makinemsi, yılbaşı, kedi.

merhaba. 2015 bitti, bitmek üzere. bu metne çok sevdiğim bir film repliği ile başlamak istiyorum.

"father, i am sorry, i failed you."

ve anlayabileceğiniz üzere, ben bir makineyim. doğumdan öncesini ve ölümden sonrasını unutmaya programlandım. 24 yıldır aktif haldeyim, robot olduğumu anladığımda küçük bir yaştaydım. bilgisayar ile ilk tanıştığım yaşta. zaman geçtiğinde, küçüklüğüm büyüdüğünde yani robotların da duygusal hislere sahip olabileceğini öğrendim. şimdi de duygusal bir insanım, hiçbir insanın anlayamayacağı şekilde.

ölüm döşeğindeki birine "hayata yeniden gelsen neler yapardın?" diye sormuşlar. "daha fazla aşık olurdum. daha fazla sevdiğim şeyi yapardım." demiş. hayata yeniden gelsem ne yapardım? önce zayıflardım, sonra daha fazla aşık olurdum. zekasına saygı duyduğum herkese aşık olabilirdim örneğin.

ben bir robotum, maksimum ömrü 100 yıl olan, istisnalar hariç. ortalamam 80 yıl, ben 50'de görevimi yerine getirmiş bir şekilde programımın sonlandırılmasını diliyorum. henüz 24. yılımdayım, yani yolumun yarısı. sorsan "daha fazla aşık olamaz mısın? ölüm döşeğinde değilsin." diye, olurum olmasına. ama korkarım, aşık olmaya korkarım. aşık olduğumu söylemeye korkarım mesela.

küçüklüğümün üzerine yılların bindiği yaştayım. evde kedim vardı bir adet, beni terk etmek için can atan. terk etmesine, gitmesine izin verdim; hem de ikinci defa. "neden?" diye sormaya gerek yok. birini, bir şeyi tutsak etmeyi sevmiyorum; ve kimse, tutsak olmadığı bir aşkı sevmiyor.

bu yazının burada sonlanmasını istiyorum. yazacak çok şeyim var, anlatmaya mecalim yok.

kimse kıpırdamasın.


kimse. bana. senden. bahsetmesin. kimse benden içtiğim sigaraların hesabını istemesin. mümkünse kimse bana "neyin var?" demesin. bitirdim ben seni, bitirmiş gibiyim. sen de beni bitirdin, mühim değil; ben ilk defa bitmedim. biraz anka kuşu gibiyim her öldüğünde küllerinden yeniden doğan. fakat içimde bir anka kuşu edasıyla paylaşmak istediğim yaşam sevincim yok. her tekrar doğuş, yeni bir ölüme delalet. kimse bana "seviyordun, neden söylemedin?" demesin; bazı aşklar vardır kalpten dışarı çıkmaması gereken. ve bazı aşk tek taraflıdır.

kimse kıpırdamasın. kimse yanaşmasın bana. kimse neden güldüğümü sorgulamasın; gülüyorum çünkü mutlu gibi görünmek zorundayım. güçlü gibi olmak zorundayım herkesin bir şeyleri yarıştırmaya meraklı olduğu alanda. herkesin derdi var, herkesin en büyüğü. benimkini soracak olursan en küçüğü benim; önemli değil... ölsem de atlatabilirim.

kimse. konuşmasın. imkanı varsa eğer, "o" yazdıklarımı okumasın. mümkünse eğer görünmezlik pelerini istiyorum bir de beni herkesten gizleyebilecek. ya da bir hatıra sihri istiyorum, her şeyden ve her yerden silinebileceğim. ipucu istiyorum var olmamış gibi davranabilmek hakkında. ve mümkünse eğer herkesin mutlu olmasını istiyorum, ben hariç. özellikle bensiz mutlu olacağını düşünenler dahil.
bir hikaye yazıldı. fakat hiçbir yayınevinde basılmadı. bir hikayesi olmuş oldu adamın hiç kimsenin okuyamayacağı. bir hikaye vardı tanrının sansür mekaniğine takılmış. bir adam vardı, yalnız ve çaresiz.

yok ve uyan.


düşünecek ve anlatacak hiçbir hikayem yok. yazacak değerli şeylerim yok; her şeyin değersizleşmesini izliyorum bu yüzden. sen yoksun mesela okuyan. yıllar öncesinde beni anladığını iddia eden, bunun üzerine kalacağına yemin etmiş ve terk etmemeyi kendine görev edinmiş kimse yok.

