Ana içeriğe atla

Kayıtlar

2016 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

umarım sizin için de vakit bu kadar hızlı geçer.

hayatım.

biliyorum. 6. ayımızdan bahsetmeyeli uzun zaman oldu. biliyorum evet, uzun zamandır yazmıyorum. biliyor musun bilmem, uzun zamandır yazamıyorum. yaptığım, anlattığım tek şey laf kalabalığı.

kendimi, edebiyat konusunda tükenmiş gibi hissediyorum. edebiyat konusunda hiçbir zaman ileri adım atamadığımı fark ediyorum; bu, biraz da olsa beni neşelendiriyor. hayır, bunu kabullenebildiğim için kendimden nefret etmiyorum ya da yapamadığım için ağlamıyorum tabi ki. dediğim gibi, bu; beni neşelendiriyor.

doğrusunu söylemek gerekirse, bunun edebiyat konusunda tükenmişlik ile alakası yok. işin en doğrusu, insan; mutsuz olduğunda yazabilecek yüzlerce şey bulabilirken, mutluluğu pek anlatamıyor. mutluluğa geldiğinde tıkanıyor olsa gerek biraz kelimeler, ağızdan, klavyeden çıkmıyor. mutluluk, yazılması zor bir zanaate dönüşüyor; mutsuzluktan ziyade. bu sebeple, "yazmıyorum" değil, yazamıyorum.

sevgilim...

ellerin ellerimde. sakarya'dan sıhhiye'ye doğru yürüyoruz. o an gel…

ömür törpüsü

nedense çok şey değişti. nedense en çok ben değiştimmiş gibi geliyor. nedenini bilmem de zamanla her şey değişiyor değil mi? dünün kuvvetli, büyük hissini; bugün daha az hissedebiliyorsun. üstelik hislerin çok yavaş değişmesi diye bir şey söz konusu. bir şey, birden değişse farkındalık artır; normale dönmesi için adımlar atarsın. fakat bir şey yavaş, fark ettirmeden değişiyorsa eğer farkındalığı kendin yakalaman gerekir. asıl mesele burada olsa gerek, ne zaman fark edecek ve ne zaman normale dönmesi için adım atacaksın?

velhasıl kelam, her şey değişiyor azizim. daha önce hiç "her şey değişiyor." demedim sanırım, ilk defa garip hissettiriyor çünkü. daha önce "her şey değişiyor değil mi?" diyerekten onayınızı almak istemiş olabilirim, zira bazen "evet, öyle." demenize ihtiyacım oluyor.

mümkün mertebe susuyorum. konuşmanın vakti geldi mi yoksa öyle mi hissediyorum? ya da değişime "dur" demek yerine akışına mı bırakmalıyım? bak bu sessizlik bana yar…

5. ay: gidersen...

saat geç oldu, uyuyup uyanalım. saatini kur, bir sanatçının da dediği gibi "her sabahın, bir anlamı olmalı." her sabah, bir anlam oluşturmalı. ölüm var, ölüyoruz işte; hem de kaç defa olduğu hiç belli değil. ölüm var, ölüyorlar işte; kim olduğu çok mu önemli?

şimdi de kayıp giden zamana mı takacağım bilmiyorum. şimdi, neye takmam gerektiğini de bilmiyorum kafamı. ya gidersen? ya kalmazsan? içimden bir his diyor ki "bütün cümlelerin yarım kalır." içimden bir ses uyarıyor, "zaten sessizsin... giderse, ne anlamı kalır?"

derin bir uykudan uyanır gibi, komadan büyük bir isteksizlikle çıkar gibi... hiç dinmez gibi ve hiç bitmez gibi... akla gelen her kötü betimleme gibi korkular. neden, ne için... cevabı bulunmayan bir yerde. beynin derinlikleri, kalp atışının ulaşamadığı yerler gibi. hiçbir işe yaramayan apandisit gibi ve daha bir çok şey gibi... ne çok gibi oldu, kendimden çekindim.

bi değişiklik var anlıyor musun? neyin değiştiğinin farkında değilim üstelik…

hayallerinden fazlası...

