Ana içeriğe atla

arayış.

koşalım hadi, öyle bir hız bulalım ki kendimize ışık hızı bizi kıskansın. şaka yapıyorum, öyle bir hızın varlığından bile emin değilim. var ya da yok, düşünmeli miyim bunu bilmiyorum. eğer ki hayal edersem var olur; üstelik ışık hızının üç yüz katı dediğinde ortaya zaten ışık hızından yüksek bir şey çıkar.

ışık ile sesin arasındaki uyumsuzluğu hep gök gürüldediğinde, dolayısıyla şimşek çaktığında hatırlarım. fakat bunların benim anlatmak istediklerimle bir alakasının olup olmadığından şimdilik emin değilim. önemli de değil. insan, bir şey anlatırken anlattıklarının arasında bir alaka düşünmemeli zaten. bir alaka kurmaya çalıştığında olmayan şeyler var olur çünkü; yeni yalanlar, yeni paralel evrenler ve dahası.

müzik mi daha renklidir yoksa ışık mı? bazen olur, hayatı sinestezik hastalığıyla görmek isterim; kokuları rengarenk. kontrol edilebilir bir sineztezi olsaydı, her insanı siyahlaştırır geriye kalan tüm küçük ayrıntıları pembeleştiririm. gerçi, sinestezik bir beyin için siyah nedir, pembe nedir hiç bilmem; benim için siyah gizemlidir örneğin.

çocukluğumdan beri yatağında yaşadıklarını anlatan insanlar tanırım. orta okuldayken kimi çocukların otuzbirlerini dinlemeye başladım, nasıl bir his olduğunu mutlulukla anlatırlardı. ilkokulumuz biraz daha nezih olduğundan sik nedir, am nedir bilmezdik. bir aralar ben de yatakta yaşadıklarımı anlatma heveslisiydim. geçti sonra, sevişmekten haz alamadığım zamanlar geldi. sevişmekten haz alamadığım zamanlar geçti, tekrar anlatmaya heveslendim. anlatamam ama, biliyorum. ben duygusal bir erkeğim; sikim değil.

bir kadın, jale'ydi yanlış hatırlamıyorsam eğer, yatağımdaydı. öperken o kadar çok ısırıyordu ki bir zaman sonra canım yanmaya başlamıştı fakat söylememiştim. 3 gündü zaten ilişkimiz; 3 günlük bir ilişkide anlatmam gereken nokta burası değildi. canım öyle istedi biliyor musun, anlatmak istedim. anlatacaklarım bitmedi.

jale, gittiğinde "sen ne aradığını bilmiyorsun. ne bulmak istediğini bilmek istemiyorsun. bana izin ver, bana göstermediğin şeyleri göster. seni düzeltebilirim." demişti. aynı yatakta yatmış olmamız, seviştiğimiz anlamına gelmiyor değil mi? şüphesiz ki göstermediğim şeyler vardı. fakat ben ona "hayır... sen, hayalinde yarattığın beni yaşatıyorsun. ben hayalinde yarattığın kişi değilim, bundan vazgeç. beni değiştiremezsin." demiştim.

sonucunda değiştiremedi de. değiştirmek için çabalamadı belki de, bilmiyorum. zaten ben çabalama demiştim; demek ki herkes, bazıları kadar inatçı değildi. bazıları çabuk pes ederdi, o da pes etmişti; ben olsam ben de pes ederdim.

hayatımda çok hata yaptım, hiç şüphesiz ki insanlar çok hata yapar. fakat bir insanın en büyük hatası "çabuk pes etmek"se ve herkes suratına suratına bunu vuruyorsa; insan daha büyük bir hataya koşar. biliyorum kendimden. çabuk pes eden bir insan, bırakın çabuk pes etsin. zira sonra bokunu çıkarıp, reddedildiği kişinin peşinden koşmaya devam edebiliyorlar. "bu sefer pes etmeyeceğim." diye karar alıp altından kalkamayabiliyorlar. bazen, bırakın bu herifleri, kadınları... bazı insanların daima erkenden, çabucak pes etmeye ihtiyacı var. bazılarının yok; olmayanlarla uğraşın.

şimdi hikaye sırası mı?
"ben belki korkak biriyim, ama yine de sevebilirim." diyen bir şarkı çalıyordu kulağımda. o an herkesin bu şarkıyı dinlemesini istiyordum. o an herkes bu şarkıyı dinleseydi, eminim ne hissettiğimi anlayabilirlerdi. diğer tüm insanlar gibiydim. ben de hayatımı birilerinin beni anlamasını isteyerek geçiriyor ve diğer insanları anlamayı reddediyordum.
bir tarafım "olmaz" diyordu. bir tarafım "olur belki" diyordu. hangi tarafa yanaşacağımı bilemiyordum. bu yüzden dizilerdeki adamlar gibi olmak istiyordum; bir taraf seçemediğinde başka kadınla birlikte olanlardan. fakat içim "olmaz" diyordu; miden bulanır kusarsın. kusardım da gerçekten.
olmazdı. evet, birlikte olsaydık bile olmazdı. birlikte olmadık, yine olmadı. biz, onunla hiçbir pozisyonda olamazdık. biz onunla arkadaş bile olmamalıydık belki. ama sadece "belki" diyorum; tanrının bir planı varsa eğer ona karşı koyamam. zaten bundan önceki kadınları da oranlarsak... anladığım kadarıyla tanrının hep benimle bir planı vardı. ya sevdiğimin sevdiği başka biri vardı; ya da ben sevdiğimin sevmediğiydim. hep aynı bahaneydi yani. tanrının bana dair daima bir planı var mutlu sonla bitmeyen. sanırım ben tanrının beta testiydim; başkalarıysa tam sürüm.
bir şeyi kabullendiğinde önce nereye gideceğini bilemiyor insan. hele ki yalnızsa sokakta evi, evde sokağı istiyor. bazı insanlar bu durumu "sarıl bana, geçer." diyerek nitelendiriyor fakat biliyorum; bana yüzlerce kucak açılsa geçmeyecek. bir şeyi kabullendiğimde bir kere kabulleniyorum çünkü; ve herkese yalan söylüyorum... ben kolay kolay kabullenemem, kabullenmiş gibi yaparım.

