umarım sizin için de vakit bu kadar hızlı geçer.


hayatım.

biliyorum. 6. ayımızdan bahsetmeyeli uzun zaman oldu. biliyorum evet, uzun zamandır yazmıyorum. biliyor musun bilmem, uzun zamandır yazamıyorum. yaptığım, anlattığım tek şey laf kalabalığı.

kendimi, edebiyat konusunda tükenmiş gibi hissediyorum. edebiyat konusunda hiçbir zaman ileri adım atamadığımı fark ediyorum; bu, biraz da olsa beni neşelendiriyor. hayır, bunu kabullenebildiğim için kendimden nefret etmiyorum ya da yapamadığım için ağlamıyorum tabi ki. dediğim gibi, bu; beni neşelendiriyor.

doğrusunu söylemek gerekirse, bunun edebiyat konusunda tükenmişlik ile alakası yok. işin en doğrusu, insan; mutsuz olduğunda yazabilecek yüzlerce şey bulabilirken, mutluluğu pek anlatamıyor. mutluluğa geldiğinde tıkanıyor olsa gerek biraz kelimeler, ağızdan, klavyeden çıkmıyor. mutluluk, yazılması zor bir zanaate dönüşüyor; mutsuzluktan ziyade. bu sebeple, "yazmıyorum" değil, yazamıyorum.

sevgilim...

ellerin ellerimde. sakarya'dan sıhhiye'ye doğru yürüyoruz. o an geleceği, geçmişi ve her şeyi bir kenara bırakıp bütün sakarya'yı kapatmak istiyorum tüm çiçeklere sahip olabilelim diye. en güzel çiçeklere göz gezdiriyorum; hepsine sahip olmak, hepsini sana uzatmak ve hepsi için ayrı ayrı hikaye yazmak istiyorum. hikayeyi yazmak değil, hikayeyi yaşamak istiyorum; beraber, bir ömür boyu. keşke kafamın içinde olsan, keşke görsen kurduğum o muhteşem manzarayı.

vakit, hala geçiyor. bazen "vakit" konusunda saçmaladığım oluyor; en çok elimden tuttuğunda dursun istiyorum çünkü. oysaki bu kadar bencil olmayabilirim, tenime değdiğinde dursa da olur.

sadece sen ve ben; o, büyük sessizlik. ne yayaların sesi, ne arabaların. belki kuşlar uçabilir tepemizde, olsun o kadar. belki bir kedi miyavlayabilir uzaktan. belki bir köpek, havlamasa da olur.

bi tanem...

bunlar benim en güzel günlerim. daha doğrusu, seninle geçirdiğim her gün benim için en güzeli. yağmurlar yağsın, karlar yağsın, rüzgar essin, güneş çıksın; sen varsan eğer 4 mevsim bile güzel. sen varsan eğer bana 1 mevsimde yeter, fazlasında gözüm yok. sen, var ol; gerisi hiç fark etmez.

seni çok seviyorum.
ve o güne kadar nasıl geldiğimizi hatırlamıyordum. yazdıklarımda hep "vaktin hızlı geçtiğini" anlatıyordum çocuklar. bütün hayatım şimdi gözlerimin önünden geçiyor, sanki dün yaşamışım gibi. annenizin, anneannenizin beyaz gelinliğini üzerindeyken görseydiniz ona siz bile aşık olurdunuz. diyorum ya, o güne kadar nasıl geldiğimizi hatırlamıyordum. bir gün bir baktım elimde yüzükle evlenme teklifi ediyordum. hemen kısa bir süre sonra evleniyorduk zaten. bir gün, umarım siz de ben kadar çok seversiniz. bir gün, umarım sizin için de vakit bu kadar hızlı geçer.

ömür törpüsü

nedense çok şey değişti. nedense en çok ben değiştimmiş gibi geliyor. nedenini bilmem de zamanla her şey değişiyor değil mi? dünün kuvvetli, büyük hissini; bugün daha az hissedebiliyorsun. üstelik hislerin çok yavaş değişmesi diye bir şey söz konusu. bir şey, birden değişse farkındalık artır; normale dönmesi için adımlar atarsın. fakat bir şey yavaş, fark ettirmeden değişiyorsa eğer farkındalığı kendin yakalaman gerekir. asıl mesele burada olsa gerek, ne zaman fark edecek ve ne zaman normale dönmesi için adım atacaksın?

velhasıl kelam, her şey değişiyor azizim. daha önce hiç "her şey değişiyor." demedim sanırım, ilk defa garip hissettiriyor çünkü. daha önce "her şey değişiyor değil mi?" diyerekten onayınızı almak istemiş olabilirim, zira bazen "evet, öyle." demenize ihtiyacım oluyor.

mümkün mertebe susuyorum. konuşmanın vakti geldi mi yoksa öyle mi hissediyorum? ya da değişime "dur" demek yerine akışına mı bırakmalıyım? bak bu sessizlik bana yaramıyor aslanım, fakat sessiz olmadığım dönemin de yaradığını söyleyemem. ya sessiz kalır, ya konuşursun; iki seçenek de tatmin etmiyorsa eğer birini zorlamak zorundasın. fakat sessiz kalırsam ben kırılıyorum, konuşursam herkes. kimi feda edeceğim? kendimi mi, herkesi mi?

bazı kararlar çok zor veriliyor azizim. bazen insan öyle bir kırılıyor ki, paramparçasın. parçalarını bir araya getirmek için bütün dünyayı dolaşmaya ihtiyacın var.

kimse söylemiyor, kimse dile getirmiyor da...

kırmak çok kolay. yorgun bir insan ise toparlanmak, ömür törpüsü.

