Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Aralık, 2014 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

garip bir mandalina hikayesi.

bazı insanlar kendine acı çektirmek için yazarlar. bazıları, başkasına acı çektirmek için başkalarına yazar. benim yazacak çok kelimem var da yaşayacak hiçbir şeyim kalmadı gibi. koşup top oynayacağım sokakları otoparklarla kapattılar, her baktığım yerde ölüm görüyorum artık. seveceğim kalpleri yaraladılar; kalpsiz kaldı insanlık. üzerine kalbim yaralandı, kalpsiz kaldı benliğim.
bir kadın var beraber intihar etmeyi istediğim. kalbi ben gibi, kalpsiz yani. bayağı bir yük bindirdiler sırtıma, kamburluğum bu yüzden. kalpsiz yaşamaktan büyük intihar mı var? ben çok ölü gördüm, yürümeyi bilen. tanıştırayım mesela, ben.
uzun zaman sonra ilk defa sarhoş değildim. sarhoş olmam gereken tek bir zaman vardı ama tanrının işine bak ki... içmeyi bıraktığım ilk gün, her şey gözümün önünde yaşanıyordu.  karşı penceremdeki kadın ilk defa perdelerini ve balkonunun kapısını açık bırakmıştı. sevgilisi yüksek sesle küfür ediyor ve düşmanıymış gibi vuruyordu kadına. kafamı kendi camımdan dışarı çıkarttığım…

yeniden başlangıç, bitiş düdüğü.

karanlıklar bana küstü, ben aydınlıklara küsmüştüm. renklerin olmadığı bir yere götürün beni, mümkünse siyahı da renkten sayın. tanrının karşısına koyun beni, konuşacaklarım var. sigara paketimden istediğiniz kadar sigara alabilirsiniz; malum, bir elveda sonrası en güzel giden şeydir nikotin parçası.

çığlıklar atarken ağlayasım var. içime biraz yaklaşsan, hıçkırık seslerinden kendini parçalar zaten kulakların. bulutları parçalasın mikail. deyin ki "emir büyük yerden, tanrının da gözyaşlarının bazen parça parça yağmasına ihtiyacı var." bir adam doğar. bir kadın doğar. iki insan birbirini sever. biri paramparça olur, gözleri dolar. tanrıyı düşün; milyarlarca çocuğu var, milyarlarca paramparça insan. çok yerinden bıçaklanmış kalpler. hava soğuk bak, üşüyorum. kaloriferi sonuna kadar yaksan da fiziğim ısınır ya; bi bak bakalım kalbim ne durumda? havada güneş var, parçalanmış bulutlar. kalp desen, soğukluğunda fok balıkları yaşar. fok balıkları desen, çoktan intihar çabasında.

al…

hiçbir yere dönesim yok.

istersen beraber yüzeriz, derinliklerin dibine doğru hem de. kırılmış hayallerin parçalarını toplarız. sonra ben giderim. bu sefer başkalarının isteğiyle değil, kendi isteğimle. denizde vurgun çok olur, karaya çıkmamam için o kadar baskı yaptılar ki toplayacağımız her hayal benden kırılmıştır belki. direncim kalmadı, döneceğim ankaraya. benim her yere gidesim var da... hiçbir yere dönesim yok.

"doğdum" dedim bi gün. sadece doğarak hayatını sonlandıramazsın. belli başlı betimlemelere sardım tüm hayatımı, toplasan üç cümle. "doğdum. bana yaşa dediler, ben de yaşadım. ot gibi aynı. bir gün öl diyecekler, ben de öleceğim." pardon, dört cümle. ana fikir aynı olduktan sonra cümle sayısı fark etmez gerçi. bana yap dediler, yaptım. şimdi "dön" diyorlar, tepkim hala merak konusu. verilmiş sözler bir tarafa. bak diyorum ya, "benim her yere gidesim var da, hiçbir yere dönesim yok." bana "dön" diyorlar, "sakın arkana bakma." farkında değ…

gelmişini de, geçmişini de.

ben de deniz kenarında yürüdüm okyanusların hayallerine kanıp. kendime genişçe ütopyalar yarattım, isim şehir oyunları için. her gördüğüm kadına aşık olmakta bu aralar ayran gönlüm. "her gördüğünü aşk sanma çocuk, üzülürsün." diyen şairi gördüm sokaklarımda. yolları kesişmiş ayrılıkla, mutsuzluktan sarhoşluğa ve yalnızlığa vurmuş kendini sokaklarıma düşmüş. "alkol" diyor cümlelerine başlarken, "hiçbir şeyi geçirmiyor ama... yine de zevk alıyorum içerken." "alkol..." diyorum şair beye, "hiçbir zevkini tadamıyorum içerken." şair de susuyor, yoluna dönüyor. kim bilir kaç defa duyuyor bu hikayeyi, kim bilir kaç defasını anımsıyor. gülümsüyor uzaklaşırken suratıma doğru bakıp. gülümsüyorum... "bugün de gülümsedi birileri, mutluluğuma kanıp."