yarın hafta sonu. ben hala işsizim. geleceğe dair çok fazla plan kurdum yeni bir işe başlayacağım diye. belki beraber yurt dışına çıkarız, belki bilmediğimiz yerlerde turlarız, belki de fark etmediğimiz şeyleri fark ederiz diye. bir an kolayca zengin olabileceğimi sandım. bir an oldukça yetenekli olduğumu düşündüm. bir an istediğim her şeyi yapabileceğimi. bir anda kaybettim sonra, bir an sonra fark ettim ki; ben o kadar başarılı değilim.
korkuyorum. hayatımda ilk defa hayallerimi gerçekleştiremeyeceğim diye korkuyorum. normalde olsa, hayallerimi kurar, bir yerlere yazar, birileriyle paylaşır sonra başkalarının gerçekleştirmesine ön ayak olurdum. hatta iyi bir miktarda para verecek kişiye satmaya bile razı olurdum. şimdi bencilce davrandığım, tamamen sahiplendiğim, beraber gerçekleştirmek istediğim hayallerim var. inanır mısın bilmiyorum; hayallerimi kaybetmeye alışmışken, onlara tekrar tutunmanın hazzını yaşıyorum. fakat gerçekleştiremeyecek olma düşüncesiyle savaşıyorum bunu yaparke…

iyi ki varsın.

sana ne yazacağımı bilmiyorum. aslında, sana ne yazacağımı çok iyi biliyorum da kelimelere dökemiyorum. bir yanıma kahvemi aldım, diğer yanıma da bırakmak için söz verdiğim sigaramı. yazmak bana zararlıdır belki, belki de zararsız. hiç bilmiyorum ama çok mutluyum; yanımda sen varsın. yanımda kal... bana en yararlı sen varsın, geriye kalan her şey zararlı. benim için baktığım her yerde sen varsın; gerisi anlamsız.

ellerim biraz soğuk, elimin en soğuk yerinden tutar mısın içim ısınsın. ya da bana biraz bakar mısın, cennete olan sevdam artsın. saçlarınla oynayabilir miyim, çocuklukta hevesimi alamadığım oyuncaklarım için. ellerinden ben tutabilir miyim ya da? soğuk bir yerin kaldıysa ısınsın diye.

sana çok şey yazdım. sana yazdığım her şeyi sildim, tekrar yazdım. kelimelerin duruşunu beğenmedim bazen. bazen, seni sevdiğimi tam anlatamadıkları için kızdım; tekrar sildim, tekrar yazdım. bir daha beğenmezsem eğer tekrar siler tekrar yazarım. sana değer. senin için, tek tek, ayrı ayrı tüm ke…

üniversite mezunu.

küçüktüm. sanırım aklım almıyordu, aklım alsaydı böyle olmazdı. şimdi düşünüyorum benim derse gidip okulunu bitiren o çocuklardan ne farkım vardı? okulumu bitirseydim belki bu farkı anlamazdım. okulumu bitirmedim, hala anlamıyorum. belki farksızım, belki daha zekiyim ya da gerizekalı. anlamıyorum; acaba sizin şirket politikanıza göre o çocuk ile ben arasında bir fark var mı? grafik tasarım okusaydım eğer şirketiniz içinde bana göre bir yer var mıydı? okumadım, açık açık söylüyorum. acaba işletme mezunu patronlarınız okumuş grafiker ile benim aramdaki farkı anlar mı?

merhaba sayın patron, iktisadi ve idari birimler fakültesinden mezun olmanıza sevindim. üniversite hayatım boyunca derse gitmediğim zamanlarda fakültenizden bir çok dost edindim. bir gün radyo ve televizyon topluluğuna girdim, bir kaç grafik tasarım yaptıktan sonra fakültenize bağlı tüm topluluklarda tanınır hale geldim. neden mi? çünkü sizin saygıyla andığınız, şirketinize almak istediğiniz güzel sanatlar fakültesinin gr…

4 ay.

