Ana içeriğe atla

mini roman mı serisi: alakasızlar.

bölüm 1?

bağırdım. beni duyan olsaydı "salaklığıma verin." diyerek bağırmaya devam ederdim şüphesiz. ağzımdan "sıkıldım" kelimeleri dökülürken, beynimin içerisinde savaş veriyordum. beynin etkileyici tarafı buydu belki de, bir şeyi yaparken aynı anda düşünebiliyor olmak. daha öncelerinde, biriyle konuşurken kafamın içerisinde yarattığım cümleleri düşünürdüm örneğin. kafamın karışması ve cümlenin sonunu konuşmanın başında söylediğim olurdu. fakat konuşmaya başladığımda, cümleleri oluşturan kelimelerin bir araya nasıl geldiğini hep merak etmiştim. konuşurken, söyleyeceğim cümleleri üretirken bir taraftan da bu işin nasıl başıma geldiğini düşünürdüm. bir cevabı yoktu; beyine hayranlığım tam olarak bunun cevabını bulamadığımda başlamadı. beyin benim gibiydi, biraz da olsa benziyorduk. onun hakkında yanlış bilinenleri bir kenara bırakırsak, bilinmeyen çok şeyi vardı. yarattığı mucizeler, sırra kadem basıyor ve yok oluyordu. ve vücudun en çok görev yapan yeri olduğu halde, kimsenin de aklına gelmiyordu sanırım. kimse beynini mükemmelleştirmek için uğraşmaz zira. fakat bana kalırsa bir vücudun en mükemmelleştirilebilir tarafı beyin olmalıydı. kıyafetler, cinsel objeler, jölelenmiş saçlar, kaslanmış göğüs ve karın bölgesi, adonisler... beyin kası diye bir şey var mıydı acaba?

bağırmaya başlayalı uzun bir süre olmuştu. yol boyunca etrafıma bakmış olsam da neleri gördüğümü hatırlamıyordum. fakat vücudum kendi başına ne yapacağını biliyor gibiydi. ben bu kadar şeyi düşünürken, sorarken yapması gereken şeyi yapmış; bağırmaya ve yürümeye devam etmişti. etrafıma bakındım. görükle'nin çıkışında, yıllar öncesinde intihar etmeyi düşündüğüm için kaldırdıkları salıncağın asılı olduğu ağaca gelmiştim. eskilerde buralarda salıncak vardı, insanlar neşeyle sallanırdı. özellikle geceleri, buradan hoşnut kahkahalar gelirdi. insanlar çocukluklarını burada yaşarlardı. bense, yıllar öncesinde evimden buraya hoşnutça ölebilmek için yürümüştüm. son derece kararlıydım, intihar edecektim. insanların hoşnut kahkahalar attığı yerde yapacaktım hem de bunu. tam ben öldükten sonra oraya gelenler, benim salıncakta sallanan vücudumu gördüklerinde ağlamaya başlayacaklardı. ellerine telefonu alıp direkt ambülansı arayacak ve şoklar içerisinde bu haberi sosyal medyada yayacaklardı. benim bunlardan hiç haberim olmayacaktı tabi. benim sadece pişmanlığım olacaktı; intihar ettiğim için. ve salıncak kaldırılacaktı, bir daha kimse oraya gitmek istemeyecekti. zamanla şehir efsanesi olacaktım, neden intihar ettiğime dair yüzlerce hikaye anlatılacaktı. fakat yoktu. yine çaresizce yürürken, salıncağın olduğu yere gelmiştim o zamanlar. salıncak tam o gün kaldırılmıştı. bir daha salıncağı gören olmadı. beni görenler illa ki olmuştur.

hala yürüyordum. burası çok karanlıktı. bazen arkadaşlarımla buraya geldiğimde, buranın insan öldürmelik bir yer olduğunu söylerdim. onlarda bana, o bölgeye eskiden jandarmanın baktığını anlatırlardı. jandarma gittikten sonraysa ıssızlaşmıştı. ışık yoktu. orman gibiydi fakat orman da değildi. yolu vardı, ağaçları vardı. yolu patikamsıydı, aynı dağlarda olduğu gibi. ama burası görükle ile dipdibeydi. dağ olamazdı. ve yine bu ıssız sedasız yere baktığımda, buranın tam insan öldürmelik bir yer olacağını düşündüm. birini öldürseydim, pis kokan cesedini saklamak için sürüterek buraya getirir, burada gömerdim. esrar ekecek bir tarla arıyor olsaydım, önceliği buraya verirdim.

