makinemsi, yılbaşı, kedi.

merhaba. 2015 bitti, bitmek üzere. bu metne çok sevdiğim bir film repliği ile başlamak istiyorum.

"father, i am sorry, i failed you."

ve anlayabileceğiniz üzere, ben bir makineyim. doğumdan öncesini ve ölümden sonrasını unutmaya programlandım. 24 yıldır aktif haldeyim, robot olduğumu anladığımda küçük bir yaştaydım. bilgisayar ile ilk tanıştığım yaşta. zaman geçtiğinde, küçüklüğüm büyüdüğünde yani robotların da duygusal hislere sahip olabileceğini öğrendim. şimdi de duygusal bir insanım, hiçbir insanın anlayamayacağı şekilde.

ölüm döşeğindeki birine "hayata yeniden gelsen neler yapardın?" diye sormuşlar. "daha fazla aşık olurdum. daha fazla sevdiğim şeyi yapardım." demiş. hayata yeniden gelsem ne yapardım? önce zayıflardım, sonra daha fazla aşık olurdum. zekasına saygı duyduğum herkese aşık olabilirdim örneğin.

ben bir robotum, maksimum ömrü 100 yıl olan, istisnalar hariç. ortalamam 80 yıl, ben 50'de görevimi yerine getirmiş bir şekilde programımın sonlandırılmasını diliyorum. henüz 24. yılımdayım, yani yolumun yarısı. sorsan "daha fazla aşık olamaz mısın? ölüm döşeğinde değilsin." diye, olurum olmasına. ama korkarım, aşık olmaya korkarım. aşık olduğumu söylemeye korkarım mesela.

küçüklüğümün üzerine yılların bindiği yaştayım. evde kedim vardı bir adet, beni terk etmek için can atan. terk etmesine, gitmesine izin verdim; hem de ikinci defa. "neden?" diye sormaya gerek yok. birini, bir şeyi tutsak etmeyi sevmiyorum; ve kimse, tutsak olmadığı bir aşkı sevmiyor.

bu yazının burada sonlanmasını istiyorum. yazacak çok şeyim var, anlatmaya mecalim yok.

kimse kıpırdamasın.


kimse. bana. senden. bahsetmesin. kimse benden içtiğim sigaraların hesabını istemesin. mümkünse kimse bana "neyin var?" demesin. bitirdim ben seni, bitirmiş gibiyim. sen de beni bitirdin, mühim değil; ben ilk defa bitmedim. biraz anka kuşu gibiyim her öldüğünde küllerinden yeniden doğan. fakat içimde bir anka kuşu edasıyla paylaşmak istediğim yaşam sevincim yok. her tekrar doğuş, yeni bir ölüme delalet. kimse bana "seviyordun, neden söylemedin?" demesin; bazı aşklar vardır kalpten dışarı çıkmaması gereken. ve bazı aşk tek taraflıdır.

kimse kıpırdamasın. kimse yanaşmasın bana. kimse neden güldüğümü sorgulamasın; gülüyorum çünkü mutlu gibi görünmek zorundayım. güçlü gibi olmak zorundayım herkesin bir şeyleri yarıştırmaya meraklı olduğu alanda. herkesin derdi var, herkesin en büyüğü. benimkini soracak olursan en küçüğü benim; önemli değil... ölsem de atlatabilirim.

kimse. konuşmasın. imkanı varsa eğer, "o" yazdıklarımı okumasın. mümkünse eğer görünmezlik pelerini istiyorum bir de beni herkesten gizleyebilecek. ya da bir hatıra sihri istiyorum, her şeyden ve her yerden silinebileceğim. ipucu istiyorum var olmamış gibi davranabilmek hakkında. ve mümkünse eğer herkesin mutlu olmasını istiyorum, ben hariç. özellikle bensiz mutlu olacağını düşünenler dahil.
bir hikaye yazıldı. fakat hiçbir yayınevinde basılmadı. bir hikayesi olmuş oldu adamın hiç kimsenin okuyamayacağı. bir hikaye vardı tanrının sansür mekaniğine takılmış. bir adam vardı, yalnız ve çaresiz.

yok ve uyan.


düşünecek ve anlatacak hiçbir hikayem yok. yazacak değerli şeylerim yok; her şeyin değersizleşmesini izliyorum bu yüzden. sen yoksun mesela okuyan. yıllar öncesinde beni anladığını iddia eden, bunun üzerine kalacağına yemin etmiş ve terk etmemeyi kendine görev edinmiş kimse yok.

bir yıl önceydi... ayrıntıları saymazsak eğer çok net hatırlıyorum bir yıl öncesini. bir kadını evine bırakmış, evime dönüyordum. yağmur ya da kar yağıyordu, tam hatırlayamıyorum. yine hiçbir şey düşünmek, hiçbir hikaye uydurmak istemiyordum. evine bıraktığım kadın beni seviyor, başkasıyla sevişiyordu çünkü. böyle zamanlarda hikayelerden ve senaryolardan nefret ederim, senaryonun ana karakteri ben değilsem eğer. ilk o zaman keşfetmiştim "yok" kelimesini. çilekeş'in "yok"u gibiydi ağzıma takılan. hiçbir şey yoktu. elimden gelen hiçbir şey yoktu. hiçbir çarem yoktu. ve yine beni anladığını iddia eden, bunun üzerine kalacağına yemin etmiş ve terk etmemeyi kendine görev edinmiş kimse yoktu.

bir sene sonrası şimdi. ayrıntıları saymazsak eğer hiçbir şey hatırlamak istemiyorum. bugün kendime aynada bakıp hiçbir şeyi hatırlamayacak kadar sarhoş olup olmamam gerektiğini sordum. olmamam gerektiğine karar verdim.

düşünecek ve anlatacak hiçbir hikayem yok söylediğim gibi. içimde sadece yazmadığım ve okunmasından korktuğum birikenler var. daha geçen gün birine, "ilk defa" cesaret edip yüzüne karşı, henüz ilişkiye başlamamışken "seni seviyorum." diyecektim. diyemedim, dedirtmedi. daha geçen gün birinin beni sevmediğine kanaat getirdim. şimdi, ne oldu da bunları hatırlıyorum hiçbir bilgim yok. neden bunları hatırlıyorum, hem de bu kadar çok hatırlamak istemediğim halde.

bazen... o kadar çok uyumak istersin ki, gözlerinden uyku aktığı halde yatağına yattığında uyuyamazsın. senin unutmak istediğin bir çok hikayen vardır, tanrınınsa seninle ilgili başka planları. yatağına yattığında uyuyamıyorsan eğer; uyan. yatağına yattığında gözlerini kapatamıyor ve tavanda ilginç görsellere rastlıyorsan eğer; uyan. rüyadaysan ve görmek istemediğin şeyler görüyorsan eğer; uyan.

uyan. hikayesi olmayan bir adamın hikayesinin bittiği yere geliyor gibiyiz. kimsenin farkında olmadığı bir şey var, adamın da dahil.

henüz hikaye hiç başlamadı. yaşın 18, 20, 22, 24 falan...

