Ana içeriğe atla

hapsolmuş özgürlük.



bir sineği avucuma alıp, kanatlarını yolmayı istedim. içimde bunu yapmak istemeyen bir hoşnutsuzluk vardı. hoşnutsuzluğu hiçe saymak istedim. sinekten güçlü olduğumu göstermek bile kendimi iyi hissettirebilirdi. sineği avcumun içine aldım. avcumun içinde çırpındı, kanatları derime temas etti. biraz gıdıklandım ve hoşnutsuzluğun tarafını seçtim. sineği, özgürlüğe hapsettim. avucumu açıp gitmesine izin verdim. şimdi düşünmeye başladım aslında; avcumun içi mi daha güvenliydi onun için, dış dünya mı?

"özgürlüğe hapsolmak" ilginç bir terimdi. tezatın anavatanıydı belki de. türkçe derslerinde gösterilmesi gereken bir cümleydi. fakat bir kez söylendi ve bir daha hatırlanmayacak. bir daha kimse duymayacak. özgürlüğün hapsolamayan bir şey olduğunu savunanlarla dolacak dünya. hapishaneler neden var? dünyayı kötü insanlardan arındırmak için mi? kötü insanları neden yaşattığımızı merak ederim. iyi insan olduğumuz için mi yoksa birini öldürmenin günahını kaldıramayacağımız için mi? yoksa, birini kötülükle suçlarken "salt kötülüğe" ile suçlayamadığımız için mi? bir insan, "suçu kanıtlanmadığı sürece herkes masumdur." demiş. peki kusursuzca öldürülmüş bir sineğin katili masum mudur?

bir hikaye düşün ki anafikri yok, nereden tutarsan oraya gidiyor. bir hayat düşün zira, aynı felsefeyle yaşlanıyor insan.
"hikaye" demişken, aklıma geldi. sabah uyanmıştım, bir daha uyumuştum. bir daha uyandığımda oldukça geçti. uyanılmayacak bir saatti, uyanmanın doğru olmadığı bir saatti. hava ne karanlıktı, ne aydınlık. günlük rutinlerimden sonra kahvaltı yapmadan kahve yapmış, balkona çıkıp sigara yakmıştım. dışarıyı izlemeye koyulmuştum sonra. dışarıda, hiçbir şey yoktu. hemde hiçbir şey.
bir hikaye düşünün ki anafikri yok. daha önce düşünmüştünüz hiç şüphesiz, şimdi tekrar düşünün. nereye tutarsanız oraya gidecek. anafikri olan bir hikaye düşünün şimdi. o kadar ayrıntılı yazılmış ki, hayalinizde her şeyi hatırlıyor fakat en yakınınızdaki koltuğu bile bir santim sağa kaydıramıyorsunuz. hangisi daha özgür geliyor size? hangisi daha kısıtlayıcı? biraz düşünün... "hapsedilmiş özgürlük" kavramı buralarda bir yerde gizli. hayal kurmakta ve istediğiniz dünyayı kurmakta özgürsünüz. fakat koltuğu bir santim sağa kaydırırsanız, hikayenin bütünlüğü bozulur.

yani, kitaplar aslında hapsedilmiş özgürlük müdür? kim bilir, belki öyle, belki de değil...

sineği bulamadım. sineğin kayıp olması üzerimde büyük bir mutsuzluğa yol açtı. şimdi dışarı çıkmak isterdim, sırf bu mutsuzluğa binayen. bir yerde, bir kadınla tanışmak ve akşamı, özellikle onun evinde geçirmek isterdim. birinin, sabah bana haber vermeden çıkarken evimin bir taraflarına notlar yazması hoşuma gitmezdi. fakat bunu birinin evine yapsaydım, hoşuma giderdi. bir gün bir arkadaşımın evinde, aynaya kadın rujuyla yazılmış "sonra görüşeceğiz. öptüm." yazısını keşfettim. "ne ayak?" diye sordum, "neden silmedin?" diye yani. "anısı var." dedi. anısı vardı gerçekten. birinin, benim evime böyle anılar bırakmasını istemezdim.

bir sinek vardı, avuçlarımı açtıktan sonra onu bir daha görmedim. ne sesi vardı şimdi, ne de biçimsiz varlığı. bir roman okurken hapsolmuş özgürlüğü keşfettim. ve anafikirsizliğin verdiği özgürlüğe değindim. sakalları şarap kokan erkekleri isteyen kadınlara da değinecektim hiç şüphesiz, vazgeçtim; şüphem yarım kaldı.

