordu. kadın, erkeğin sakallarını tutuyordu sonra. kendisine çekiyordu adamı. ne kadar olduğunu hatırlamadığım bir süre öpüşüyorlardı. sonra kadın geri dönüyor, yürüyor ve uzaklaşıyordu.

adamın haline acıyordum. daha fazla aşağılamamak için kafamı çevirdim. sarhoş bir çift ve iki arkadaşı, iki masa sağımızda oturuyordu. bu arada hayallerinin peşinde koşan can kazaz, masallardan birinde prensese rastlıyordu. uzanıp dokunamıyordu. prensesin sihirlerini göremediği için isyan ediyordu. sarhoş kadın, sarhoş erkeğe öpücükler atarak yaklaşıyordu. sarhoş erkek, kadının dudaklarına yapışıyordu. ne kadar olduğunu hatırlamadığım bir süre öpüşüyorlardı. sonra ben kalkıyor, yürüyor ve uzaklaşıyordum.

eve geldiğimde can kazaz diye bir şeyin varlığını bile unutmuştum. telefonumu yatağın üzerine fırlatmıştım. banyoya koşup aynaya bakmıştım bugünü değerlendirmek için. yüzümde kırışıklıklar artmıştı, düne göre belki de 1 nanometre daha fazlaydı. fazlalığını hissetmiştim sadece. aynada gözlerime bakmıştım. kendimle konuşmayı ummuştum. ne kadar olduğunu hatırlamadığım bir süre bakışmıştım gözlerimle. sonra aynadaki ben kalkmıştı, yürümüştü ve uzaklaşmıştı.

bugüne geldim. arkadaşlarımla oturduğum doğum günü sofrasında, arkadaşlarım yazılmış ve fırlatılmış mektuplardan bahsetti. yazıp da fırlatmaktan korktuğum mektuplar kafamdan geçti o an. birbiriyle sevişen bir çiftin sağına. birbirini her şeyden çok seven diğer bir çiftin soluna oturdum. eskilerde birbirini çok seven, şimdilerde birbirinden nefret eden iki insandan birisi bizim masamızda, diğeri üç masa sağımızda oturuyordu. arada yalnız kalmıştım. sohbetler, kahkahalar, dışarıya gösterilen muhteşem hayatlar falan tamam ama yalnızlığı en çok o an hissettim. sol tarafımda dönen farklı, sağ tarafımda dönen farklı muhabbetten soyutladım kendimi. hayatımda belki de en çok o an yanımda birini istemiştim. dışarıya yaptığım sohbeti birleştirme çabaları dışında, özellikle kendime "keşke ben de biriyle sohbet etseydim de başkaları soyutlaştırsaydı kendini." dedim. aldatılmak, sevgisizlik, ilgisizlik her şey bir kenara tamam ama; en çok oradaki yalnızlık acıttı canımı. sonra biz kalktık, yürüdük ve uzaklaştık.

en çok şeyi merak ediyorum.
otursaydı kadın erkeğin yanına, gitmek zorunda olmasaydı ne olurdu ikisine? erkek, son satırlarında yine "neden soruyorsun onu? bi şey mi olmuş?" mu yazardı?
otursaydım, yürümeseydim ve uzaklaşmasaydım oradan; her şey farklı olur muydu?
aynadaki ben gitmeseydi, benimle konuşsaydı daha iyi anlar mıydım kendimi?

kalkmasaydık, yürümeseydik ve uzaklaşmasaydık... boşver, bu kısmı biliyorum. bursa'dan ölüm çıksa, mezarıma gelip dua etmeyecek sevdiklerim var benim.

kısa metin: en güzel anlar.

içimde bir huzursuzluk var, bilmiyorum anlatsam anlar mısın. daha da ötesi, bilmiyorum anlatabilir miyim? görmek istediğim bir tek sen varsın. gözlerimde korku var, sessizlik var, kaçıp gitmek var ama sen yoksun. topluluğun "adam gibi" terimine ait olmaya çalışmak bıktım. insanlıktan ürküp yalnız kalmayı tercih etmiş bir kedi gibi sığınmak istiyorum sana. konuşmak ya da sevişmek değil, sussam bile yanındayken gözlerimi kapatmak istiyorum.

zaman geçiyor sonra. hiçbir şey olmuyor.
her şey çabucak bitiyor. zaten en güzel anlar hep kısa sürüyor.
bu yazı gibi.

kısa bir metin ve betonlar.

kafamın dağıtılmaya ihtiyacı var, elime aldığım silahla kırk sekiz yerimden vursam kendimi ölmeyeceğimi düşünüyorum. mucize diye bir şeyin varlığından bahsedeceksek eğer, insanlar öleceğini bildiği halde yaşıyor. saat bir türlü geçmiyor ki ölümü daha fazla düşüneyim. karanlık bir türlü bitmiyor penceremde. biliyorum, sırf ben perdeyi kapattım diye tüm dünya karanlığa gömülmüyor ama olsun; dünyadan bahseden kim? ben kendi karanlığımı diyorum.

insanlık beni bunaltıyor her zamanki gibi. koşarak uzaklaşmak isterken bacaklarımın yorulmasından korkuyorum. imkansızlıklarla baş edemiyorum korkular yüzünden. vazgeçiyorum yazmaktan. ben yazarken mutsuzluktan beslenirim çünkü. hissettiğim şey yalnızlık olduğunda kendimi ne mutlu, ne mutsuz görüyorum. tam olarak bir ikilem içerisindeyim, girebileceğim tüm yolların girişlerini betonlarla kapattılar.

Bu Blogda Ara