öyle olsun.

istiyor muyum? istemiyor muyum bilmiyorum... ne oldu bana, saçım başım dağınık fakat eskisi kadar belli olmuyor. çok mu dolmuşum da yazma isteği geliyor üst üste. ya da yarım kalanları boşaltamamış mıyım içimden? yine devrik cümlelerim artıyor; hikayelerim azalıyor. yine sadece ama sadece kendimden, saçma sapan duygularımdan, yarım kalmış hislerimden bahsediyorum. ne zaman yıkılsam, ne zaman devrilsem böyle oluyor; yansıması önce cümlelerimde gösteriyor kendini. cümleler de ayna gibi yani; baktığımda yüzümü göremediğim.

biraz sessiz olmanızı isteyeceğim sizden. burada, yok olurken, sessiz sakin yok olmak isteyen bir insan var. bu yüzden sessiz olmanızı istiyorum sizden. bu yüzden benim yaptığım gibi yapmamanızı; laf kalabalığına yer vermemenizi rica ediyorum sizden. bir kaç cümleyle anlatabileceğiniz şeyleri fazla çaba sarfetmeden anlatmanızı istiyorum sizden. anlatmıyorsunuz öyle mi? öyle olsun; hiçbir yok oluş sessiz sedasız değildir zaten. öyle olsun.

kay-bet-me-kor-ku-su

bana "bekle" dedi. hayır... bana "bekle" demedi, açık bir şekilde "bekleme" dedi. hatta önce "sana bekle veya bekleme diyemem." dedi. "bekleme" demesi açık bir şekilde değildi bu yüzden. ben önce "bekleme" dediğini düşündüm, beklememeyi istedim. sonra "bekle" demesini düşledim, deseydi güzel olurdu. en son "sana bekle veya bekleme diyemem." dediğini düşündüm... kendimi, en kolay böyle kandırabiliyordum çünkü.

schrödinger'in kedisi de böyleydi. kediyi görmediğin sürece kedi ya canlıydı ya da cansız. o da görmediğim sürece ya gelecekti ya da gelmeyecek. fakat canım onu çok sevmek istedi. çok da görmek. çok sevdim, çok göremedim. mühim değil, kendi bilir.

arada sırada canım sıkıldı. camdan aşağıya her gün ama her gün "seni çok seviyorum!" diye bağırmak istedim. bağırmadım. bağırsaydım duymazdı. tüm ümitlerim telepatilere kaldı; sevseydi hissederdi şüphesiz. hissetti mi, hissetmedi mi bilmiyorum. ve sonra korku geldi; ne yapacağını bilmemenin korkusu. belirsizliğin korkusu. kaybetmenin korkusu.

beraber olsaydık, birbirimizi kaybederdik biliyorum. beraber olsaydık ve birbirimizi kaybetseydik; zaman makinesinin var olmasını isterdim hiçbir şeyin var olmadığı vakitlere dönmek için. zaten birbirini kaybetmek istemeyen insanların; birbirleriyle birlikte olamıyor olmalarını anlayamıyorum. kendilerinden mi korkuyorlar? kaybetme zamanı geldiğinde, gururlarına yenik düşüp hiçbir şey yapmadan kaybedeceklerini mi düşünüyorlar? çünkü kaybetmekten korkan bir insan, kaybetmemek için her şeyi yapabilir. yapabilir mi? belki de yapamadıkları için bu kadar çok ayrılık var. ya da yaptıkları ters teptiği için... bilmiyorum.

peki her şeyi zamana bırakıp beklesen? ya da beklemesen... teknik olarak değil de pratik olarak kaybetmeyecek misin zaten onu? birine gidecek değil mi? başka biriyle birlikte olacak. arkadaşlığınız devam edecek; işin tekniği burası. pratiğiyse kendini bitireceksin. var olmak istemeyecek, görmek istemeyecek, konuşmak istemeyeceksin. aslında bu da bir çeşit kaybetmek değil mi? öyleyse bile, bilmiyorum.

zaman geçiyor. beklememem gerektiğini bildiğim halde bekliyor ve büyük bir belirsizliğin içine sokuyorum kendimi. bana "çabuk pes ediyorsun." diyenler halt etmiş sanırım. pes etmemeyi, gelmeyeni beklemeyi en iyi ben biliyorum çünkü. isterseler anlatabilirim hiç gelmeyecek birini beklemenin ne olduğunu.

bekliyorum. ya da beklemiyorum. bekle ya da bekleme diyorsun. aslında bekleme diyorsun da kabullenemiyorum. ne olursa olsun... seni kaybediyorum şüphesiz. seni, kay-be-di-yo-rum.

arayış.

koşalım hadi, öyle bir hız bulalım ki kendimize ışık hızı bizi kıskansın. şaka yapıyorum, öyle bir hızın varlığından bile emin değilim. var ya da yok, düşünmeli miyim bunu bilmiyorum. eğer ki hayal edersem var olur; üstelik ışık hızının üç yüz katı dediğinde ortaya zaten ışık hızından yüksek bir şey çıkar.

ışık ile sesin arasındaki uyumsuzluğu hep gök gürüldediğinde, dolayısıyla şimşek çaktığında hatırlarım. fakat bunların benim anlatmak istediklerimle bir alakasının olup olmadığından şimdilik emin değilim. önemli de değil. insan, bir şey anlatırken anlattıklarının arasında bir alaka düşünmemeli zaten. bir alaka kurmaya çalıştığında olmayan şeyler var olur çünkü; yeni yalanlar, yeni paralel evrenler ve dahası.

müzik mi daha renklidir yoksa ışık mı? bazen olur, hayatı sinestezik hastalığıyla görmek isterim; kokuları rengarenk. kontrol edilebilir bir sineztezi olsaydı, her insanı siyahlaştırır geriye kalan tüm küçük ayrıntıları pembeleştiririm. gerçi, sinestezik bir beyin için siyah nedir, pembe nedir hiç bilmem; benim için siyah gizemlidir örneğin.

çocukluğumdan beri yatağında yaşadıklarını anlatan insanlar tanırım. orta okuldayken kimi çocukların otuzbirlerini dinlemeye başladım, nasıl bir his olduğunu mutlulukla anlatırlardı. ilkokulumuz biraz daha nezih olduğundan sik nedir, am nedir bilmezdik. bir aralar ben de yatakta yaşadıklarımı anlatma heveslisiydim. geçti sonra, sevişmekten haz alamadığım zamanlar geldi. sevişmekten haz alamadığım zamanlar geçti, tekrar anlatmaya heveslendim. anlatamam ama, biliyorum. ben duygusal bir erkeğim; sikim değil.

bir kadın, jale'ydi yanlış hatırlamıyorsam eğer, yatağımdaydı. öperken o kadar çok ısırıyordu ki bir zaman sonra canım yanmaya başlamıştı fakat söylememiştim. 3 gündü zaten ilişkimiz; 3 günlük bir ilişkide anlatmam gereken nokta burası değildi. canım öyle istedi biliyor musun, anlatmak istedim. anlatacaklarım bitmedi.