bir yıl önceydi... ayrıntıları saymazsak eğer çok net hatırlıyorum bir yıl öncesini. bir kadını evine bırakmış, evime dönüyordum. yağmur ya da kar yağıyordu, tam hatırlayamıyorum. yine hiçbir şey düşünmek, hiçbir hikaye uydurmak istemiyordum. evine bıraktığım kadın beni seviyor, başkasıyla sevişiyordu çünkü. böyle zamanlarda hikayelerden ve senaryolardan nefret ederim, senaryonun ana karakteri ben değilsem eğer. ilk o zaman keşfetmiştim "yok" kelimesini. çilekeş'in "yok"u gibiydi ağzıma takılan. hiçbir şey yoktu. elimden gelen hiçbir şey yoktu. hiçbir çarem yoktu. ve yine beni anladığını iddia eden, bunun üzerine kalacağına yemin etmiş ve terk etmemeyi kendine görev edinmiş kimse yoktu.

bir sene sonrası şimdi. ayrıntıları saymazsak eğer hiçbir şey hatırlamak istemiyorum. bugün kendime aynada bakıp hiçbir şeyi hatırlamayacak kadar sarhoş olup olmamam gerektiğini sordum. olmamam gerektiğine karar verdim.

düşünecek ve anlatacak hiçbir hikayem yok söylediğim gibi. içimde sadece yazmadığım ve okunmasından korktuğum birikenler var. daha geçen gün birine, "ilk defa" cesaret edip yüzüne karşı, henüz ilişkiye başlamamışken "seni seviyorum." diyecektim. diyemedim, dedirtmedi. daha geçen gün birinin beni sevmediğine kanaat getirdim. şimdi, ne oldu da bunları hatırlıyorum hiçbir bilgim yok. neden bunları hatırlıyorum, hem de bu kadar çok hatırlamak istemediğim halde.

bazen... o kadar çok uyumak istersin ki, gözlerinden uyku aktığı halde yatağına yattığında uyuyamazsın. senin unutmak istediğin bir çok hikayen vardır, tanrınınsa seninle ilgili başka planları. yatağına yattığında uyuyamıyorsan eğer; uyan. yatağına yattığında gözlerini kapatamıyor ve tavanda ilginç görsellere rastlıyorsan eğer; uyan. rüyadaysan ve görmek istemediğin şeyler görüyorsan eğer; uyan.

uyan. hikayesi olmayan bir adamın hikayesinin bittiği yere geliyor gibiyiz. kimsenin farkında olmadığı bir şey var, adamın da dahil.

henüz hikaye hiç başlamadı. yaşın 18, 20, 22, 24 falan...

öyle olsun.

istiyor muyum? istemiyor muyum bilmiyorum... ne oldu bana, saçım başım dağınık fakat eskisi kadar belli olmuyor. çok mu dolmuşum da yazma isteği geliyor üst üste. ya da yarım kalanları boşaltamamış mıyım içimden? yine devrik cümlelerim artıyor; hikayelerim azalıyor. yine sadece ama sadece kendimden, saçma sapan duygularımdan, yarım kalmış hislerimden bahsediyorum. ne zaman yıkılsam, ne zaman devrilsem böyle oluyor; yansıması önce cümlelerimde gösteriyor kendini. cümleler de ayna gibi yani; baktığımda yüzümü göremediğim.

biraz sessiz olmanızı isteyeceğim sizden. burada, yok olurken, sessiz sakin yok olmak isteyen bir insan var. bu yüzden sessiz olmanızı istiyorum sizden. bu yüzden benim yaptığım gibi yapmamanızı; laf kalabalığına yer vermemenizi rica ediyorum sizden. bir kaç cümleyle anlatabileceğiniz şeyleri fazla çaba sarfetmeden anlatmanızı istiyorum sizden. anlatmıyorsunuz öyle mi? öyle olsun; hiçbir yok oluş sessiz sedasız değildir zaten. öyle olsun.

kay-bet-me-kor-ku-su

bana "bekle" dedi. hayır... bana "bekle" demedi, açık bir şekilde "bekleme" dedi. hatta önce "sana bekle veya bekleme diyemem." dedi. "bekleme" demesi açık bir şekilde değildi bu yüzden. ben önce "bekleme" dediğini düşündüm, beklememeyi istedim. sonra "bekle" demesini düşledim, deseydi güzel olurdu. en son "sana bekle veya bekleme diyemem." dediğini düşündüm... kendimi, en kolay böyle kandırabiliyordum çünkü.