altı sene artı dört ay. yorgunluktan ayaklarım kopacak, bi saniye bile dayanmazdım sen olmasan. bi gün olur da güneş doğmazsa ya da batmazsa, kıyamet koparsa yani; koymaz bana yanımda olursan.

sevgilim...

ellerin, ellerime dokunsa... saatlerce bana baksan, saatlerce izlesem seni uykunda. sabah uyanınca kahvaltını hazırlasam mesela, ya da kahvaltımı hazırlasan. ya da uyanıp balkonda, beraber izlesek güneşin doğuşunu. "yeni bir gün, yine beraber. bir ömür, hep, beraber." desek birbirimize; güzel olurdu.

bir akşam vakti otururken en sevdiğimiz parkta... ve yarın iş olmasa, sabaha kadar otursak sohbetimiz eşliğinde. geçmişimizden bahsederken kızsak birbirimize, geleceğimizden bahsederken daha çok sevsek birbirimizi... güzel olurdu.

anlatarak bitmez belki hayallerimiz. ve anlatsak beraber, yeni bir yol oluştururuz dünya turumuz için. haberin yok belki, gözlerinde bitirdim ben dünya turunu; şimdi birlikte gitme vakti. topla her şeyini, toplayayım her şeyimi... benim için bir sen …

siz hiç başarısızlığı çantanızda taşıdınız mı?

henüz 23 yaşındayım. geçenlerde bir yazı okudum. bana "hayatı aceleye getirme" diyordu. yine uzun bir zaman önce geçenlerde birileri bana "steve jobs üniversiteyi bırakmış. sonra apple'ı kurmuş." diyordu. biraz daha önceye gidebilirim. google'ın küçük bir garajda kurulduğu gerçeğine kadar yani. insanların öğütlerinden bahsetmekse konu, hayatımın her köşesini anlatabilirim. memur olmamı isteyenlerden, değer verdiğim her şeyi hiçe saymamı bekleyenlerden girebilirim konuya. dolabımdan hiç çıkarmadığım, "bir gün başarılı bir insan olacaksın." dendikten sonra verilmiş kol düğmelerinden bile bahsedebilirim. hiçbir şeyi değiştirmez, biliyorum. hiçbir şeyin değişmesini istemiyorum zaten... sadece, anlatasım var.

iki üniversite gördüm ben. ikisini de bitirmedim. birini daha üçüncü ayımın başında bıraktım. diğeri 5 sene sürdü, bırakmak üzereyim. üniversiteyi bırakmak iyi bir şey değil, biliyorum; fakat üniversiteyi bitirmek de zannedildiği kadar iyi değil.…

bir insan, bir insanı neden ağlarken hayal eder biliyor musun?

bir insan, bir insanı neden ağlarken hayal eder biliyor musun? beni tanıyorsundur belki biraz, ne kadar güler yüzlü olduğumu da görmüşsündür bir yerlerde. bir insan, bir insanı ondan çok çektiyse eğer ağlarken hayal eder. bir insan kendini ağlarken hayal edebiliyorsa; kendisine çok çektirmiş demektir. ben kendimi ne zaman ağlarken hayal etsem, gerçekten ağlarım. iç güdüsel bir acı hissi olsa gerek, neyse şimdi boşver.

özledim sevgilimin hasta olma ihtimalim olmamasına rağmen nane limon yapıp beni düşünmesini. sevgilim acaba geçmişte bir yerde beni ağlarken hayal etmiş midir? ben olsam ederdim, ben o olsam yine ederdim. çünkü yıllarca bu günlükte acıyı yazdım; bir insanın acıyı, yalnızlığı, mutsuzluğu, kimsesizliği, hissizliği, duygusuzluğu nasıl yüzlerce farklı şekilde tasvir edebileceğine şahit oldunuz. kiminiz merakla bekledi yazılarımı, kiminiz karşılaştı sadece. yazdığım her yazıda içinizden bir parça buldunuz; dokunmak istemediğiniz acıları yaşattım size. üzgünüm, fakat pişman d…

saçmalık: birini sevmemi beklemiyorsunuz.