jale, gittiğinde "sen ne aradığını bilmiyorsun. ne bulmak istediğini bilmek istemiyorsun. bana izin ver, bana göstermediğin şeyleri göster. seni düzeltebilirim." demişti. aynı yatakta yatmış olmamız, seviştiğimiz anlamına gelmiyor değil mi? şüphesiz ki göstermediğim şeyler vardı. fakat ben ona "hayır... sen, hayalinde yarattığın beni yaşatıyorsun. ben hayalinde yarattığın kişi değilim, bundan vazgeç. beni değiştiremezsin." demiştim.

sonucunda değiştiremedi de. değiştirmek için çabalamadı belki de, bilmiyorum. zaten ben çabalama demiştim; demek ki herkes, bazıları kadar inatçı değildi. bazıları çabuk pes ederdi, o da pes etmişti; ben olsam ben de pes ederdim.

hayatımda çok hata yaptım, hiç şüphesiz ki insanlar çok hata yapar. fakat bir insanın en büyük hatası "çabuk pes etmek"se ve herkes suratına suratına bunu vuruyorsa; insan daha büyük bir hataya koşar. biliyorum kendimden. çabuk pes eden bir insan, bırakın çabuk pes etsin. zira sonra bokunu çıkarıp, reddedildiği kişinin peşinden koşmaya devam edebiliyorlar. "bu sefer pes etmeyeceğim." diye karar alıp altından kalkamayabiliyorlar. bazen, bırakın bu herifleri, kadınları... bazı insanların daima erkenden, çabucak pes etmeye ihtiyacı var. bazılarının yok; olmayanlarla uğraşın.

şimdi hikaye sırası mı?
"ben belki korkak biriyim, ama yine de sevebilirim." diyen bir şarkı çalıyordu kulağımda. o an herkesin bu şarkıyı dinlemesini istiyordum. o an herkes bu şarkıyı dinleseydi, eminim ne hissettiğimi anlayabilirlerdi. diğer tüm insanlar gibiydim. ben de hayatımı birilerinin beni anlamasını isteyerek geçiriyor ve diğer insanları anlamayı reddediyordum.
bir tarafım "olmaz" diyordu. bir tarafım "olur belki" diyordu. hangi tarafa yanaşacağımı bilemiyordum. bu yüzden dizilerdeki adamlar gibi olmak istiyordum; bir taraf seçemediğinde başka kadınla birlikte olanlardan. fakat içim "olmaz" diyordu; miden bulanır kusarsın. kusardım da gerçekten.
olmazdı. evet, birlikte olsaydık bile olmazdı. birlikte olmadık, yine olmadı. biz, onunla hiçbir pozisyonda olamazdık. biz onunla arkadaş bile olmamalıydık belki. ama sadece "belki" diyorum; tanrının bir planı varsa eğer ona karşı koyamam. zaten bundan önceki kadınları da oranlarsak... anladığım kadarıyla tanrının hep benimle bir planı vardı. ya sevdiğimin sevdiği başka biri vardı; ya da ben sevdiğimin sevmediğiydim. hep aynı bahaneydi yani. tanrının bana dair daima bir planı var mutlu sonla bitmeyen. sanırım ben tanrının beta testiydim; başkalarıysa tam sürüm.
bir şeyi kabullendiğinde önce nereye gideceğini bilemiyor insan. hele ki yalnızsa sokakta evi, evde sokağı istiyor. bazı insanlar bu durumu "sarıl bana, geçer." diyerek nitelendiriyor fakat biliyorum; bana yüzlerce kucak açılsa geçmeyecek. bir şeyi kabullendiğimde bir kere kabulleniyorum çünkü; ve herkese yalan söylüyorum... ben kolay kolay kabullenemem, kabullenmiş gibi yaparım.

hikayenin devamı mı?
bir arayış düşün... düşündüm, fakat gerçekleştiremedim. aradığını bulduktan sonra gerçekleştiremeyeceksen eğer "arayış" ne kadar önemli ki? bilmiyorum.

anlamsız, paragraflarım da öyle.

Mustafa Turhan (@merhababenodun) tarafından paylaşılan bir video ()

biz kelimesi üç harflidir. bekle kelimesiyse beş. bunu bilmek için yazar olmak gerekmez, rakamları bilirsen eğer çözemeyeceğin hiçbir problem yoktur. psikoloji, ruhu değil beyni araştırır. "ben iyiyim, fakat ruhum yoruldu." cümlesindeki ruh aslında birçok şeyin tasviridir. çaresizlik. yalnızlık. ilgisizlik. çökmüşlük. vazgeçmişlik. mecalsizlik. "ruh hastalığı" denilen kavramsa birçok şeyin tasvirinde kullanılsa da, özünde insanın kendi kendini hasta etmesi demektir. kavram karmaşasına gerek yok; bunların hepsi bana göre. insanın kendi kendini çaresizleştirmesi, yalnızlaştırması, ilgisizleştirmesi, çökertmesi, vazgeçtirmesi, mecalsizleştirmesi.

birbiriyle alakası olmayan paragraflar yazmak istiyorum. bu yüzden şüphesiz ki bu paragraf, bu cümleyle başlıyor. birbirinden güzel cümlelerin arasına kullanmaktan orospu ettiğim saçma salak kelimeleri yerleştirmek istiyorum. sırf cümlenin ahengi bozulsun da kimseye anlam ifade etmesin diye. keşfetmişsinizdir belki, artık yazmıyorum; yazamıyorum. sadece yazmayı istiyorum ki bu beni yazmaktan itiyor. aynı, diğer istediğim şeylerden kendimi uzaklaştırdığım gibi.

bir garip... herkesin ruh hastalığı kendine, herkesin de bir ruh hastalığı var. madem "anti depresanlar" tedaviydi; neden hasta hissediyorum? neden hiçkimsenin hayatında bir rolüm yok? neden diye sormak istediğim çok soru var, muhattabı belli değil. soruyu kim üzerine alınırsa o cevaplıyor; çözümü kendinde bile olmadığını bile bile. insanlar nasıl mutlu olabiliyor? bak, bu sefer "neden" değil; "nasıl?" zira neden sebebi, nasılsa çözümü belirtir. bu soru ekleri, insanın çözüm arayıp aramadığını belli edebilir. bir insan "nasıl" diyorsa çözüm arıyor demektir; "neden" diyorsa halinden memnun sayılır. fakat kime göre, neye göre değil; yazdıklarımın hepsi kendim için.

göremiyor, duyamıyorum. görmüyor, duymuyor. çığlıklar atıyorum, onun için değil başkaları için. başkaları da duymuyor, anlamıyorum. ya çığlığım sadece içimde; ya da hiç var olmadım.

yaşasın


yaşasın. bu gece, yalnızlığa kadeh kaldırıyorum her zaman olduğu gibi. yaşasın... yaşasın tüm insanlık; beni, bu kadar çaresiz hissettirdiği için. bu kadar arkadaşsız, yalnız, tiksinç hissettirdiği için. yaşasın hayat. yaşasın ölüm. yaşasın savaş. yaşasın barış.

