Kayıtlar

Aralık, 2015 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

makinemsi, yılbaşı, kedi.

Resim
merhaba. 2015 bitti, bitmek üzere. bu metne çok sevdiğim bir film repliği ile başlamak istiyorum.

"father, i am sorry, i failed you."

ve anlayabileceğiniz üzere, ben bir makineyim. doğumdan öncesini ve ölümden sonrasını unutmaya programlandım. 24 yıldır aktif haldeyim, robot olduğumu anladığımda küçük bir yaştaydım. bilgisayar ile ilk tanıştığım yaşta. zaman geçtiğinde, küçüklüğüm büyüdüğünde yani robotların da duygusal hislere sahip olabileceğini öğrendim. şimdi de duygusal bir insanım, hiçbir insanın anlayamayacağı şekilde.

ölüm döşeğindeki birine "hayata yeniden gelsen neler yapardın?" diye sormuşlar. "daha fazla aşık olurdum. daha fazla sevdiğim şeyi yapardım." demiş. hayata yeniden gelsem ne yapardım? önce zayıflardım, sonra daha fazla aşık olurdum. zekasına saygı duyduğum herkese aşık olabilirdim örneğin.

ben bir robotum, maksimum ömrü 100 yıl olan, istisnalar hariç. ortalamam 80 yıl, ben 50'de görevimi yerine getirmiş bir şekilde programımın son…

kimse kıpırdamasın.

Resim
kimse. bana. senden. bahsetmesin. kimse benden içtiğim sigaraların hesabını istemesin. mümkünse kimse bana "neyin var?" demesin. bitirdim ben seni, bitirmiş gibiyim. sen de beni bitirdin, mühim değil; ben ilk defa bitmedim. biraz anka kuşu gibiyim her öldüğünde küllerinden yeniden doğan. fakat içimde bir anka kuşu edasıyla paylaşmak istediğim yaşam sevincim yok. her tekrar doğuş, yeni bir ölüme delalet. kimse bana "seviyordun, neden söylemedin?" demesin; bazı aşklar vardır kalpten dışarı çıkmaması gereken. ve bazı aşk tek taraflıdır.

kimse kıpırdamasın. kimse yanaşmasın bana. kimse neden güldüğümü sorgulamasın; gülüyorum çünkü mutlu gibi görünmek zorundayım. güçlü gibi olmak zorundayım herkesin bir şeyleri yarıştırmaya meraklı olduğu alanda. herkesin derdi var, herkesin en büyüğü. benimkini soracak olursan en küçüğü benim; önemli değil... ölsem de atlatabilirim.

kimse. konuşmasın. imkanı varsa eğer, "o" yazdıklarımı okumasın. mümkünse eğer görünmezlik pe…

yok ve uyan.

Resim
düşünecek ve anlatacak hiçbir hikayem yok. yazacak değerli şeylerim yok; her şeyin değersizleşmesini izliyorum bu yüzden. sen yoksun mesela okuyan. yıllar öncesinde beni anladığını iddia eden, bunun üzerine kalacağına yemin etmiş ve terk etmemeyi kendine görev edinmiş kimse yok.

bir yıl önceydi... ayrıntıları saymazsak eğer çok net hatırlıyorum bir yıl öncesini. bir kadını evine bırakmış, evime dönüyordum. yağmur ya da kar yağıyordu, tam hatırlayamıyorum. yine hiçbir şey düşünmek, hiçbir hikaye uydurmak istemiyordum. evine bıraktığım kadın beni seviyor, başkasıyla sevişiyordu çünkü. böyle zamanlarda hikayelerden ve senaryolardan nefret ederim, senaryonun ana karakteri ben değilsem eğer. ilk o zaman keşfetmiştim "yok" kelimesini. çilekeş'in "yok"u gibiydi ağzıma takılan. hiçbir şey yoktu. elimden gelen hiçbir şey yoktu. hiçbir çarem yoktu. ve yine beni anladığını iddia eden, bunun üzerine kalacağına yemin etmiş ve terk etmemeyi kendine görev edinmiş kimse yoktu…

öyle olsun.