bir şeylerin yanlış olduğunu fark ettim. bir yerlerde, bir şeyler yanlış gidiyordu. hem de hiç ummadığımız bir yanlışlık oluyordu. dünyanın büyük bir çoğunluğunu etkileyecek bir yanlışlıkla karşı karşıya olduğumuzu hissediyordum fakat bunun ne olduğuna dair hiçbir fikrim yoktu. nerede olduğunu da bilmiyordum. hissetmemiş gibi yapmam gerektiğini hissediyordum. bu yüzden hissetmemiş gibi devam ettim yürümeye. fakat hisleri kapatmanın kötü bir tarafı vardı, artık düşünemiyordum da.

bölüm 2?

mini bir dizi vardı. izlediğimde kendimi mutlu hissederdim. bugün kendimi mutlu hissetmiyordum.

bölüm 3?

karanlık bölgede uzun uzun yürüdüğümde fark ettim ki, düşünmeden var olan hayvanlar olsaydık hayat bizi çok zorlardı. daha fazla düşünemiyor olmak, kendimi daha fazla kötü hissetmeme yol açmıştı; hislerimi kapatamamıştım. fakat içimdeki his, düşünmemem gerektiğini söylediğinde düşüncelerimi açamadım. büyük bir sessizlik içerisinde kalmıştım, geri dönmenin en mantıklı karar olabileceğine karar vermiştim.

geri döndüğümde, her şeyin eskisi gibi olduğunu fark etmem çok da uzun sürmemişti. salıncak hala yoktu, hala karanlıktı fakat burada parkın ışıkları yanıyordu. içimdeki hisse az önceki yerden kaynaklanıyordu. az önceki, insanların ölebileceği yerde muhtemelen kötü şeyler yaşanmıştı. düşüncelerimi engelleyecek, bilgeliğimi yok edecek, hoşgörümü öldürecek kadar. vücut, kendi yapması gerekeni yapamasaydı eğer o karanlıkta yok olacaktım. biliyorum, yok olmayı hissediyordum çünkü. hayatım boyunca düşüncelere dalan bir insan olmanın yararını ilk kez görmüştüm. gerçi bu yarar, gördüğüm zararların yerini kapatamayacak kadar küçüktü.

karanlık bölgeden oldukça uzaklamıştım. insanların seslerini duymaya başladım. seslerini bastıracak kadar bağırmayı istedim. "sıkıldım"dan vazgeçecektim. vazgeçmeli, başka bir şey söylemeliydim. fakat onca şey düşündükten sonra ne diye bağırarak insanların sesini bastırabileceğimi bilmiyordum. özgüvenim azalmıştı belki de. ya da insanlardan korkuyordum. onlara duyduğum korku, onların benden korkması isteğimle çarpışıyordu. çarpışmaya tanık oluyordum. çarpışmanın çıkardığı sesleri, bağırışları duysalardı eğer sesleri basık kalır, bir zaman sonra da kesilirdi. fakat ben dayanıklıydım, onların duyamayacağı sesler duymaya alışmıştım. rahatsızlık duymamaya, katlanmaya alışmıştım. aynı onların seslerine katlanabilmeye alıştığım gibi. içimde çarpışmalar sürürken insanların arasından geçtim. bana bakıyorlar gibiydi, bana bakmamalıydılar. bir şeyim yoktu. iyiydim. hayır bakmıyorlardı. kendimi buna ikna etmeliydim. bakıyorlarsa bile bakmıyorlar gibi göstermeliydim. yürümeliydim. bana bakıyorlar gibiydi. sanırım bakmıyorlardı. yüzümün sarardığını hissedebiliyordum. kusmak istiyordum. kusarsam bana daha çok bakacaklarının farkındaydım. kusma isteğimi yok ettim. yürüdükçe çoğalan bir insan kalabalığıyla karşı karşıyaydım. koşmalıydım. hayır, koşarsam çok dikkat çekerdim. hiçbir şey olmamış gibi yapmalıydım. hayır, içimde korku ve savaş vardı; katlanamıyordum. katlanmalıydım. başım çatlayacak gibiydi. terliyordum. terlerimi, başımdan akan sıvıyı görebiliyorlar mıydı? bu yüzden mi bana bakıyorlardı? hayır bakmıyorlardı. bakıyorlar mıydı?

içime gelen tanıdık bir his... düşüncelerimi yok etmemi söylüyordu. evet, düşüncelerimi yok etmeliydim ve yürümeliydim. sadece yürümeliydim. bana bakmadıkları bir anı yakaladığım anda yapmalıydım bunu. orada değilmiş gibi davranmalıydım. hayal etmeliydim, başka bir şeyi. başka bir yeri. ak sakallı dedeyi. milli piyangoyu. parayı. zengin olmayı. seksi. sevişmeyi. kadınları. bana bakmayacakları beyaz bir yeri hayal etmeliydim. hayır sadece yürümeliydim. orospu çocukları hala bana bakıyordu. bakıyorlar mıydı? neden bakıyorlardı? hayal etmeliyim. hayal et... hayal...