ben hiçbir zaman kendimden bu kadar utanmamıştım. "hiçbir zaman bu kadar ölmeyi istememiştim" demeyeceğim, her seferinde artıyor çünkü isteğim. yaşasın... beni, kendimden nefret ettiren herkes daha fazla yaşasın benden. bir zamanlar 35 yaşından fazla yaşamamayı ümit eden insanın limitlerini 24 yaşına kadar indirgeyen herkes daha fazla yaşasın. yaşasın sevgi. yaşasın nefret. mümkünse tanrım, ben hariç her şey yaşasın. birbirine tezatlık barındıran her şey yaşasın. yaşasın ki benim kadar tiksinç olmak neymiş; öğrensin insanlık. yaşasın tiyatro oyuncularını alkışlayan insanlar. yaşasın gerçekler. yaşasın yalanlar.

değişmeyecek hiçbir şey. yaşamayı istemeyenler yaşayacak; hangi günahın tohumuysak artık... o kadar azacak ki mutsuzluk, anti depresanlar dile gelecek "dur, yeter artık." diye. dayanamayacağım. tanrım, bırak isteğinle öleyim. isteğimle değil, istekleriyle değil.

beni, bana bırakma sakın. beni, başkasına emanet et. kutsal bir görevim varsa eğer artık başaramıyorum. kutsal bir yalnızlığım var, kaldıramıyorum.

intihar mektubu gibi geliyor dile yazdıklarım. ve intiharı tetikliyor gibi geliyor başkalarının yazdıkları. susmayı bilemedim. susmak da beni görmedi bir kez olsun. susmayı çok istedim, konuşmamayı, konuşamamayı. konuştum ama en sonunda. konuşurken bile düşünceleriyle baş edemeyen bir insanın sessizliği acımasız değil mi?

sussan bir sorun.
susmasan farklı. bir. sorun.

susmayı bir kez bana sorun lütfen; "özlemek" nedir anlatayım. elimde olsa düşünmem, meraklı değilim delirmeye. yaşasın sessizlik. yaşasın çığlıklar. yaşasın yalnızlık. yaşasın kalabalık. ben ölürsem sanırım, hiçbir şey bana dokunmaz.

yazasım var ama susasım da öyle. yine deliriyorum bak, yine düşünceler. bir kaç cümle her paragrafa yeter eminim; bir kaç kelime de özetine. ama yaşasın. bırak.

alakasız paragraflar: benim lanetim.

yerdeyim. pencereden baktığımda aklıma sadece "koşmak" kelimesini getiren bir yerdeyim. pencereden kendimi gördüğümdeyse mutsuzlukla kaplandığım bir yerde. koşarak uzaklaşmak ve bir yazıda kaç defa koşmak üzerine cümle kurabileceğimi bilmek istiyorum. beni sevebilir mi bilmek istiyorum, dahası ben birini sevebilir miyim? evden çıkabilir miyim örneğin dışarı, yeni bir oksijenle panik yapmadan karşılaşabilir miyim? ölmek istemeyenlerin yerine bir defa, bir kaç defa, sonsuz defa ölebilir miyim? ya da; birini sevebilir mi? evden çıkabilir mi örneğin dışarı, yeni bir oksijenle panik yapmadan karşılaşabilir mi? ölmek istemeyenlerin yerine bir defa, birkaç defa, sonsuz defa ölebilir mi?

bilmiyorum.

sessiz kalmak korkutucu geliyor, bu yüzden sürekli konuşuyorum. birileri sessizleştiğindeyse kötü bir şeyler olacağını seziyorum. fırtına öncesi sessizlik dersin belki buna... ben daha çok "ayak seslerini duyuyor musunuz? geliyorlar." demeyi severim. geçmişim, yavaştan, ayaktan doğru başlayan bir ağrıyla yukarı doğru hareket ederken ayak sesleri, iç organlarımı titretip kalbime darbe vurur. her şeyi atlatabilirim. belki, bilmiyorum dediysem bile sokağa çıkıp yeni bir oksijenle panik yapmadan karşılaşabilirim. fakat geçmişime dair gördüğüm rüyalara direnç gösterecek kadar güçlü değilim. ne kadar da kötü bir insanım benim; ne kadar da benim dışımda iyi bir insanlık...

yazamıyorum.

anlatsam beni anlayacağınızı sanmıyorum, işin içine gülücükler yerleştirmezsem de umrunuzda olmayacağımı biliyorum. yalnızlıkla lanetlenmiş insanlar vardır, bazı savaşlardaysa yenilgiyi kabullenmeden insanların ölümünü engelleyemezsin. yenildim, yani kabullendim. yalnızlık, benim lanetim.

hüzün.

sabah konuştuğum cümlenin arkasını akşamında toplayamadım. sabah dedim, "başlığı hüzün olan bir yazı yazarsam insanların okurken ağlamalarını beklerim." dedim. akşam oldu, öyle bir hüzünlendim umursamazlığım tavan yaptı yine. önce insanlardan koşarak uzaklaşmak istedim, sonra kendimden. tabi ne insanlardan, ne de kendimden kaçabilmenin yolunu keşfettim henüz. bu sefer çantamı bile arkamda bırakmak istedim, bir daha görmemek için her şeyi verebilmeyi istedim. kendinden uzaklaşmak isteyen bir insanın başkasına verebileceği her şey ne olabilir ki? yani, hiçbir şeye sahip olmayan bir insanın her şeyi nedir? ölürken hüznümü mü bırakacağım insanlığa? mutluluksuzluğu mu? neyi?

sabahın erken saatleriydi. güneş kendini yeni yeni göstermişti. saat belki beşi, belki altıyı yeni yeni geçiyordu yani. uyanır uyanmaz sigarama koştum. fakat içmedim, sadece sigarayı bir kenara bırakıp beklemeyi yeğledim. saatin daha hızlı geçmesini bekledim. saniyeleri tek tek saydım. 301, 302, 303, 304, 305... dramatize edilmiş filmlerdeki gibi, arkadan çalan piyanom eksikti bir tek. hüzünlendim. neden hüzünlendiğimi bilmeden hüzünlendim hemde. mutlu olmalıydım. uyandığım için belki mutlu olmalıydım. ya da bir sebep aramadan mutlu olmalıydım. birinin varlığını fark ettiğim için bile mutlu olabilmeliydim. olamadım ama. büyük bir hüzün, büyük bir uykusuzluğa sebep açtı. uyuyamadım sonra. bir daha asla uyuyamayacakmış gibiydim. bir daha asla ayağa kalkamayacak, bir daha asla var olamayacak gibiydim. varlığından şüpheye düşen insanın ayağa kalkabilmesi mucize olurdu zaten.

su istedim sonra. bol bol su içmek, içimde biriken bütün kötülükleri arındırmak istedim. dünya üzerindeki hiçbir suyun yapamayacağı şeyleri diledim sudan. su aktı, iliklerime kadar işlemiştir belki tam bilmiyorum. hiçbir şey değişmedi, hiçbir şey geçmedi; dakikalar hariç. zaman, her şeyin haricinde zaten. durduğunu düşündüğünüz zamanlarda bile.

hapsolmuş özgürlük.



bir sineği avucuma alıp, kanatlarını yolmayı istedim. içimde bunu yapmak istemeyen bir hoşnutsuzluk vardı. hoşnutsuzluğu hiçe saymak istedim. sinekten güçlü olduğumu göstermek bile kendimi iyi hissettirebilirdi. sineği avcumun içine aldım. avcumun içinde çırpındı, kanatları derime temas etti. biraz gıdıklandım ve hoşnutsuzluğun tarafını seçtim. sineği, özgürlüğe hapsettim. avucumu açıp gitmesine izin verdim. şimdi düşünmeye başladım aslında; avcumun içi mi daha güvenliydi onun için, dış dünya mı?