schrödinger'in kedisi de böyleydi. kediyi görmediğin sürece kedi ya canlıydı ya da cansız. o da görmediğim sürece ya gelecekti ya da gelmeyecek. fakat canım onu çok sevmek istedi. çok da görmek. çok sevdim, çok göremedim. mühim değil, kendi bilir.

arada sırada canım sıkıldı. camdan aşağıya her gün ama her gün "seni çok seviyorum!" diye bağırmak istedim. bağırmadım. bağırsaydım duymazdı. tüm ümitlerim telepatilere kaldı; sevseydi hissederdi şüphesiz. hissetti mi, hissetmedi mi bilmiyorum. ve sonra korku geldi; ne yapacağını bilmemenin korkusu. belirsizliğin korkusu. kaybetmenin korkusu.

beraber olsaydık, birbirimizi kaybederdik biliyorum. beraber olsaydık ve birbirimizi kaybetseydik; zaman makinesinin var olmasını isterdim hiçbir şeyin var olmadığı vakitlere dönmek için. zaten birbirini kaybetmek istemeyen insanların; birbirleriyle birlikte olamıyor olmalarını anlayamıyorum. kendilerinden mi korkuyorlar? kaybetme zamanı geldiğinde, gururlarına yenik düşüp hiçbir şey yapmadan kaybedeceklerini mi düşünüyorlar? çünkü kaybetmekten korkan bir insan, kaybetmemek için her şeyi yapabilir. yapabilir mi? belki de yapamadıkları için bu kadar çok ayrılık var. ya da yaptıkları ters teptiği için... bilmiyorum.

peki her şeyi zamana bırakıp beklesen? ya da beklemesen... teknik olarak değil de pratik olarak kaybetmeyecek misin zaten onu? birine gidecek değil mi? başka biriyle birlikte olacak. arkadaşlığınız devam edecek; işin tekniği burası. pratiğiyse kendini bitireceksin. var olmak istemeyecek, görmek istemeyecek, konuşmak istemeyeceksin. aslında bu da bir çeşit kaybetmek değil mi? öyleyse bile, bilmiyorum.

zaman geçiyor. beklememem gerektiğini bildiğim halde bekliyor ve büyük bir belirsizliğin içine sokuyorum kendimi. bana "çabuk pes ediyorsun." diyenler halt etmiş sanırım. pes etmemeyi, gelmeyeni beklemeyi en iyi ben biliyorum çünkü. isterseler anlatabilirim hiç gelmeyecek birini beklemenin ne olduğunu.

bekliyorum. ya da beklemiyorum. bekle ya da bekleme diyorsun. aslında bekleme diyorsun da kabullenemiyorum. ne olursa olsun... seni kaybediyorum şüphesiz. seni, kay-be-di-yo-rum.

arayış.

koşalım hadi, öyle bir hız bulalım ki kendimize ışık hızı bizi kıskansın. şaka yapıyorum, öyle bir hızın varlığından bile emin değilim. var ya da yok, düşünmeli miyim bunu bilmiyorum. eğer ki hayal edersem var olur; üstelik ışık hızının üç yüz katı dediğinde ortaya zaten ışık hızından yüksek bir şey çıkar.

ışık ile sesin arasındaki uyumsuzluğu hep gök gürüldediğinde, dolayısıyla şimşek çaktığında hatırlarım. fakat bunların benim anlatmak istediklerimle bir alakasının olup olmadığından şimdilik emin değilim. önemli de değil. insan, bir şey anlatırken anlattıklarının arasında bir alaka düşünmemeli zaten. bir alaka kurmaya çalıştığında olmayan şeyler var olur çünkü; yeni yalanlar, yeni paralel evrenler ve dahası.

müzik mi daha renklidir yoksa ışık mı? bazen olur, hayatı sinestezik hastalığıyla görmek isterim; kokuları rengarenk. kontrol edilebilir bir sineztezi olsaydı, her insanı siyahlaştırır geriye kalan tüm küçük ayrıntıları pembeleştiririm. gerçi, sinestezik bir beyin için siyah nedir, pembe nedir hiç bilmem; benim için siyah gizemlidir örneğin.