içten gelen bir arzuya dayanarak bana güvenmiyor oluşlarını izliyorum. balkondan aşağıya bakmak hoşuma gidiyor, sanki tüm insanların kendilerine yukarıdan bakan egoları gibiyim. onları aşağılıyor, küçümsüyor, rezil ediyorum fakat haberleri bile olmuyor. ve belki de biri de bana yukarıdan bakıp aynı şeyleri düşünüyordur. bilmiyorum, garipsedim. böyle bir şeyin farkında olsaydım daha da garip gelirdi.

yıllar öncesinde geçmişin insanı takip edebileceğine şahit oldum. yıllar sonra geldi, insanları birine aşık olabileceğime inandıramıyorum. insanlara "yazma yeteneğim köreldi. yazamıyorum." bile diyemiyorum fakat içten içe yazmamam gerektiği düşüncesi içerisindeyim. eskiden iyi yazardım. zaten çoğu edebiyatçı, eskiden iyi yazardı. şimdi sigaralar bile yukarıdaki cümleler kadar anlamsız.
yazdığım şey bir hikaye değil. bunu iyi anlamanızı istiyorum. yazdığım şey bir hikaye olsaydı olay örgüsüne şahit olurdunuz. burada olay örgüsünün kendisi benim, hikaye uzaklarda. bakın, anlamıyor…

bir tutam hayal, iki tutam perest. bir tutam hayat ve özet.

bir kolalık masaya oturmuş iki adam. birinde büyük bardak, diğeri küçük olsa gerek. yıllar sonrasına tesadüften bir mesaj; küçük sevmeseydi, virgülden sonra cümle gereksizleşirdi. şimdi de çok gerekli değil ya, olsun... mühim değil. yıllar öncesinde yapılmış bir sohbet; acısı hala çekiliyor olsa gerek... çekilmeseydi baştan aşağıya, böyle bir müzik, böyle bir yazı, böyle bir ben olmazdı. olmuş olan; geçmiş olsun.

ve yıllar öncesinde tanrı, planlamasını yaparken adamlardan birinin, konuşmuş melekleriyle: "yaptık, gerçekçi oldu. üzerine bir tutam hayal, iki tutam perestlik atın. evet, böyle daha iyi." o günden beri aram ne gerçekçilik ile iyi, ne hayalcilik ile.

adamlardan birinin yaşı 16, daha lise bebesi yani. bir beden eğitimi dersinde açılmış ortadan geleceğe dair sohbet. başka bir adam "18 yaşıma girdiğimde..." diye başlamış cümleye, susmuş diğerleri. susmuş herkes, sonrasını kendi anlatıyor adamlardan biri:
"18 yaşıma girdiğimde..." dedi. biz de cidd…

saçmalık: anlam bütünlüğü, soyutluk.

o kadar alışmışım ki sessizliğime, yazarken ellerim titriyor. boş boş otururken fark ediyorum, boş boş dalmışken bir yerlere ya da boş boş olduğunu sanarken... gözlerim doluyor. elime kitap alamıyorum, elim işten başka bir yere dokunmuyor. elim bir tek sevgilime dokunmak istiyor, sevgilimin ellerine. mümkünse mutluluğa koşmak istiyorum, bir yerlerde mümkün olmadığıyla ilgili kavga ederken mümkün olduğuna odaklanmak istiyorum.

şimdi burada olsaydı "bunu bana yapma, haddini bil." derdi. şimdi burada, henüz tarifini yapamadığım bir şekilde. şimdi hüngür hüngür ağlamıyorsam eğer hep gözyaşlarımı sildiğinden. şimdi bir umuda tutunabiliyorsam eğer hep özleyişimden, özleyişlerimden... şimdi, öyle bir anlatmak istiyorum ki onu; varsın dünya yıkılsın, varsın kıyamet kopsun... ama kimse, kimse ikimize dokunmasın biz hariç.
ressamların tablolarındaki derinlik, kainatın yaratılışındaki belirsizlik, var oluşun anlamsız sancısı, henüz çözülememiş melankoli, sırrını koruyabilmiş beyin, uğ…

başlığı yok inan ki bu yazının.