"özgürlüğe hapsolmak" ilginç bir terimdi. tezatın anavatanıydı belki de. türkçe derslerinde gösterilmesi gereken bir cümleydi. fakat bir kez söylendi ve bir daha hatırlanmayacak. bir daha kimse duymayacak. özgürlüğün hapsolamayan bir şey olduğunu savunanlarla dolacak dünya. hapishaneler neden var? dünyayı kötü insanlardan arındırmak için mi? kötü insanları neden yaşattığımızı merak ederim. iyi insan olduğumuz için mi yoksa birini öldürmenin günahını kaldıramayacağımız için mi? yoksa, birini kötülükle suçlarken "salt kötülüğe" ile suçlayamadığımız için mi? bir insan, "suçu kanıtlanmadığı sürece herkes masumdur." demiş. peki kusursuzca öldürülmüş bir sineğin katili masum mudur?

bir hikaye düşün ki anafikri yok, nereden tutarsan oraya gidiyor. bir hayat düşün zira, aynı felsefeyle yaşlanıyor insan.
"hikaye" demişken, aklıma geldi. sabah uyanmıştım, bir daha uyumuştum. bir daha uyandığımda oldukça geçti. uyanılmayacak bir saatti, uyanmanın doğru olmadığı bir saatti. hava ne karanlıktı, ne aydınlık. günlük rutinlerimden sonra kahvaltı yapmadan kahve yapmış, balkona çıkıp sigara yakmıştım. dışarıyı izlemeye koyulmuştum sonra. dışarıda, hiçbir şey yoktu. hemde hiçbir şey.
bir hikaye düşünün ki anafikri yok. daha önce düşünmüştünüz hiç şüphesiz, şimdi tekrar düşünün. nereye tutarsanız oraya gidecek. anafikri olan bir hikaye düşünün şimdi. o kadar ayrıntılı yazılmış ki, hayalinizde her şeyi hatırlıyor fakat en yakınınızdaki koltuğu bile bir santim sağa kaydıramıyorsunuz. hangisi daha özgür geliyor size? hangisi daha kısıtlayıcı? biraz düşünün... "hapsedilmiş özgürlük" kavramı buralarda bir yerde gizli. hayal kurmakta ve istediğiniz dünyayı kurmakta özgürsünüz. fakat koltuğu bir santim sağa kaydırırsanız, hikayenin bütünlüğü bozulur.

yani, kitaplar aslında hapsedilmiş özgürlük müdür? kim bilir, belki öyle, belki de değil...

sineği bulamadım. sineğin kayıp olması üzerimde büyük bir mutsuzluğa yol açtı. şimdi dışarı çıkmak isterdim, sırf bu mutsuzluğa binayen. bir yerde, bir kadınla tanışmak ve akşamı, özellikle onun evinde geçirmek isterdim. birinin, sabah bana haber vermeden çıkarken evimin bir taraflarına notlar yazması hoşuma gitmezdi. fakat bunu birinin evine yapsaydım, hoşuma giderdi. bir gün bir arkadaşımın evinde, aynaya kadın rujuyla yazılmış "sonra görüşeceğiz. öptüm." yazısını keşfettim. "ne ayak?" diye sordum, "neden silmedin?" diye yani. "anısı var." dedi. anısı vardı gerçekten. birinin, benim evime böyle anılar bırakmasını istemezdim.

bir sinek vardı, avuçlarımı açtıktan sonra onu bir daha görmedim. ne sesi vardı şimdi, ne de biçimsiz varlığı. bir roman okurken hapsolmuş özgürlüğü keşfettim. ve anafikirsizliğin verdiği özgürlüğe değindim. sakalları şarap kokan erkekleri isteyen kadınlara da değinecektim hiç şüphesiz, vazgeçtim; şüphem yarım kaldı.

bir gün bir kadın tanıyamadım. adı "ılgın"dı. daha önce, liseler arası bir yarışmada senaryo ödülü almıştı. klişe değildi pek, memesinde özgürlüğe uçan kuş dövmesi vardı sadece. memesini gördüğümden değil, dekoltesinden biliyorum bunu. saçları kısaydı, kısalık bu kadar meşrulaşmamıştı tabi o zamanlar. bir de babası zengindi, aylık 1500 lira alırdı. hakkında başka bir şey bilmiyordum.
gerisini, siz özgürleştirin.

mini roman mı serisi: alakasızlar.

bölüm 1?

bağırdım. beni duyan olsaydı "salaklığıma verin." diyerek bağırmaya devam ederdim şüphesiz. ağzımdan "sıkıldım" kelimeleri dökülürken, beynimin içerisinde savaş veriyordum. beynin etkileyici tarafı buydu belki de, bir şeyi yaparken aynı anda düşünebiliyor olmak. daha öncelerinde, biriyle konuşurken kafamın içerisinde yarattığım cümleleri düşünürdüm örneğin. kafamın karışması ve cümlenin sonunu konuşmanın başında söylediğim olurdu. fakat konuşmaya başladığımda, cümleleri oluşturan kelimelerin bir araya nasıl geldiğini hep merak etmiştim. konuşurken, söyleyeceğim cümleleri üretirken bir taraftan da bu işin nasıl başıma geldiğini düşünürdüm. bir cevabı yoktu; beyine hayranlığım tam olarak bunun cevabını bulamadığımda başlamadı. beyin benim gibiydi, biraz da olsa benziyorduk. onun hakkında yanlış bilinenleri bir kenara bırakırsak, bilinmeyen çok şeyi vardı. yarattığı mucizeler, sırra kadem basıyor ve yok oluyordu. ve vücudun en çok görev yapan yeri olduğu halde, kimsenin de aklına gelmiyordu sanırım. kimse beynini mükemmelleştirmek için uğraşmaz zira. fakat bana kalırsa bir vücudun en mükemmelleştirilebilir tarafı beyin olmalıydı. kıyafetler, cinsel objeler, jölelenmiş saçlar, kaslanmış göğüs ve karın bölgesi, adonisler... beyin kası diye bir şey var mıydı acaba?

