Ana içeriğe atla

garip bir mandalina hikayesi.

bazı insanlar kendine acı çektirmek için yazarlar. bazıları, başkasına acı çektirmek için başkalarına yazar. benim yazacak çok kelimem var da yaşayacak hiçbir şeyim kalmadı gibi. koşup top oynayacağım sokakları otoparklarla kapattılar, her baktığım yerde ölüm görüyorum artık. seveceğim kalpleri yaraladılar; kalpsiz kaldı insanlık. üzerine kalbim yaralandı, kalpsiz kaldı benliğim.

bir kadın var beraber intihar etmeyi istediğim. kalbi ben gibi, kalpsiz yani. bayağı bir yük bindirdiler sırtıma, kamburluğum bu yüzden. kalpsiz yaşamaktan büyük intihar mı var? ben çok ölü gördüm, yürümeyi bilen. tanıştırayım mesela, ben.
uzun zaman sonra ilk defa sarhoş değildim. sarhoş olmam gereken tek bir zaman vardı ama tanrının işine bak ki... içmeyi bıraktığım ilk gün, her şey gözümün önünde yaşanıyordu. 
karşı penceremdeki kadın ilk defa perdelerini ve balkonunun kapısını açık bırakmıştı. sevgilisi yüksek sesle küfür ediyor ve düşmanıymış gibi vuruyordu kadına. kafamı kendi camımdan dışarı çıkarttığımda sağ tarafımdan bir çığlık yükseliyordu. üst katta, her akşam karısını döven adam intihar ediyordu. kapıya koşuyordum. aşağıya iner inmez sokağa çıkıyor ve kaçmaya çalışıyordum. ilk sola dönüp sokağın sonuna doğru yaklaştığımda, yine solumdaki kerhanede silah sesleri duyuluyordu. kendimi çöp tenekesinin arkasına atıyordum. önce polisler geliyordu, sonra bir çöp kamyonu. kamyondan inenler beni fark etmiyordu, çöplerle birlikte kamyona atıyorlardı. pres makinesinin altında ezilmek üzereydim. çöpe yanlışlıkla bırakılmış koca bir kaya parçası, pres makinesini sıkıştırıyordu. un ufak olmaktan son anda kurtulmuştum. 
çöpleri araştırmayı kendine görev edinen evsiz bir çocuk 10 dakika önce bir sigara yakmıştı. 6 dakika önce sigarasının bitmesine az kalmıştı. çöp kamyonunun sesini tanıyan çocuk, sigarayı atıp uzaklaşmıştı. çöp kamyonu beni hamitler çöplüğüne bırakıyor ve ayrılıyordu. 10 dakika önce sigara içen çocuğun sigarası, rüzgarla birlikte alevlere dönüştü. çöplük yanıyordu. dumanlar altında kalıyordum. çöplükteki metan gazı sıkışıyor ve patlamaya yol açıyordu. az önce hayatımı kurtaran kayanın bir parçası, 5 cm yanımdan geçiyordu. 
6 gün önce bir adam, evine yeni bir masa almıştı. üzerinde her gün başka bir kadınla birlikte olan adam, bir keresinde spermlerini demirlerine fırlattığı için tiksindiği eski masasını değiştirmek zorunda kalmıştı. eski masasını çöpe atmış, aynı çöp arabası masayı almış ve hamitler çöplüğüne getirmişti. bugün, o masa da yanmak üzereydi. metan gazının yanında karbonmonoksitten şüpheleniyordum. demir oksijeni çeker diye gördüğüm ilk demiri dişlerimin arasına alıyordum. pis bir kokusu ve tadı vardı. koşuyordum.
kulağımda "when you're not here" şarkısı yankılanıyordu. ağzımdan fırlattığım demirin kokusu hala burnumu yakıyordu. metro'ya binerken bukart'ımın yanımda olmadığını hatırladım. dışarıya çıkarken cüzdanımı da bırakmıştım. en azından sigaramı almıştım. çakmağımı unutmuştum. yolda bir adamı durduruyor ve "çakmağınız var mı?" diye soruyordum. "var lan amına koduğumun çocuğu ne yapacaksın?" diye bağırıyordu. "napayım abi sigaramı yakacağım." diyordum. "siktir git buradan" diye beni azarlıyordu. ağzımda sigara, garip bir surat ifadesiyle yere doğru bakarak adamın yanından uzaklaşıyordum.