çocukluğumdan beri yatağında yaşadıklarını anlatan insanlar tanırım. orta okuldayken kimi çocukların otuzbirlerini dinlemeye başladım, nasıl bir his olduğunu mutlulukla anlatırlardı. ilkokulumuz biraz daha nezih olduğundan sik nedir, am nedir bilmezdik. bir aralar ben de yatakta yaşadıklarımı anlatma heveslisiydim. geçti sonra, sevişmekten haz alamadığım zamanlar geldi. sevişmekten haz alamadığım zamanlar geçti, tekrar anlatmaya heveslendim. anlatamam ama, biliyorum. ben duygusal bir erkeğim; sikim değil.

bir kadın, jale'ydi yanlış hatırlamıyorsam eğer, yatağımdaydı. öperken o kadar çok ısırıyordu ki bir zaman sonra canım yanmaya başlamıştı fakat söylememiştim. 3 gündü zaten ilişkimiz; 3 günlük bir ilişkide anlatmam gereken nokta burası değildi. canım öyle istedi biliyor musun, anlatmak istedim. anlatacaklarım bitmedi.

jale, gittiğinde "sen ne aradığını bilmiyorsun. ne bulmak istediğini bilmek istemiyorsun. bana izin ver, bana göstermediğin şeyleri göster. seni düzeltebilirim." demişti. aynı yatakta yatmış olmamız, seviştiğimiz anlamına gelmiyor değil mi? şüphesiz ki göstermediğim şeyler vardı. fakat ben ona "hayır... sen, hayalinde yarattığın beni yaşatıyorsun. ben hayalinde yarattığın kişi değilim, bundan vazgeç. beni değiştiremezsin." demiştim.

sonucunda değiştiremedi de. değiştirmek için çabalamadı belki de, bilmiyorum. zaten ben çabalama demiştim; demek ki herkes, bazıları kadar inatçı değildi. bazıları çabuk pes ederdi, o da pes etmişti; ben olsam ben de pes ederdim.

hayatımda çok hata yaptım, hiç şüphesiz ki insanlar çok hata yapar. fakat bir insanın en büyük hatası "çabuk pes etmek"se ve herkes suratına suratına bunu vuruyorsa; insan daha büyük bir hataya koşar. biliyorum kendimden. çabuk pes eden bir insan, bırakın çabuk pes etsin. zira sonra bokunu çıkarıp, reddedildiği kişinin peşinden koşmaya devam edebiliyorlar. "bu sefer pes etmeyeceğim." diye karar alıp altından kalkamayabiliyorlar. bazen, bırakın bu herifleri, kadınları... bazı insanların daima erkenden, çabucak pes etmeye ihtiyacı var. bazılarının yok; olmayanlarla uğraşın.

şimdi hikaye sırası mı?
"ben belki korkak biriyim, ama yine de sevebilirim." diyen bir şarkı çalıyordu kulağımda. o an herkesin bu şarkıyı dinlemesini istiyordum. o an herkes bu şarkıyı dinleseydi, eminim ne hissettiğimi anlayabilirlerdi. diğer tüm insanlar gibiydim. ben de hayatımı birilerinin beni anlamasını isteyerek geçiriyor ve diğer insanları anlamayı reddediyordum.
bir tarafım "olmaz" diyordu. bir tarafım "olur belki" diyordu. hangi tarafa yanaşacağımı bilemiyordum. bu yüzden dizilerdeki adamlar gibi olmak istiyordum; bir taraf seçemediğinde başka kadınla birlikte olanlardan. fakat içim "olmaz" diyordu; miden bulanır kusarsın. kusardım da gerçekten.
olmazdı. evet, birlikte olsaydık bile olmazdı. birlikte olmadık, yine olmadı. biz, onunla hiçbir pozisyonda olamazdık. biz onunla arkadaş bile olmamalıydık belki. ama sadece "belki" diyorum; tanrının bir planı varsa eğer ona karşı koyamam. zaten bundan önceki kadınları da oranlarsak... anladığım kadarıyla tanrının hep benimle bir planı vardı. ya sevdiğimin sevdiği başka biri vardı; ya da ben sevdiğimin sevmediğiydim. hep aynı bahaneydi yani. tanrının bana dair daima bir planı var mutlu sonla bitmeyen. sanırım ben tanrının beta testiydim; başkalarıysa tam sürüm.
bir şeyi kabullendiğinde önce nereye gideceğini bilemiyor insan. hele ki yalnızsa sokakta evi, evde sokağı istiyor. bazı insanlar bu durumu "sarıl bana, geçer." diyerek nitelendiriyor fakat biliyorum; bana yüzlerce kucak açılsa geçmeyecek. bir şeyi kabullendiğimde bir kere kabulleniyorum çünkü; ve herkese yalan söylüyorum... ben kolay kolay kabullenemem, kabullenmiş gibi yaparım.

hikayenin devamı mı?
bir arayış düşün... düşündüm, fakat gerçekleştiremedim. aradığını bulduktan sonra gerçekleştiremeyeceksen eğer "arayış" ne kadar önemli ki? bilmiyorum.

Bu Blogda Ara