bölüm 4?

mini bir diziydi. evet, seyrettiğim zaman beni anladıklarını ve bu filmi benim hayatımdan çaldıklarını düşünmüştüm. çalmaları sorun değildi, beni anlayabilen birinin varlığını hissetmek güzeldi. odamın içinde dört dönüyordum. hangi mini diziydi o? hatırlamalıydım. black mirror muydu? hayır, hayır... o çok paranoyak. sherlock muydu? hayır, o çok dedektifvari. neydi o?

bölüm 5?

koştum. şaypa'nın köşesinden döndüm. "buraya çöp atmayınız" yazısının altında kusmaya başladım. hemen karşısında, havelka'da bulunanlar bana iğrenç gözlerini dikmeye başlamıştı. hissedebiliyordum bunu. ben olsaydım, köşeyi döner dönmez kusan birine ben de bakardım. bana iğrençmişim gibi bakıyor olmalıydılar. buradan uzaklaşmalıydım derhal. koşmaya devam etmeliydim, dizlerimin üstünden kalkmalı ve bugün hiçbir şey olmamış gibi yapmalıydım.

ama kalkamıyordum. korkuyordum belki de. içimdeki çarpışmayı hissetmez olmuştum, bir an kafama dank etmişti bu. kimin kazandığını takip etmemiştim; kazanmasını istediğime yardım etmemiştim. hangisinin kazandığını bilmiyordum. korkuyu bu yüzden yaşıyor olmalıydım. insanlara olan korkum ağır gelmiş olmalıydı.

nasıl koşmuştum? bunu daha önce hiç becerememiştim. insanlara olan korkum, koşmaya mı yol açıyordu? ya onların bakışları, onlara ne olmuştu? insanlara olan korkum bana farkında olmadığım güçler mi veriyordu? buna güç denilebilirse tabi. daha ayağa bile kalkamıyordum.

arkamdan bir sesin "kalkmayı gerçekten istemelisin." dediğini duydum. olamazdı. biri benimle konuşmuştu. benimle, hayatı boyunca sadece kendisiyle konuşmuş biriyle. etrafıma bakmaya çalıştım. havelka'daki insanların, hiçbir şey yokmuş gibi biralarını yiyip önündekilerle sohbet etmeye devam etmesi biraz olsun rahatlatmıştı. etrafımda kimseyi göremiyordum. "kalkmayı gerçekten istemelisin." ne demekti bu? hayal meyal bir şey duymayı isteyecek olsaydım eğer, bu kesinlikle duymayı isteyeceğim son şey olurdu. "kalkmayı gerçekten istemelisin."

"istiyorum işte, kalkamıyorum. olmuyor."

gerçekten kilitlenmiş gibiydim. kalkamıyordum fakat kalkmam gerekiyordu. ayaklarımı hissedebiliyordum, felç geçirmiş olamazdım. aynı ses "gerçekten istemiyorsun." dedi. etrafıma baktım, tekrar baktım. sağa, sola, arkama baktım. önümde zaten kendi kusmuğumdan başka hiçbir şey yoktu. biri benimle sağlam bir şekilde taşşak geçiyor galiba diye düşündüm. fakat benimle taşşak geçen kişiye seslenmeliydim. "istiyorum." dedim. herhangi bir şey olmadı. hiçbir şey olmadı. hayal kırıklığına uğradım. tam şu an, o sesin benimle tekrar taşşak geçmesini o kadar çok istiyordum ki... buna ihtiyacım vardı. birinin varlığını hissetmeye ihtiyacım yoktu fakat o ses...

bölüm 6?

mini dizi değildi. ortada dizi falan yoktu. şimdi parçalar birleşti işte. her şeyi hayal etmiştim, böyle bir şey var olsaydı sevinirdim diye düşünürken olmuştu. bunu düşündüğümde duştaydım. gözümün önünde bir şeyler belirmeye başlamıştı. benim salaklığımdı. nasıl da fark edememiştim? her şeyi ben yaratıyordum. ben istiyordum, oluyordu. sigarayı ben yaratmıştım örneğin, çünkü o gece benim sigaram yoktu. ve ben o sabah uyandığımda çıplaktım. vücudumun her tarafı ıslaktı.

bugünlük bu kadar. devam eder miyim? sanırım etmem. fakat yazması benim için heyecan veriydi. birinci karakteri şizofren sanıyorsanız eğer, yanılıyorsunuz. değil. kendisiyle konuşan kişi yine kendisiydi. bağırışları daima içerisindeydi. hiç bağırmamıştı aslında. bu yüzden kendi sesinin nasıl bir tonu olduğunu unutmuştu, yıllardır kimseyle konuşmamıştı çünkü. düşünmekle çok meşguldü.