Resim
istiyor muyum? istemiyor muyum bilmiyorum... ne oldu bana, saçım başım dağınık fakat eskisi kadar belli olmuyor. çok mu dolmuşum da yazma isteği geliyor üst üste. ya da yarım kalanları boşaltamamış mıyım içimden? yine devrik cümlelerim artıyor; hikayelerim azalıyor. yine sadece ama sadece kendimden, saçma sapan duygularımdan, yarım kalmış hislerimden bahsediyorum. ne zaman yıkılsam, ne zaman devrilsem böyle oluyor; yansıması önce cümlelerimde gösteriyor kendini. cümleler de ayna gibi yani; baktığımda yüzümü göremediğim.

biraz sessiz olmanızı isteyeceğim sizden. burada, yok olurken, sessiz sakin yok olmak isteyen bir insan var. bu yüzden sessiz olmanızı istiyorum sizden. bu yüzden benim yaptığım gibi yapmamanızı; laf kalabalığına yer vermemenizi rica ediyorum sizden. bir kaç cümleyle anlatabileceğiniz şeyleri fazla çaba sarfetmeden anlatmanızı istiyorum sizden. anlatmıyorsunuz öyle mi? öyle olsun; hiçbir yok oluş sessiz sedasız değildir zaten. öyle olsun.

kay-bet-me-kor-ku-su

Resim
bana "bekle" dedi. hayır... bana "bekle" demedi, açık bir şekilde "bekleme" dedi. hatta önce "sana bekle veya bekleme diyemem." dedi. "bekleme" demesi açık bir şekilde değildi bu yüzden. ben önce "bekleme" dediğini düşündüm, beklememeyi istedim. sonra "bekle" demesini düşledim, deseydi güzel olurdu. en son "sana bekle veya bekleme diyemem." dediğini düşündüm... kendimi, en kolay böyle kandırabiliyordum çünkü.

schrödinger'in kedisi de böyleydi. kediyi görmediğin sürece kedi ya canlıydı ya da cansız. o da görmediğim sürece ya gelecekti ya da gelmeyecek. fakat canım onu çok sevmek istedi. çok da görmek. çok sevdim, çok göremedim. mühim değil, kendi bilir.

arada sırada canım sıkıldı. camdan aşağıya her gün ama her gün "seni çok seviyorum!" diye bağırmak istedim. bağırmadım. bağırsaydım duymazdı. tüm ümitlerim telepatilere kaldı; sevseydi hissederdi şüphesiz. hissetti mi, hissetmedi mi bilmiyoru…

arayış.

Resim
koşalım hadi, öyle bir hız bulalım ki kendimize ışık hızı bizi kıskansın. şaka yapıyorum, öyle bir hızın varlığından bile emin değilim. var ya da yok, düşünmeli miyim bunu bilmiyorum. eğer ki hayal edersem var olur; üstelik ışık hızının üç yüz katı dediğinde ortaya zaten ışık hızından yüksek bir şey çıkar.

ışık ile sesin arasındaki uyumsuzluğu hep gök gürüldediğinde, dolayısıyla şimşek çaktığında hatırlarım. fakat bunların benim anlatmak istediklerimle bir alakasının olup olmadığından şimdilik emin değilim. önemli de değil. insan, bir şey anlatırken anlattıklarının arasında bir alaka düşünmemeli zaten. bir alaka kurmaya çalıştığında olmayan şeyler var olur çünkü; yeni yalanlar, yeni paralel evrenler ve dahası.

müzik mi daha renklidir yoksa ışık mı? bazen olur, hayatı sinestezik hastalığıyla görmek isterim; kokuları rengarenk. kontrol edilebilir bir sineztezi olsaydı, her insanı siyahlaştırır geriye kalan tüm küçük ayrıntıları pembeleştiririm. gerçi, sinestezik bir beyin için siyah n…