5. ay: gidersen...

saat geç oldu, uyuyup uyanalım. saatini kur, bir sanatçının da dediği gibi "her sabahın, bir anlamı olmalı." her sabah, bir anlam oluşturmalı. ölüm var, ölüyoruz işte; hem de kaç defa olduğu hiç belli değil. ölüm var, ölüyorlar işte; kim olduğu çok mu önemli?

şimdi de kayıp giden zamana mı takacağım bilmiyorum. şimdi, neye takmam gerektiğini de bilmiyorum kafamı. ya gidersen? ya kalmazsan? içimden bir his diyor ki "bütün cümlelerin yarım kalır." içimden bir ses uyarıyor, "zaten sessizsin... giderse, ne anlamı kalır?"

derin bir uykudan uyanır gibi, komadan büyük bir isteksizlikle çıkar gibi... hiç dinmez gibi ve hiç bitmez gibi... akla gelen her kötü betimleme gibi korkular. neden, ne için... cevabı bulunmayan bir yerde. beynin derinlikleri, kalp atışının ulaşamadığı yerler gibi. hiçbir işe yaramayan apandisit gibi ve daha bir çok şey gibi... ne çok gibi oldu, kendimden çekindim.

bi değişiklik var anlıyor musun? neyin değiştiğinin farkında değilim üstelik. ben değiştim, zaman değişti; aynalara bak, kırışıklıkların değişti ve fazladan bir kaç kırışıklık eklendi alnına. birden fazla değişiklik var anlıyor musun? sen değiştin, o değişti, oksijeni azaldı dünyanın, azotu çoğaldı, dengesi bozuldu. zaman tekrar değişti, yalnızlığım sensizlikle yer değişti tam bu sırada. gözlerimin numaraları değişti; ne çok şey değişmiş...

ya sen gidersen? ya sen kalmazsan? ya ben ölürsem ya da sen? ya huzurun yerini almış huzursuzluk bile hiç var olmazsa, ya beraberken uğrayan huzur artık adresimizi bulamazsa? ya ödenecek bir bedel ve söylenecek bir söz kalmadıysa? ya kaderin bir bölümüne kavuşamamak, ayrılmak yazdıysa? ya ruhsuzluk, silahını çekip tek kurşunu beynime, diğer kurşunu kalbime sıkmışsa? kim bilir, neler olur... bana kalırsa, kimse bilmesin.

hayatım...

biraz soğuk su, bazen kahve... çok nadir de olsa olur, olmasa da fakat sigara... yaslanabileceğim bir omuz, sarabileceğim bir sen... biraz sesin olur, biraz gözün; biraz "rahatla" desin dilin, biraz "hepsi geçecek." desin. biraz yanımda, biraz uzakta... yine de kulaklarımda olsun "korkma... yanındayım." deyişin. ve yine sev beni... "her gün, daha fazla seveceğim." diyormuş gibi, her gün daha fazla seviyormuş gibi. her gün daha fazla özlüyormuş gibi, ve her gün... aklına gelen tüm iyi betimlemeler.

değişim, biraz zaman ister. değişim en çok paranoyaklar için zordur, en zor paranoyaklar değişir ve paranoyalar. paranoyalar bazen korku olur, bazen orada olur; daima bir nedeni vardır orada olmasının. herkesin psikolojik bir kusuru vardır illa ki. bir sanatçının, bir ünlünün veya bir herhanginin söylediği gibi "kimse mükemmel değildir."

ben de değilim. ve benim en büyük kusurum, paranoyalarım.

sevgilim...

biraz sen, biraz daha sen... çok nadir de olsa olur fakat olmazsa olmazım sen.

en açık ve en net bir şekilde söyleyeceğim: bu bir mektup, bu bir özür, bu bir teşekkür.

en zor döneminde, en zor dönemimde bana sabrettiğin için, yanımda olduğun için, varlığını bir şekilde hissettirdiğin için, bedeli ne olursa olsun beni sevdiğin için, tüm paranoyalarıma rağmen yanımda kaldığın için, somurtan suratıma rağmen sabırla gülmemi beklediğin ve güldürdüğün için sana teşekkür ederim. yıllar sonra benim olduğun için ve yıllar sonra beni hala sevebildiğin için sana teşekkür ederim. iyi ki varsın.

hayatım.