bir gün bir kadın tanıyamadım. adı "ılgın"dı. daha önce, liseler arası bir yarışmada senaryo ödülü almıştı. klişe değildi pek, memesinde özgürlüğe uçan kuş dövmesi vardı sadece. memesini gördüğümden değil, dekoltesinden biliyorum bunu. saçları kısaydı, kısalık bu kadar meşrulaşmamıştı tabi o zamanlar. bir de babası zengindi, aylık 1500 lira alırdı. hakkında başka bir şey bilmiyordum.
gerisini, siz özgürleştirin.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

iyi ki varsın.

sana ne yazacağımı bilmiyorum. aslında, sana ne yazacağımı çok iyi biliyorum da kelimelere dökemiyorum. bir yanıma kahvemi aldım, diğer yanıma da bırakmak için söz verdiğim sigaramı. yazmak bana zararlıdır belki, belki de zararsız. hiç bilmiyorum ama çok mutluyum; yanımda sen varsın. yanımda kal... bana en yararlı sen varsın, geriye kalan her şey zararlı. benim için baktığım her yerde sen varsın; gerisi anlamsız.

ellerim biraz soğuk, elimin en soğuk yerinden tutar mısın içim ısınsın. ya da bana biraz bakar mısın, cennete olan sevdam artsın. saçlarınla oynayabilir miyim, çocuklukta hevesimi alamadığım oyuncaklarım için. ellerinden ben tutabilir miyim ya da? soğuk bir yerin kaldıysa ısınsın diye.

sana çok şey yazdım. sana yazdığım her şeyi sildim, tekrar yazdım. kelimelerin duruşunu beğenmedim bazen. bazen, seni sevdiğimi tam anlatamadıkları için kızdım; tekrar sildim, tekrar yazdım. bir daha beğenmezsem eğer tekrar siler tekrar yazarım. sana değer. senin için, tek tek, ayrı ayrı tüm ke…

5. ay: gidersen...

saat geç oldu, uyuyup uyanalım. saatini kur, bir sanatçının da dediği gibi "her sabahın, bir anlamı olmalı." her sabah, bir anlam oluşturmalı. ölüm var, ölüyoruz işte; hem de kaç defa olduğu hiç belli değil. ölüm var, ölüyorlar işte; kim olduğu çok mu önemli?

şimdi de kayıp giden zamana mı takacağım bilmiyorum. şimdi, neye takmam gerektiğini de bilmiyorum kafamı. ya gidersen? ya kalmazsan? içimden bir his diyor ki "bütün cümlelerin yarım kalır." içimden bir ses uyarıyor, "zaten sessizsin... giderse, ne anlamı kalır?"

derin bir uykudan uyanır gibi, komadan büyük bir isteksizlikle çıkar gibi... hiç dinmez gibi ve hiç bitmez gibi... akla gelen her kötü betimleme gibi korkular. neden, ne için... cevabı bulunmayan bir yerde. beynin derinlikleri, kalp atışının ulaşamadığı yerler gibi. hiçbir işe yaramayan apandisit gibi ve daha bir çok şey gibi... ne çok gibi oldu, kendimden çekindim.

bi değişiklik var anlıyor musun? neyin değiştiğinin farkında değilim üstelik…

1 yıl.

buraya yazmayalı çok uzun zaman oldu. her gün yazdığım, yazmadan duramadığım, yazarken paketlerce sigara bitirdiğim günleri hatırlarım. insan hayatı biraz garip olsa gerek; insanı, yazmadan duramadığı günlerden yüzüne bile bakmadığı günlere getirebiliyor. insan hayatı garip gerçekten... size, bu garipliklerden bahsetmek isterim.

hiç, ömür boyu mutlu olmayacağınıza inandınız mı? "sınırsız seçenek hakkın olsaydı, şu an seni ne mutlu ederdi?" gibi bir soruyla karşılaşıp cevapsız kaldınız mı? hayatta bir adım daha ileri gidemeyeceğinize, gücünüzün kalmadığına, pes ettiğinize, her şeyden pes edeceğinize ve hiçbir şeyin sizi mutlu edemeyeceğine inandınız mı? ben inandım. körü körüne inanıp, körü körüne yaşadım bunları; kendimi mutsuz etmek için elimden geleni yaptım. hayatım boyunca çıktığım merdivende, bir sonraki adımı atmaya sıkıldığım için inmeye başlamıştım. güçsüz olduğumdan değil, sıkıldığımdan. yaşarken yaşamaktan sıkılır mı insan? ben sıkıldım, çoğunuz gibi.

eskiden olsay…