benim için yeterince insan üzülmedi mi? yüzüm... yüzün hiç gülmesin mi? kırmızı güllerle kaplanan yataklarda gülümsesin mi bana hiç tanımadığım biri? gülümseyeyim mi hiç tanımadığım birine? tanımak mı isteyeyim zorla, hiç tanışmak istemediğim birini? zorlayayım mı yani kendimi, hiç inanmadığım şeylere?

allah var... allah'tan korkun. allah'tan korkum, kuldan değil. dilim sessiz, dermanı yok. anlatasım yok. yorgunum... ama yok. çulsuzum... ama yok. lal olmuşum, sus. anlattım, anladıkları yok. lal ol, sus. anlat, anladıkları yok.

yeter, korkuyorum. yeter ağlayabiliyorum. yeter gözlerim doluyor. insanlığı içimde hissediyorum yeniden. insanlık acı çektiriyor biçare varlığıma. psikolojim bozuk. dışarıdan normalim, içeride her balkona düşman. sakallarımı kesmiyorum uzun zamandır jilete dokunmamak için. allah var, allah'tan kork...

koş. kendini bulana kadar koş. düş. tekrar koş bulduğun kendinden hoşlanmadığında. sarıl. kitaplara sarıl yalandan bir benlik hayal edebilmek için. sı…

deneysel: kişilik bölünmesi.

bırak, dokunma. bırak, sakın o sayfaları açma. uzun zaman önce yazdığım bir romanın kalıntıları onlar. uzun zaman önce bitmiş bir hikayenin arda kalanları. hiçbir kelimesi seni ilgilendirmiyor, hiçbir kelimesi sana hitap etmiyor onların. ola ki birine hitap edecek olsaydı geriye kalan sayfaları yakılmış olmazdı. olmadı ki kimseye hitap etmiyor artık, özellikle sana; sana hitap etmiyor.

bırak, bırak o sayfalar yalnızlığı yaşasın. bir bütünken çok anlam ifade ediyorlardı, yalnız başına kaldıklarında hiçbir şeyi. bırak, allahını seversen bırak; tekrar elime alıp da acı çektirtmek istemiyorum kendime. karıştırma, olduğu yerde dursunlar. onlar yakılmadıysa, başka bir yere kaldırılmadıysa vardır bir sebebi; bırak o elindekileri.

ikinci karakterim... bu bi oyun değil, bu bi savaş değil, bu bi şaka değil, bu bi gerçek de değil. anti depresan'ı bıraktığından beri kabullenemeyeceğin bazı şeyler oluyo beyninde; yokluğun geri geliyo di mi? sayfaların hiçbiri yakılmadı, hepsi aklında; hepsi, t…

ama uzakta.

uzaktasın... derdim büyük değil, derdimin dermanı da yok değil. sadece sana anlatabilirdim yanımda olsaydın. yanımda değilsin, canım yanıyor; anlatamıyorum. kararlarım içimde kalıyor, büyüyemiyorum da. kendime ihanet ediyormuş gibiyim, yanımda değilsin. desteğini alabileceğim bir el yok yanımda, tutunabileceğim bir sen varsın... ama uzaktasın.

kötüyüm. her şey çok oldu, her şey üzerime geliyor. her şeyi kaldırabilecek bir güce sahip değilim; kendime ihanetten korkmuyorum da başkasına ihanet edecekmiş gibiyim. hayır, sana değil. seni seviyorum, başkasına ihanet edecekmiş gibiyim, başkasına. vazgeçmemi istiyorlar benden. hayır, senden vazgeçmemi değil. kimsenin bunu istemesine izin vermem. başka şeylerden bahsediyorum, işlerden güçlerden. sen olsaydın yanımda, her şey farklı olurdu. kararlarım da öyle. benim sana ihtiyacım var. tutunabileceğim bir sen varsın... ama uzaktasın.