bağırmaya başlayalı uzun bir süre olmuştu. yol boyunca etrafıma bakmış olsam da neleri gördüğümü hatırlamıyordum. fakat vücudum kendi başına ne yapacağını biliyor gibiydi. ben bu kadar şeyi düşünürken, sorarken yapması gereken şeyi yapmış; bağırmaya ve yürümeye devam etmişti. etrafıma bakındım. görükle'nin çıkışında, yıllar öncesinde intihar etmeyi düşündüğüm için kaldırdıkları salıncağın asılı olduğu ağaca gelmiştim. eskilerde buralarda salıncak vardı, insanlar neşeyle sallanırdı. özellikle geceleri, buradan hoşnut kahkahalar gelirdi. insanlar çocukluklarını burada yaşarlardı. bense, yıllar öncesinde evimden buraya hoşnutça ölebilmek için yürümüştüm. son derece kararlıydım, intihar edecektim. insanların hoşnut kahkahalar attığı yerde yapacaktım hem de bunu. tam ben öldükten sonra oraya gelenler, benim salıncakta sallanan vücudumu gördüklerinde ağlamaya başlayacaklardı. ellerine telefonu alıp direkt ambülansı arayacak ve şoklar içerisinde bu haberi sosyal medyada yayacaklardı. benim bunlardan hiç haberim olmayacaktı tabi. benim sadece pişmanlığım olacaktı; intihar ettiğim için. ve salıncak kaldırılacaktı, bir daha kimse oraya gitmek istemeyecekti. zamanla şehir efsanesi olacaktım, neden intihar ettiğime dair yüzlerce hikaye anlatılacaktı. fakat yoktu. yine çaresizce yürürken, salıncağın olduğu yere gelmiştim o zamanlar. salıncak tam o gün kaldırılmıştı. bir daha salıncağı gören olmadı. beni görenler illa ki olmuştur.

hala yürüyordum. burası çok karanlıktı. bazen arkadaşlarımla buraya geldiğimde, buranın insan öldürmelik bir yer olduğunu söylerdim. onlarda bana, o bölgeye eskiden jandarmanın baktığını anlatırlardı. jandarma gittikten sonraysa ıssızlaşmıştı. ışık yoktu. orman gibiydi fakat orman da değildi. yolu vardı, ağaçları vardı. yolu patikamsıydı, aynı dağlarda olduğu gibi. ama burası görükle ile dipdibeydi. dağ olamazdı. ve yine bu ıssız sedasız yere baktığımda, buranın tam insan öldürmelik bir yer olacağını düşündüm. birini öldürseydim, pis kokan cesedini saklamak için sürüterek buraya getirir, burada gömerdim. esrar ekecek bir tarla arıyor olsaydım, önceliği buraya verirdim.

bir şeylerin yanlış olduğunu fark ettim. bir yerlerde, bir şeyler yanlış gidiyordu. hem de hiç ummadığımız bir yanlışlık oluyordu. dünyanın büyük bir çoğunluğunu etkileyecek bir yanlışlıkla karşı karşıya olduğumuzu hissediyordum fakat bunun ne olduğuna dair hiçbir fikrim yoktu. nerede olduğunu da bilmiyordum. hissetmemiş gibi yapmam gerektiğini hissediyordum. bu yüzden hissetmemiş gibi devam ettim yürümeye. fakat hisleri kapatmanın kötü bir tarafı vardı, artık düşünemiyordum da.

bölüm 2?

mini bir dizi vardı. izlediğimde kendimi mutlu hissederdim. bugün kendimi mutlu hissetmiyordum.

bölüm 3?

karanlık bölgede uzun uzun yürüdüğümde fark ettim ki, düşünmeden var olan hayvanlar olsaydık hayat bizi çok zorlardı. daha fazla düşünemiyor olmak, kendimi daha fazla kötü hissetmeme yol açmıştı; hislerimi kapatamamıştım. fakat içimdeki his, düşünmemem gerektiğini söylediğinde düşüncelerimi açamadım. büyük bir sessizlik içerisinde kalmıştım, geri dönmenin en mantıklı karar olabileceğine karar vermiştim.

geri döndüğümde, her şeyin eskisi gibi olduğunu fark etmem çok da uzun sürmemişti. salıncak hala yoktu, hala karanlıktı fakat burada parkın ışıkları yanıyordu. içimdeki hisse az önceki yerden kaynaklanıyordu. az önceki, insanların ölebileceği yerde muhtemelen kötü şeyler yaşanmıştı. düşüncelerimi engelleyecek, bilgeliğimi yok edecek, hoşgörümü öldürecek kadar. vücut, kendi yapması gerekeni yapamasaydı eğer o karanlıkta yok olacaktım. biliyorum, yok olmayı hissediyordum çünkü. hayatım boyunca düşüncelere dalan bir insan olmanın yararını ilk kez görmüştüm. gerçi bu yarar, gördüğüm zararların yerini kapatamayacak kadar küçüktü.

karanlık bölgeden oldukça uzaklamıştım. insanların seslerini duymaya başladım. seslerini bastıracak kadar bağırmayı istedim. "sıkıldım"dan vazgeçecektim. vazgeçmeli, başka bir şey söylemeliydim. fakat onca şey düşündükten sonra ne diye bağırarak insanların sesini bastırabileceğimi bilmiyordum. özgüvenim azalmıştı belki de. ya da insanlardan korkuyordum. onlara duyduğum korku, onların benden korkması isteğimle çarpışıyordu. çarpışmaya tanık oluyordum. çarpışmanın çıkardığı sesleri, bağırışları duysalardı eğer sesleri basık kalır, bir zaman sonra da kesilirdi. fakat ben dayanıklıydım, onların duyamayacağı sesler duymaya alışmıştım. rahatsızlık duymamaya, katlanmaya alışmıştım. aynı onların seslerine katlanabilmeye alıştığım gibi. içimde çarpışmalar sürürken insanların arasından geçtim. bana bakıyorlar gibiydi, bana bakmamalıydılar. bir şeyim yoktu. iyiydim. hayır bakmıyorlardı. kendimi buna ikna etmeliydim. bakıyorlarsa bile bakmıyorlar gibi göstermeliydim. yürümeliydim. bana bakıyorlar gibiydi. sanırım bakmıyorlardı. yüzümün sarardığını hissedebiliyordum. kusmak istiyordum. kusarsam bana daha çok bakacaklarının farkındaydım. kusma isteğimi yok ettim. yürüdükçe çoğalan bir insan kalabalığıyla karşı karşıyaydım. koşmalıydım. hayır, koşarsam çok dikkat çekerdim. hiçbir şey olmamış gibi yapmalıydım. hayır, içimde korku ve savaş vardı; katlanamıyordum. katlanmalıydım. başım çatlayacak gibiydi. terliyordum. terlerimi, başımdan akan sıvıyı görebiliyorlar mıydı? bu yüzden mi bana bakıyorlardı? hayır bakmıyorlardı. bakıyorlar mıydı?

içime gelen tanıdık bir his... düşüncelerimi yok etmemi söylüyordu. evet, düşüncelerimi yok etmeliydim ve yürümeliydim. sadece yürümeliydim. bana bakmadıkları bir anı yakaladığım anda yapmalıydım bunu. orada değilmiş gibi davranmalıydım. hayal etmeliydim, başka bir şeyi. başka bir yeri. ak sakallı dedeyi. milli piyangoyu. parayı. zengin olmayı. seksi. sevişmeyi. kadınları. bana bakmayacakları beyaz bir yeri hayal etmeliydim. hayır sadece yürümeliydim. orospu çocukları hala bana bakıyordu. bakıyorlar mıydı? neden bakıyorlardı? hayal etmeliyim. hayal et... hayal...

bölüm 4?