ikinci karakterse henüz planlamadığım bir şeye ait. hikayede bu yüzden çok az bir rolü var. bir kişinin yıllarca sessiz kaldığına inanabiliyorsanız, bir kişinin yıllarca evden çıkmadığına da inanabilirsiniz. fakat dediğim gibi, hayli plansız bir şeydi. planlasaydım da çok uzun olmazdı zaten. fakat ikisinin bir şekilde bağlantılı olabileceğine eminim... hayat böyledir yani. alakasız şeylerin birbiriyle bağlantılı olduğu çok görülmüştür.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

iyi ki varsın.

sana ne yazacağımı bilmiyorum. aslında, sana ne yazacağımı çok iyi biliyorum da kelimelere dökemiyorum. bir yanıma kahvemi aldım, diğer yanıma da bırakmak için söz verdiğim sigaramı. yazmak bana zararlıdır belki, belki de zararsız. hiç bilmiyorum ama çok mutluyum; yanımda sen varsın. yanımda kal... bana en yararlı sen varsın, geriye kalan her şey zararlı. benim için baktığım her yerde sen varsın; gerisi anlamsız.

ellerim biraz soğuk, elimin en soğuk yerinden tutar mısın içim ısınsın. ya da bana biraz bakar mısın, cennete olan sevdam artsın. saçlarınla oynayabilir miyim, çocuklukta hevesimi alamadığım oyuncaklarım için. ellerinden ben tutabilir miyim ya da? soğuk bir yerin kaldıysa ısınsın diye.

sana çok şey yazdım. sana yazdığım her şeyi sildim, tekrar yazdım. kelimelerin duruşunu beğenmedim bazen. bazen, seni sevdiğimi tam anlatamadıkları için kızdım; tekrar sildim, tekrar yazdım. bir daha beğenmezsem eğer tekrar siler tekrar yazarım. sana değer. senin için, tek tek, ayrı ayrı tüm ke…

siz hiç başarısızlığı çantanızda taşıdınız mı?

henüz 23 yaşındayım. geçenlerde bir yazı okudum. bana "hayatı aceleye getirme" diyordu. yine uzun bir zaman önce geçenlerde birileri bana "steve jobs üniversiteyi bırakmış. sonra apple'ı kurmuş." diyordu. biraz daha önceye gidebilirim. google'ın küçük bir garajda kurulduğu gerçeğine kadar yani. insanların öğütlerinden bahsetmekse konu, hayatımın her köşesini anlatabilirim. memur olmamı isteyenlerden, değer verdiğim her şeyi hiçe saymamı bekleyenlerden girebilirim konuya. dolabımdan hiç çıkarmadığım, "bir gün başarılı bir insan olacaksın." dendikten sonra verilmiş kol düğmelerinden bile bahsedebilirim. hiçbir şeyi değiştirmez, biliyorum. hiçbir şeyin değişmesini istemiyorum zaten... sadece, anlatasım var.

iki üniversite gördüm ben. ikisini de bitirmedim. birini daha üçüncü ayımın başında bıraktım. diğeri 5 sene sürdü, bırakmak üzereyim. üniversiteyi bırakmak iyi bir şey değil, biliyorum; fakat üniversiteyi bitirmek de zannedildiği kadar iyi değil.…

5. ay: gidersen...

saat geç oldu, uyuyup uyanalım. saatini kur, bir sanatçının da dediği gibi "her sabahın, bir anlamı olmalı." her sabah, bir anlam oluşturmalı. ölüm var, ölüyoruz işte; hem de kaç defa olduğu hiç belli değil. ölüm var, ölüyorlar işte; kim olduğu çok mu önemli?

şimdi de kayıp giden zamana mı takacağım bilmiyorum. şimdi, neye takmam gerektiğini de bilmiyorum kafamı. ya gidersen? ya kalmazsan? içimden bir his diyor ki "bütün cümlelerin yarım kalır." içimden bir ses uyarıyor, "zaten sessizsin... giderse, ne anlamı kalır?"

derin bir uykudan uyanır gibi, komadan büyük bir isteksizlikle çıkar gibi... hiç dinmez gibi ve hiç bitmez gibi... akla gelen her kötü betimleme gibi korkular. neden, ne için... cevabı bulunmayan bir yerde. beynin derinlikleri, kalp atışının ulaşamadığı yerler gibi. hiçbir işe yaramayan apandisit gibi ve daha bir çok şey gibi... ne çok gibi oldu, kendimden çekindim.

bi değişiklik var anlıyor musun? neyin değiştiğinin farkında değilim üstelik…