hikayenin devamı mı?
bir arayış düşün... düşündüm, fakat gerçekleştiremedim. aradığını bulduktan sonra gerçekleştiremeyeceksen eğer "arayış" ne kadar önemli ki? bilmiyorum.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

iyi ki varsın.

sana ne yazacağımı bilmiyorum. aslında, sana ne yazacağımı çok iyi biliyorum da kelimelere dökemiyorum. bir yanıma kahvemi aldım, diğer yanıma da bırakmak için söz verdiğim sigaramı. yazmak bana zararlıdır belki, belki de zararsız. hiç bilmiyorum ama çok mutluyum; yanımda sen varsın. yanımda kal... bana en yararlı sen varsın, geriye kalan her şey zararlı. benim için baktığım her yerde sen varsın; gerisi anlamsız.

ellerim biraz soğuk, elimin en soğuk yerinden tutar mısın içim ısınsın. ya da bana biraz bakar mısın, cennete olan sevdam artsın. saçlarınla oynayabilir miyim, çocuklukta hevesimi alamadığım oyuncaklarım için. ellerinden ben tutabilir miyim ya da? soğuk bir yerin kaldıysa ısınsın diye.

sana çok şey yazdım. sana yazdığım her şeyi sildim, tekrar yazdım. kelimelerin duruşunu beğenmedim bazen. bazen, seni sevdiğimi tam anlatamadıkları için kızdım; tekrar sildim, tekrar yazdım. bir daha beğenmezsem eğer tekrar siler tekrar yazarım. sana değer. senin için, tek tek, ayrı ayrı tüm ke…

siz hiç başarısızlığı çantanızda taşıdınız mı?

henüz 23 yaşındayım. geçenlerde bir yazı okudum. bana "hayatı aceleye getirme" diyordu. yine uzun bir zaman önce geçenlerde birileri bana "steve jobs üniversiteyi bırakmış. sonra apple'ı kurmuş." diyordu. biraz daha önceye gidebilirim. google'ın küçük bir garajda kurulduğu gerçeğine kadar yani. insanların öğütlerinden bahsetmekse konu, hayatımın her köşesini anlatabilirim. memur olmamı isteyenlerden, değer verdiğim her şeyi hiçe saymamı bekleyenlerden girebilirim konuya. dolabımdan hiç çıkarmadığım, "bir gün başarılı bir insan olacaksın." dendikten sonra verilmiş kol düğmelerinden bile bahsedebilirim. hiçbir şeyi değiştirmez, biliyorum. hiçbir şeyin değişmesini istemiyorum zaten... sadece, anlatasım var.

iki üniversite gördüm ben. ikisini de bitirmedim. birini daha üçüncü ayımın başında bıraktım. diğeri 5 sene sürdü, bırakmak üzereyim. üniversiteyi bırakmak iyi bir şey değil, biliyorum; fakat üniversiteyi bitirmek de zannedildiği kadar iyi değil.…

5. ay: gidersen...

saat geç oldu, uyuyup uyanalım. saatini kur, bir sanatçının da dediği gibi "her sabahın, bir anlamı olmalı." her sabah, bir anlam oluşturmalı. ölüm var, ölüyoruz işte; hem de kaç defa olduğu hiç belli değil. ölüm var, ölüyorlar işte; kim olduğu çok mu önemli?

şimdi de kayıp giden zamana mı takacağım bilmiyorum. şimdi, neye takmam gerektiğini de bilmiyorum kafamı. ya gidersen? ya kalmazsan? içimden bir his diyor ki "bütün cümlelerin yarım kalır." içimden bir ses uyarıyor, "zaten sessizsin... giderse, ne anlamı kalır?"

derin bir uykudan uyanır gibi, komadan büyük bir isteksizlikle çıkar gibi... hiç dinmez gibi ve hiç bitmez gibi... akla gelen her kötü betimleme gibi korkular. neden, ne için... cevabı bulunmayan bir yerde. beynin derinlikleri, kalp atışının ulaşamadığı yerler gibi. hiçbir işe yaramayan apandisit gibi ve daha bir çok şey gibi... ne çok gibi oldu, kendimden çekindim.

bi değişiklik var anlıyor musun? neyin değiştiğinin farkında değilim üstelik…