mini bir diziydi. evet, seyrettiğim zaman beni anladıklarını ve bu filmi benim hayatımdan çaldıklarını düşünmüştüm. çalmaları sorun değildi, beni anlayabilen birinin varlığını hissetmek güzeldi. odamın içinde dört dönüyordum. hangi mini diziydi o? hatırlamalıydım. black mirror muydu? hayır, hayır... o çok paranoyak. sherlock muydu? hayır, o çok dedektifvari. neydi o?

bölüm 5?

koştum. şaypa'nın köşesinden döndüm. "buraya çöp atmayınız" yazısının altında kusmaya başladım. hemen karşısında, havelka'da bulunanlar bana iğrenç gözlerini dikmeye başlamıştı. hissedebiliyordum bunu. ben olsaydım, köşeyi döner dönmez kusan birine ben de bakardım. bana iğrençmişim gibi bakıyor olmalıydılar. buradan uzaklaşmalıydım derhal. koşmaya devam etmeliydim, dizlerimin üstünden kalkmalı ve bugün hiçbir şey olmamış gibi yapmalıydım.

ama kalkamıyordum. korkuyordum belki de. içimdeki çarpışmayı hissetmez olmuştum, bir an kafama dank etmişti bu. kimin kazandığını takip etmemiştim; kazanmasını istediğime yardım etmemiştim. hangisinin kazandığını bilmiyordum. korkuyu bu yüzden yaşıyor olmalıydım. insanlara olan korkum ağır gelmiş olmalıydı.

nasıl koşmuştum? bunu daha önce hiç becerememiştim. insanlara olan korkum, koşmaya mı yol açıyordu? ya onların bakışları, onlara ne olmuştu? insanlara olan korkum bana farkında olmadığım güçler mi veriyordu? buna güç denilebilirse tabi. daha ayağa bile kalkamıyordum.

arkamdan bir sesin "kalkmayı gerçekten istemelisin." dediğini duydum. olamazdı. biri benimle konuşmuştu. benimle, hayatı boyunca sadece kendisiyle konuşmuş biriyle. etrafıma bakmaya çalıştım. havelka'daki insanların, hiçbir şey yokmuş gibi biralarını yiyip önündekilerle sohbet etmeye devam etmesi biraz olsun rahatlatmıştı. etrafımda kimseyi göremiyordum. "kalkmayı gerçekten istemelisin." ne demekti bu? hayal meyal bir şey duymayı isteyecek olsaydım eğer, bu kesinlikle duymayı isteyeceğim son şey olurdu. "kalkmayı gerçekten istemelisin."

"istiyorum işte, kalkamıyorum. olmuyor."

gerçekten kilitlenmiş gibiydim. kalkamıyordum fakat kalkmam gerekiyordu. ayaklarımı hissedebiliyordum, felç geçirmiş olamazdım. aynı ses "gerçekten istemiyorsun." dedi. etrafıma baktım, tekrar baktım. sağa, sola, arkama baktım. önümde zaten kendi kusmuğumdan başka hiçbir şey yoktu. biri benimle sağlam bir şekilde taşşak geçiyor galiba diye düşündüm. fakat benimle taşşak geçen kişiye seslenmeliydim. "istiyorum." dedim. herhangi bir şey olmadı. hiçbir şey olmadı. hayal kırıklığına uğradım. tam şu an, o sesin benimle tekrar taşşak geçmesini o kadar çok istiyordum ki... buna ihtiyacım vardı. birinin varlığını hissetmeye ihtiyacım yoktu fakat o ses...

bölüm 6?

mini dizi değildi. ortada dizi falan yoktu. şimdi parçalar birleşti işte. her şeyi hayal etmiştim, böyle bir şey var olsaydı sevinirdim diye düşünürken olmuştu. bunu düşündüğümde duştaydım. gözümün önünde bir şeyler belirmeye başlamıştı. benim salaklığımdı. nasıl da fark edememiştim? her şeyi ben yaratıyordum. ben istiyordum, oluyordu. sigarayı ben yaratmıştım örneğin, çünkü o gece benim sigaram yoktu. ve ben o sabah uyandığımda çıplaktım. vücudumun her tarafı ıslaktı.

bugünlük bu kadar. devam eder miyim? sanırım etmem. fakat yazması benim için heyecan veriydi. birinci karakteri şizofren sanıyorsanız eğer, yanılıyorsunuz. değil. kendisiyle konuşan kişi yine kendisiydi. bağırışları daima içerisindeydi. hiç bağırmamıştı aslında. bu yüzden kendi sesinin nasıl bir tonu olduğunu unutmuştu, yıllardır kimseyle konuşmamıştı çünkü. düşünmekle çok meşguldü.

ikinci karakterse henüz planlamadığım bir şeye ait. hikayede bu yüzden çok az bir rolü var. bir kişinin yıllarca sessiz kaldığına inanabiliyorsanız, bir kişinin yıllarca evden çıkmadığına da inanabilirsiniz. fakat dediğim gibi, hayli plansız bir şeydi. planlasaydım da çok uzun olmazdı zaten. fakat ikisinin bir şekilde bağlantılı olabileceğine eminim... hayat böyledir yani. alakasız şeylerin birbiriyle bağlantılı olduğu çok görülmüştür.

beni takip edin.

beni takip edin. ruhumun gömüldüğü karanlığı hepinize göstermek istiyorum. sadece insanın üçde birinin sığacağı bir boşluğa, hayatımın büyük bir çoğunluğunu nasıl sığdırdığımı görmenizi istiyorum. bir seferliği fazla gelir belki fakat yarım da olsa, çeyrek de olsa, hiç de olmasa beni anlamanızı bekliyorum. beni hiçbir zaman anlamadığınızı söylemeyeceğim; beni hiçbir zaman anlamaya çalışmadığınızı söylemek daha akla yatkın. beni takip edin, lütfen; size, yıllarca anlamsızlaşan bütünlüğümü gömdüğüm yeri göstermek istiyorum. hem de suratımda her zaman gördüğünüz gülümsemeyle, hatta kahkahayla.

daha bir sene öncesine kadar gururla söylediğim "insanları seviyorum" lafını öyle bir yaladım ki; dünyanın hiçbir yalanması insana böyle bir zevk veremez. insanları sevmekten ziyade, onları öldürmek için ruhunu parçalara bölen voldemort kadar onlardan nefret ediyorum. benim, anlamsız sözler haykırarak insan öldürebilecek bir yeteneğim yok. nefretimi, içimde insanları sınıflandıran "amlı" ve "sikli" ayrımıyla gösteriyorum. amı ve siki, daha da genelleştirerek söylemek gerekirse üreme organı olan her insanın sayısını aklımda tutuyorum. kendilerine taktıkları gururlu "kadın" ve "erkek" sıfatlarını, onları birer cinsel obje haline getirerek yok ediyorum. her şey içimde oluyor tabi, duymuyorlar. fakat büyün samimiyetime dayanarak söylüyorum... içimde olmayı istemezdiniz.

beni takip edin. yadırganmayan bir insan olmak için yapılması gerekeni keşfettim. her akşam eve geldiğimde telefonumdan hangi kanalda futbolun yayınlanacağına bakıp, kendimden nefret ederek atılan gollerin hesabını yapıyorum. sadece, yadırganmayan bir insan olmak için yapılması gerekeni keşfettiğim için. sizin gibi olmak zorunda olduğum, sizden biri gibi davranmak zorunda olduğum için. aykırı düşünmeyi reddettiğiniz için. beni takip edin, lütfen; size yıllarca birikmiş düşüncenin nasıl bir çırpıda yok edilebileceğini gösterebilirim. size, değişimin nasıl olduğunu öğretebilirim ya da size, baştan var olmayı gösterebilirim. siz bana sadece kendinizi unutacağınıza dair söz verin.