içimden mandalina geçiyordu. kış ayı yaklaştığında mandaline yemek güzel olurdu. bir apartmana giriyor, kapıyı çalıyordum. boxer'lı bir adam ve içeriden sütyeniyle birlikte koşmakta olan bir kadın karşılıyordu beni. "mandalinanız var mı?" diye soruyordum kadının memelerine bakarken. kadın içeriye doğru yol alıyordu. başbaşa kaldığım adam "sen ne ayaksın lan?" diye soruyordu. "valla canım öyle mandalina çekti ki sikim şişer diye korktum." demeden alamadım kendimi. adam gülümsedi. hiç de boxer'ında yazan "dikkat anakonda: ısırır." adamına benzemiyordu. "bilirim böyle şeyleri, bekle bakalım." dedi. kadın içeriden mandalina getirdi. alıyordum, kadının memelerine son bir kez bakarak çıkıyordum kapıdan. 
nerede olduğumu bilmiyordum artık. elimdeki mandalinayla zaten nerede olduğumun önemi yoktu, ben böyle mutluydum. yolda, eski mahalle kabadayıları gibi yürüyordum, tek fazlalığımsa mandalinamın olmasıydı: önümdeki sokakta ambulansın ışıkları yanıyordu, herkes panik içerisindeydi. ben hala mandalinamı yiyordum. içlerinden birisi "işte buydu! amına koyduğum!" diye bağırdı. tam olarak sayamasam da sanırım 6 kişi bana doğru koşuyordu. elimdeki mandalinaya göz diktiler sandım, "mandalina benim ulan!" diye kaçmaya başladım. sonradan aklıma bir mandalina için sopalarla adam kovulmaz diye bir şey düştü. mantıklıydı da. mandalinayı yiyemeden arkama doğru fırlattım belki dururlar diye. durmadılar.
nefes nefese kalmıştım. bir apartmana dalıyordum. çatıya çıkıyordum. adamlar kapının önünde beni bekliyordu. aşağıya doğru tükürüyordum. adamların birinin saçına denk geliyordu, balgamlı hem de. "seni öldüreceğim!" diye bağırıyordu. "gel lan gel!" diyordum. zaten mandalinasız kaldığım için hayatta hiçbir yaşama sebebim kalmamış gibi hissediyordum. mandalina'nın üzerine basmıştı orospu çocukları.
akşam oldu, gitmediler. ben de sindim bir köşeye, uyuyakalmışım. rüyamda bir mandalina ağacının altındaydım, ne kadar zıplarsam zıplayayım mandalinaya erişemiyordum. mandalina da zaten bana ulaşmak istemiyormuş gibi gözüküyordu. uyandığımda sabah olmuştu, aşağıda da kimse gözükmüyordu.
aşağıya indim. yürüyordum. yolda bir mandalina ağacıyla karşılaştım. mandalinaya doğru elimi uzatırken, bir anne terliği edasıyla üzerime sopa fırlatıldı. içeriden bir ses "amına kodumun bebeleri yine mandalinaya dalıyor." diye bağırıyordu. ulan bir mandalina istiyordum alt tarafı. bir mandalina istediğim için dünya başıma yıkılıyordu. sopayı fırlatan amca, kim olduğumu görmek için iyice eğildi. hemen sonrasında, aşağıya doğru düşen bir şey gördüm. yine kaçmaya başladım. adam yüzümü gördü. yüzüm intihar edilmeye değecek kadar değerli miydi düşünüyordum.
kulağımda hala "when you're not here" yankılanıyordu. şarkıyı yanlış hatırlamıyorsam mandalina için söylüyordum. otostop çektim. bir amca beni arabasına alıyordu. garipsiyordum. çünkü bana göre otostop, sadece güzel kızların alındığı bir şeydi. önce güzel kızlar otostop çeker, sonrasında yaşlı amcalar dağlara kaçırır ve kızı bir güzel sikerlerdi. korkmadım değil. korktum korkmasına. fakat ne benim sikilecek kadar güzel götüm, ne de amcanın sikmeye kalksa öttürecek kadar güçlü siki varmış gibi duruyordu. önümüzdeki yolda polislerin sirenleri yanıyordu. 
amca bana baktı ve dedi ki: "ee, amını siktiğim. hikayede beni de yerin dibine soktun da, bu hikaye nasıl bitecek?" ben de amcaya baktım ve dedim ki: "amca ne bileyim ya sikmişim hikayesini, bana mandalina ver."
mutlu son. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

iyi ki varsın.