derinleşen hikayeler yarattım, kimsenin anlamayacağı yerden yazdım kendimi tekrardan. yine değiştim fark ettiysen; yine kendimden, kendimin bile anlamayacağı başka bir hayvan yarattım. deniz k…

izin verin, konuşayım.

biliyorum çok fazla konuşuyorum. biliyorum, söylediğim cümleleri tek bir "boş" kelimesi daha iyi ifade ediyor. ben de biliyorum geriye kalanlar kadar sessiz olmayı. benim çok iyi bildiğim şeyler arasında sessizlik. konuşurken diyaframım diğer organlarıma saldırmak için can atıyor, parçalamak istiyor. tiz frekanslarım azalıyor sesimde. çok sigara içerek rahatlatıyorum içimden dışarıya çıkmak için can atan tüm organlarımı.

biliyorum, sesim baş ağrıtıyor. biliyorum ben de söylediğim hiçbir şeyin aslında anlamlı olmadığını. ameliyatlar vardır en büyük acıları dindirmek için. doktorlar vardır ameliyatlar için. ağzımdan çıkan tüm kelimeler doktor bende, cümlelerse ameliyatın kendisi. sessizlikle o kadar çok acıttım ki canımı; izin verin, konuşayım biraz... öyle bir ağrım var ki morfinleriniz bile acımı azaltmaz. sessizlikle o kadar çok acıttım ki canımı... izin verin, dinleyin biraz. ayak seslerini duyuyor musunuz? geliyorlar. izin verin bana da sessizlik gelmeden önce acımı dind…

kalkıyor, yürüyor ve uzaklaşıyorduk.

müzik çalarım beni eskiye götürüyordu. can kazaz denen bir adam, hayallerinin peşinde koşuyordu. renklerin içindeydi, tarifsiz hislerde. kulaklığımda bu cümleler yankılanırken etrafı izliyor, birbirlerine cümleler söylemeye çalışan sarhoş insanlara dublaj yapıyordum. aşırı sarhoş bir adam bar'da birasını yudumluyordu. sadece saçlarını görebiliyordum. bir kadın, erkeğin yanına doğru yaklaşıyordu. kadın, erkeğe "yarın sabah dönüyorum. gitmeden önce seni öpmem lazım." diyordu. kadın, erkeğin sakallarını tutuyordu sonra. kendisine çekiyordu adamı. ne kadar olduğunu hatırlamadığım bir süre öpüşüyorlardı. sonra kadın geri dönüyor, yürüyor ve uzaklaşıyordu.

adamın haline acıyordum. daha fazla aşağılamamak için kafamı çevirdim. sarhoş bir çift ve iki arkadaşı, iki masa sağımızda oturuyordu. bu arada hayallerinin peşinde koşan can kazaz, masallardan birinde prensese rastlıyordu. uzanıp dokunamıyordu. prensesin sihirlerini göremediği için isyan ediyordu. sarhoş kadın, sarhoş erkeğ…

kısa metin: en güzel anlar.

içimde bir huzursuzluk var, bilmiyorum anlatsam anlar mısın. daha da ötesi, bilmiyorum anlatabilir miyim? görmek istediğim bir tek sen varsın. gözlerimde korku var, sessizlik var, kaçıp gitmek var ama sen yoksun. topluluğun "adam gibi" terimine ait olmaya çalışmak bıktım. insanlıktan ürküp yalnız kalmayı tercih etmiş bir kedi gibi sığınmak istiyorum sana. konuşmak ya da sevişmek değil, sussam bile yanındayken gözlerimi kapatmak istiyorum.

zaman geçiyor sonra. hiçbir şey olmuyor.
her şey çabucak bitiyor. zaten en güzel anlar hep kısa sürüyor.
bu yazı gibi.

kısa bir metin ve betonlar.

kafamın dağıtılmaya ihtiyacı var, elime aldığım silahla kırk sekiz yerimden vursam kendimi ölmeyeceğimi düşünüyorum. mucize diye bir şeyin varlığından bahsedeceksek eğer, insanlar öleceğini bildiği halde yaşıyor. saat bir türlü geçmiyor ki ölümü daha fazla düşüneyim. karanlık bir türlü bitmiyor penceremde. biliyorum, sırf ben perdeyi kapattım diye tüm dünya karanlığa gömülmüyor ama olsun; dünyadan bahseden kim? ben kendi karanlığımı diyorum.

insanlık beni bunaltıyor her zamanki gibi. koşarak uzaklaşmak isterken bacaklarımın yorulmasından korkuyorum. imkansızlıklarla baş edemiyorum korkular yüzünden. vazgeçiyorum yazmaktan. ben yazarken mutsuzluktan beslenirim çünkü. hissettiğim şey yalnızlık olduğunda kendimi ne mutlu, ne mutsuz görüyorum. tam olarak bir ikilem içerisindeyim, girebileceğim tüm yolların girişlerini betonlarla kapattılar.