özleme dayanıyorum yalnızlığa dayanıyorum mutsuzluğa dayanıyorum. sonunda seni görmek var. ben seni görene kada…

ikili oyun

denize tükürdüm. şimdi, güneş denizi yakacak. denizden su buharlaşacak ve bir gün, bir yerlerde yağmur yağacak. bir gün bir yerlerde bir parçam, ya birine damlayacak ya da yerle bir olacak. bir gün bir parçam yok olacak ve hissetmeyeceğim. aynı bir yerlerden haberini alamadıklarımın yok olması gibi. aynı iletişimi kesenleri bir daha göremeyeceğim gibi. aynı bir yerlerden kanımı emen sivrisineğin ısırıklarını hissedemediğim gibi. bir gün yok olduğumda kimsenin hissedememesi gibi; düşün!

yazıyorum... okuyosun. hissetmiyosun ama. bi şeyler yapıyosun... yoruluyosun. hissetmiyorlar ama. hasta oluyosun... sağına, soluna, hiç tanımadığın yerlere "biri, lütfen biri" diye yalvarıyosun. duymuyolar ama. belki de ölüyosun. belki de baş ağrılarında senin dahi bilmediğin bir hastalık yatıyo. bilmiyosun ama, bilemiyosun. bilmek zor geliyo bazen, hissetmek duymak. bazen karşındaki böyle oluyo tabi, bazen sen. bazen yağmur damlalarıyla bitiriyosun kendini, bazen oluyo böyle şeyler. bazene ka…

bir huzursuzluk, şuramda.

içimde bir huzursuzluk var fakat bunu dile getirmemeliyim. içimde hep bir huzursuzluk vardı, belki de hatırlayamadığım yaşlarım da dahil. küçüklüğümde yağmurun yağması melankoli sebebiydi benim için, henüz melankolinin ne anlama geldiğini bilmediğim zamanlarda. şarkı sözü niyetine yazdığım şiirlerim vardı. küçük bir anti depresan ile önce paranoyalarım olmak üzere hepsi son buldu; şiirlerim dahil, hüzünlerim hariç.

ardından... kısa zamanda ismim "odun" kelimesini aldı. o gün bugündür olmadığım bir insanı yaşıyorum. bana ait olmayan bir hayatı.

pişmanım. insanlara kötü davrandığım için ya da bana ait olmadığım bir hayatı yaşadığım için değil. ya da herkes gibi mutluluğu, gülümsemeyi yalan yere yaptığımdan değil. pişmanlığım nerede hangi tepkiyi vereceğimi bilemiyor olmaktan. pişmanlığım nerede, hangi şeyi söyleyip söylemeyeceğime karar veremiyor olmaktan. pişmanlığım, insanların bana "odun" demelerini yok saymaktan ya da ne bileyim işte... pişmanlığım, insanları b…

benden bahsetmiyorsun.

akşamlarımı nehir kenarında geçiriyorum, sen yanımda değilken gitmeyi en sevdiğim yerde. rengarenk bir gülümseme fırlatmak için akşamın karanlığını bekliyorum, her akşam, daha da yakınıma geliyorsun... o kadar çok istiyorum ki sana her şeyimi vermeyi, sarılmayı, içime çekmeyi... daha da yaklaşıp ruhunu kucaklamayı... bu yüzden, gel beni su kenarında bul, biraz geziniriz ardından eve gideriz. diyor şarkı. hüzünlendiğimden değil, özlediğimden söylüyorum. her özlemde hüzün yoktur çünkü, bazı özlemler içerisinde sevgi de taşır. bazı imkansızlıklar vardır, mesafeler... savaşın hayatiyse imkansız basit kalır. mevzu bahis sevgiyse, aşksa eğer "imkansızlık" sadece bir laftır. fazlası değil.

"seni seviyorum" demek istiyorum doya doya. seni seviyorum. seni bir kez daha seviyorum. seni bu kez daha çok seviyorum. seni çok seviyorum. seni sevmeye doyamıyorum, doymayacağım. "her aşk bir gün biter" diyenleri haksız çıkartmak istiyorum örneğin; korkmuyor değilim. ben de…

ya da ilgiye ihtiyacım vardır. kim bilir.

