o varlık, bu ruh hali.

neyim var benim, bilmiyorum. eğri büğrü harfler kadar olamadığımı fark ettim, eğri büğrü harfler kadar değilim. onlar, yalnızken oldukça anlamsızlar; kalabalıkken de anlaşılmaz olabiliyorlar.

kendi dünyamdan dışarıya çıkamıyor gibiyim. kendi dünyamdan dışarıya çıkmanın doğru bir şey olup olmadığını bile tartamıyorum. kendi dünyam çok karanlık. çok yalnız. çok sessiz. kendi sesimin bile anlamını kaybettiği bir yerde kapalıyım; dışarıya adım atmaktan korkuyor gibiyim fakat korkmadığımdan da eminim.

neler oluyor bana? çıldıracak gibiyim. elimde değil, az kaldı, çıldıracağım. odamın kapısını kapatıp kendi dünyama adım attığımdan beri çıkasım yok. ailemin yanına gidip beraber çay içemiyorum örneğin. çorum'dan gelen leblebilerin tadına bakamıyorum, baksam da tadını alamıyorum. dışarıdan suratıma bakan insanların benimle dalga geçtiklerini görebiliyorum, dışarıdan bir bakan olsaydım dalga geçen kişinin ben olması gerektiğini de. ne yaptım da dalga geçilecek bir hale düştüm peki? neden böyle oldu...

diye sorgulamaktan vazgeçtiğimizde belki de cevap ayaklarımıza kadar gelecek demesini istiyorum birinin. saçma olduğuna inanmaktan kendimi alamıyorum; saçmalıklardan ötürü bu durumda olduğumu düşündüğümde de tüm sorunlar kördüğüm olmuş bir şekilde üzerime geliyor zaten. bazen "olsun" diyesi geliyor insanın. hani olsun, ne olursa olsun da sorunlarımın en büyükleri bunlar olsun. bazen diyorum ama, çoğu zaman değil.

şişmanlığımın gözüme hiç batmadığı, aynaya rahatça bakabildiğim zamanları mumla arıyorum. şimdi aynaya baktığımda her şeye küsesim geliyor. ayaklarımın titrediğini hissediyorum en çok, en çok da bisiklet sürerken ve hiçbir kasımda henüz spazm oluşmamışken. bugün daha fazla bisiklet sürüp sürmeyeceğime kendime "düşünecek bir şeyim kaldı mı?" diye sorarak karar veriyorum; düşüncelerim bitmediyse devam etmekten alıkoymuyorum kendimi. fakat bittiyse, o an bisikletten aldığım tüm zevk bitiyor. sanki zorla sevişilmiş bir şeyi kenara atarmış gibi düşün. kenara atmaktan hiç çekinmiyorum; pisliğin tekiyim öyleyse.

bilmiyorum. vakit geçiyor, sigarayı bırakmayı istediğime bile pişmanım. uykularım dört saati geçmiyor, dört saat uyuduysam kendimi oldukça şanslı hissediyorum. dört saatin öncesinde uyanırsam eğer etrafıma, en çok da aileme gülücükler fırlatıyorum. onların beni bu kadar kötü bir ruh hali içinde bilmelerine izin veremem.

miladı dolmuş insanlar gibiyim sanki. yolda giderken, tam bisikletimin tekerinin değdiği yerde bir mayın olsa ve haberlere "ölmeden önce, hissetmişti. blogunda bunlar yazıyordu." diye haber etseler keşke beni. ya da güzel bir büyücülük okulu -ki hogwarts neden olmasın- kapımın önüne baykuşlarla mektup bıraksa keşke. mektubu görür görmez koşup aileme "anne! allah beni seçti, büyük bir sihirbaz olacağım." desem ve mektubu göstersem.

saçma sapanlaşıyorum fark ettiysen. ki, en başından beri "ne abarttı be bu mutsuzluğunu" diyerek beni yargılamadan bu noktaya kadar geldiysen, bunu gördüğün halde okumaya devam edebildiysen ne mutlu sana. fakat inan kim olduğun hiç önemli değil; seninle dahi konuşmak istemiyorum. beni anlamanı bile istemiyorum -ki bu, biraz zaman önce en çok istediğim şeylerden biriydi.

vakit geçiyor. yazdıkça "vakit geçiyor" diyesim var; çünkü vakit geçmeseydi eğer hiçbir yaşam faaliyeti göstermeyeceğime inanacaktım. vakit geçiyor, vaktin geçtiğini fark edebiliyorum ki varım...

işte o varlık, bu ruh haline yol açıyor.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

1 yıl.

neden rap(müzik) yapamadık?

evet dostum, hayatın yükümlülükleri var.