şimdi, ben de anti depresanların hüküm sürdüğü insanlardanım. bu mutsuzluğu daha fazla kaldıramadım; bu mutsuzluktan kurtulmak mümkün fakat başka bir mutsuzluğa adım attığınız da gerçek.

her insanın yalnız olduğunu düşünmek, gökyüzüne baktığınızda hiç yıldız göremediğinizden ötürü yıldızların var olmadığını iddia etmek gibi. sizin göremediğinizi görenler var ve kendini hiçkimseye gösteremeyen, kayan yıldızlar.

beni takip edin, mümkünse eğer. size, bir insanın genç yaşta kendini ne kadar yaşlı hissedebileceğini öğretmek istiyorum. size, insanlara bayılan birinin insanlara sadece meme, am ve sik olarak baktığı bir sürece nasıl geçtiğini anlatmak istiyorum. fakat bunun için, yarattığım boşluğu görmeniz gerekiyor. beni takip ederseniz size, bizim ne kadar iğrenç olduğumuzu gösterebilirim. fakat takip etmezseniz eğer, siz bilirsiniz.

bugün, size bıkmışlığın nasıl bir şey olduğunu anlatmak istedim. neyden ya da kimden ya da başınıza hangi şeyi koyduğunuza bağlı olarak değişen bir bıkkınlıktan değil. size, gerçek bir bıkkınlıktan bahsetmek istedim. doğrusunu söylemek gerekirse, seviştiğim zamanlarda düşündüğüm bir şeyin gerçek olabileceğine hüküm getirdim. hiçbir sikiş, hayatınki kadar güzel ve zevkli değil. hiçbir vazgeçiş, kendi elinde olmadan yapılan kadar güzel ve zevkli değil.

öpüyorum ellerinizden, gözlerinizden, vücudunuzun en güzel yerinden. size beni takip edin demiştim. şimdi ayrılıp gitmek istediğiniz yolu kendiniz seçin. fakat dikkat edin, etrafta çok tuzak var diğer insanların boşluğundan oluşan. hiçbiri, benimkisi kadar küçük ve göze batmayacak kadar saklı değil. herkesin tuttuğu kendine, herkesin boşluğu da öyle.

o varlık, bu ruh hali.

neyim var benim, bilmiyorum. eğri büğrü harfler kadar olamadığımı fark ettim, eğri büğrü harfler kadar değilim. onlar, yalnızken oldukça anlamsızlar; kalabalıkken de anlaşılmaz olabiliyorlar.

kendi dünyamdan dışarıya çıkamıyor gibiyim. kendi dünyamdan dışarıya çıkmanın doğru bir şey olup olmadığını bile tartamıyorum. kendi dünyam çok karanlık. çok yalnız. çok sessiz. kendi sesimin bile anlamını kaybettiği bir yerde kapalıyım; dışarıya adım atmaktan korkuyor gibiyim fakat korkmadığımdan da eminim.

neler oluyor bana? çıldıracak gibiyim. elimde değil, az kaldı, çıldıracağım. odamın kapısını kapatıp kendi dünyama adım attığımdan beri çıkasım yok. ailemin yanına gidip beraber çay içemiyorum örneğin. çorum'dan gelen leblebilerin tadına bakamıyorum, baksam da tadını alamıyorum. dışarıdan suratıma bakan insanların benimle dalga geçtiklerini görebiliyorum, dışarıdan bir bakan olsaydım dalga geçen kişinin ben olması gerektiğini de. ne yaptım da dalga geçilecek bir hale düştüm peki? neden böyle oldu...

diye sorgulamaktan vazgeçtiğimizde belki de cevap ayaklarımıza kadar gelecek demesini istiyorum birinin. saçma olduğuna inanmaktan kendimi alamıyorum; saçmalıklardan ötürü bu durumda olduğumu düşündüğümde de tüm sorunlar kördüğüm olmuş bir şekilde üzerime geliyor zaten. bazen "olsun" diyesi geliyor insanın. hani olsun, ne olursa olsun da sorunlarımın en büyükleri bunlar olsun. bazen diyorum ama, çoğu zaman değil.

şişmanlığımın gözüme hiç batmadığı, aynaya rahatça bakabildiğim zamanları mumla arıyorum. şimdi aynaya baktığımda her şeye küsesim geliyor. ayaklarımın titrediğini hissediyorum en çok, en çok da bisiklet sürerken ve hiçbir kasımda henüz spazm oluşmamışken. bugün daha fazla bisiklet sürüp sürmeyeceğime kendime "düşünecek bir şeyim kaldı mı?" diye sorarak karar veriyorum; düşüncelerim bitmediyse devam etmekten alıkoymuyorum kendimi. fakat bittiyse, o an bisikletten aldığım tüm zevk bitiyor. sanki zorla sevişilmiş bir şeyi kenara atarmış gibi düşün. kenara atmaktan hiç çekinmiyorum; pisliğin tekiyim öyleyse.

bilmiyorum. vakit geçiyor, sigarayı bırakmayı istediğime bile pişmanım. uykularım dört saati geçmiyor, dört saat uyuduysam kendimi oldukça şanslı hissediyorum. dört saatin öncesinde uyanırsam eğer etrafıma, en çok da aileme gülücükler fırlatıyorum. onların beni bu kadar kötü bir ruh hali içinde bilmelerine izin veremem.

miladı dolmuş insanlar gibiyim sanki. yolda giderken, tam bisikletimin tekerinin değdiği yerde bir mayın olsa ve haberlere "ölmeden önce, hissetmişti. blogunda bunlar yazıyordu." diye haber etseler keşke beni. ya da güzel bir büyücülük okulu -ki hogwarts neden olmasın- kapımın önüne baykuşlarla mektup bıraksa keşke. mektubu görür görmez koşup aileme "anne! allah beni seçti, büyük bir sihirbaz olacağım." desem ve mektubu göstersem.

saçma sapanlaşıyorum fark ettiysen. ki, en başından beri "ne abarttı be bu mutsuzluğunu" diyerek beni yargılamadan bu noktaya kadar geldiysen, bunu gördüğün halde okumaya devam edebildiysen ne mutlu sana. fakat inan kim olduğun hiç önemli değil; seninle dahi konuşmak istemiyorum. beni anlamanı bile istemiyorum -ki bu, biraz zaman önce en çok istediğim şeylerden biriydi.

vakit geçiyor. yazdıkça "vakit geçiyor" diyesim var; çünkü vakit geçmeseydi eğer hiçbir yaşam faaliyeti göstermeyeceğime inanacaktım. vakit geçiyor, vaktin geçtiğini fark edebiliyorum ki varım...

işte o varlık, bu ruh haline yol açıyor.

Bu Blogda Ara