üzgün görmeye alışık değilim kendimi. hala başım ağrıyor. benim fazla bir şeye değil, ilgiye ihtiyacım var. ya da kaybolmaya. birbirine tezat iki şeye muhtacım. bütünlüğüm yok, bütünlüğü küçük yaşta kaybettiğim kesin, bir çok insan gibi. yorulmuşum uzun zaman önce kaybedilmiş bütünlüğü aramaktan; bu yüzden olsa gerek tezatlığım.

nereye vurgu yapmasını hatırlayamayan bir şair gibiyim... tonlamalarım hatalı, çizimlerim; renklerimde garip bir şeyler var bütün ressamların birleşip de çözemeyeceği. benimse bilerek yapmadığım. yorulmuşum gerçekten, yorulmuşum... oldukça fazla. çömelip kusmak istiyorum içimdeki her şeyi, iç organlarım dahil. ben, bu kadar kötü biri değildim... ne oldu? ne değişti? neden bu tezatlık, neden bu ikilimlerler? ve bir çok soru cümlesi...

hayatım yalanlar... yalan... bir yerde başlayan yalan bitmiyor. devamı fazlasıyla geliyor üzerime. kimi seveceğime, kimi sevdiğime, kimi sevmeye devam edeceğime karar bile veremiyorum. ki sevmek böyle bir şey değildi birilerinin …

geri dönmek istiyorum.

bir çok derdim var kimseye anlatmadığım. sen de anlatma, bırak yarım kalsın; bir gün "belki" tamamlayan olur. bir çok derdim yok aslında kimseye anlatmadığım. tüm dertlerim düşüncelerden ibaret; geçmiş ve anlar. ben kendime hayali dertlerden bir kale yarattım, içine sığınmak için. dışarıda ürperiyorum, titriyor ellerim... ayaklarım... her yerim...

kendime kaldım. kendimden uzaklaştım. yakınlaştım. tanrı sensen eğer beni biraz daha uzaklaştır; ya da yakınlaştır. kimilerine göre "tanrı aşktır." kimilerine göreyse yoktan var olamaz hiçbir şey. bak... yine kendimle kaldığımdan bunca yazı, paragraf, satır. beni önce kendinden uzaklaştır; benim gücüm yetmez uzaklaşmaya. sonra benden uzaklaş; benim gücüm yetmez uzaklaştırmaya.

kulağımda piyano sesi. şimdi güzel olurdu dışarıda ip atlayan çocukları duysaydım. tanrının bir planı vardı... plan bozulurdu eğer sen burada olsaydın. deli derlerdi bana tanrıyla konuşsaydım. ve tanrı kıskanırdı "belki" bizi, aşk yaşasay…

saçmalık: bu başka bir şey.

yazmadım.

daha doğrusu, yazdığım hiçbir şeyi anlamadım. tüm düşüncelerimi parçalamak küçük bir tuşa baktı, şimdi farkındayım ki düşüncelerimin güvende olduğu hiçbir yer yok. beynim stabil değil, arada sırada hata veriyor. arada sırada kendi yazdıklarını bile anlayamayan bir beyinden güvenilir olmasını bekleyemezsin. ve teknik olarak baktığında hiçbir beyin stabil değildir.

ne çok düşünce var ve ne çok yalnızlık. bu sefer kesin, yalnızlık beni rahatlatmaya değil öldürmeye niyetli. zaten yalnızlığın olduğu yerde rahat ve huzur yoktur; rahatın ve huzurun olduğunu iddia eden oyuncular ve senaristler vardır. bir de filmler vardır senaristlerin başrol oynadığı.

bazı hikayeler vardır hiç yazılmaması gereken; senin "o" dediğin insanla yaşayamadığın aşkına örnektir örneğin. "o" dediğin insan vardır bir de bak; söylemeden edemeyeceğin ve "hadi onun hakkında da bi şeyler söyle!" demek istediğin. söylemeyeceğim. "o" yoluna, sen yoluna; ben burada siktir ol…