sana ne yazacağımı bilmiyorum. aslında, sana ne yazacağımı çok iyi biliyorum da kelimelere dökemiyorum. bir yanıma kahvemi aldım, diğer yanıma da bırakmak için söz verdiğim sigaramı. yazmak bana zararlıdır belki, belki de zararsız. hiç bilmiyorum ama çok mutluyum; yanımda sen varsın. yanımda kal... bana en yararlı sen varsın, geriye kalan her şey zararlı. benim için baktığım her yerde sen varsın; gerisi anlamsız.

ellerim biraz soğuk, elimin en soğuk yerinden tutar mısın içim ısınsın. ya da bana biraz bakar mısın, cennete olan sevdam artsın. saçlarınla oynayabilir miyim, çocuklukta hevesimi alamadığım oyuncaklarım için. ellerinden ben tutabilir miyim ya da? soğuk bir yerin kaldıysa ısınsın diye.

sana çok şey yazdım. sana yazdığım her şeyi sildim, tekrar yazdım. kelimelerin duruşunu beğenmedim bazen. bazen, seni sevdiğimi tam anlatamadıkları için kızdım; tekrar sildim, tekrar yazdım. bir daha beğenmezsem eğer tekrar siler tekrar yazarım. sana değer. senin için, tek tek, ayrı ayrı tüm ke…

siz hiç başarısızlığı çantanızda taşıdınız mı?

henüz 23 yaşındayım. geçenlerde bir yazı okudum. bana "hayatı aceleye getirme" diyordu. yine uzun bir zaman önce geçenlerde birileri bana "steve jobs üniversiteyi bırakmış. sonra apple'ı kurmuş." diyordu. biraz daha önceye gidebilirim. google'ın küçük bir garajda kurulduğu gerçeğine kadar yani. insanların öğütlerinden bahsetmekse konu, hayatımın her köşesini anlatabilirim. memur olmamı isteyenlerden, değer verdiğim her şeyi hiçe saymamı bekleyenlerden girebilirim konuya. dolabımdan hiç çıkarmadığım, "bir gün başarılı bir insan olacaksın." dendikten sonra verilmiş kol düğmelerinden bile bahsedebilirim. hiçbir şeyi değiştirmez, biliyorum. hiçbir şeyin değişmesini istemiyorum zaten... sadece, anlatasım var.

iki üniversite gördüm ben. ikisini de bitirmedim. birini daha üçüncü ayımın başında bıraktım. diğeri 5 sene sürdü, bırakmak üzereyim. üniversiteyi bırakmak iyi bir şey değil, biliyorum; fakat üniversiteyi bitirmek de zannedildiği kadar iyi değil.…

5. ay: gidersen...

saat geç oldu, uyuyup uyanalım. saatini kur, bir sanatçının da dediği gibi "her sabahın, bir anlamı olmalı." her sabah, bir anlam oluşturmalı. ölüm var, ölüyoruz işte; hem de kaç defa olduğu hiç belli değil. ölüm var, ölüyorlar işte; kim olduğu çok mu önemli?

şimdi de kayıp giden zamana mı takacağım bilmiyorum. şimdi, neye takmam gerektiğini de bilmiyorum kafamı. ya gidersen? ya kalmazsan? içimden bir his diyor ki "bütün cümlelerin yarım kalır." içimden bir ses uyarıyor, "zaten sessizsin... giderse, ne anlamı kalır?"

derin bir uykudan uyanır gibi, komadan büyük bir isteksizlikle çıkar gibi... hiç dinmez gibi ve hiç bitmez gibi... akla gelen her kötü betimleme gibi korkular. neden, ne için... cevabı bulunmayan bir yerde. beynin derinlikleri, kalp atışının ulaşamadığı yerler gibi. hiçbir işe yaramayan apandisit gibi ve daha bir çok şey gibi... ne çok gibi oldu, kendimden çekindim.

bi değişiklik var anlıyor musun? neyin değiştiğinin farkında değilim üstelik…