zaman geçer. insanların başlarına kötü şeyler gelir, iyi şeyler gelir. bazen insanların yakınları ölür, bazen kendileri. bazen insanlar hasta olur, bazense tamamen vazgeçmiş gibi hissederler. bazen insanlar, her güzel şeye rağmen kendilerini mutsuz hissederler. bazenler olur, insanlar ruhsuzlaşırlar ve duygusuzlaşırlar. bazen olmuştur ki insanların gözlerinde geçici bir süreliğine aşk kaybolur, sevgi kaybolur; fakat bir yerde gizlenir. bazen, bir şeyler olur; sadece olur fakat...

fakat zaman geçer. her şey unutulur. insanın canını en çok yakın zamanda çektiği acılar acıtır. zaman biraz geçtiğinde, hafiflemeyen acı, unutulmayan hüzün yoktur.

yıllar öncesinde, pokemon'un hala televizyonda yayınlandığı dönemde bir oyuncağım vardı pikaçu şeklinde. her gece ona sarılır uyurdum. bir gün, eve gelen misafir; pikaçumun gözlerini çıkardı. büyük bir acıydı, günlerce unutamadım ve günlerce hiçbir şeye sarılamadım. yıllarca bir şeylere sarılamamanın acısını yaşadım. ve yıllar sonra kendimi, rahatça sarılabildiğim ve yanında çok rahat ettiğim bir kadının yanında buldum.

dedim ya, zaman geçer. her şey unutulur. her şey geçer. bazen kısa sürer, bazen uzun. bazen mutluluğu bulur insan, bazen bu yeterli olmalı.

5. ayımız kutlu olsun.

hayallerinden fazlası...

yarın hafta sonu. ben hala işsizim. geleceğe dair çok fazla plan kurdum yeni bir işe başlayacağım diye. belki beraber yurt dışına çıkarız, belki bilmediğimiz yerlerde turlarız, belki de fark etmediğimiz şeyleri fark ederiz diye. bir an kolayca zengin olabileceğimi sandım. bir an oldukça yetenekli olduğumu düşündüm. bir an istediğim her şeyi yapabileceğimi. bir anda kaybettim sonra, bir an sonra fark ettim ki; ben o kadar başarılı değilim.

korkuyorum. hayatımda ilk defa hayallerimi gerçekleştiremeyeceğim diye korkuyorum. normalde olsa, hayallerimi kurar, bir yerlere yazar, birileriyle paylaşır sonra başkalarının gerçekleştirmesine ön ayak olurdum. hatta iyi bir miktarda para verecek kişiye satmaya bile razı olurdum. şimdi bencilce davrandığım, tamamen sahiplendiğim, beraber gerçekleştirmek istediğim hayallerim var. inanır mısın bilmiyorum; hayallerimi kaybetmeye alışmışken, onlara tekrar tutunmanın hazzını yaşıyorum. fakat gerçekleştiremeyecek olma düşüncesiyle savaşıyorum bunu yaparken.

yarın hafta sonu. güneş yine doğacak, sonra batacak. bir hafta sonu geçti derken, diğer bir hafta sonu başlayacak. ve sonra diğeri. ve sonra diğeri... içimin şeytani tarafı "hafta sonlarında hiçbir şey yapamayacaksın." diyor, içimin pollyanna tarafıysa "düzelecek, her şey geçecek ve yoluna girecek."

beraberken anlattığın hayalleri düşünüyorum sonra. ne güzel olurdu devam edebilseydim, ne güzel olurdu hayallerini gerçekleştirebilseydim. "keşke..." diyorum, "keşke hayallerini anlatırken suratım asılmasaydı. senin o mükemmel hayallerini dinlerken gülümseyebilseydim. gönül rahatlığıyla, yutkunmadan, boğulacak gibi hissetmeden 'evet aşkım, 1 ay sonra yapabileceğiz.' diyebilseydim." fakat sonra en başa dönüyorum, yazının en başına. bir an sonra fark ediyorum ki; ben o kadar başarılı değilim.

korkuyorum. biliyorum, korkmak gayet normal bir şey. biliyorum, yeni bir şehre ayak uydurmak ve yeni bir şehirde yeni bir şeyler yapmaya çalışmak zor. biliyorum, kimse kısa bir süre içerisinde zengin olamıyor, kimse kısa bir süre içerisinde bir şeyler başaramıyor. fakat benim sabrım tükeniyor, sabrımın limitlerini zorluyorum. bir şeyler başarmak zorundayım, bir şeyler yapmam gerekiyor. bir şeyler için savaşmam gerekiyor, çabalamam çalışmam gerekiyor. bazen... bazı şeyleri bilmek yetmiyor işte; bazen tüm dünyayı karşısına alıp "doğru bildiğiniz şeyin karşısındayım." demek istiyor insan. bazen tüm olumsuz şartlar altında olumluyu yaratmak istiyor; bazen bir mucize. mucizeye de çok güvenmiyor tabi insan; çünkü mucizeler sadece haber başlıklarında var. ne bir mucize oluyor, ne de başka bir şey...

yarın hafta sonu. düşünüyorum ama içinden çıkamıyorum, düşünüyorum da nerede yanlış yaptığımı bir türlü anlayamıyorum. düşünüyorum da... ben bunun çok daha güzelini yaparım dediğim şeyleri neden yapamıyorum acaba? göstermek için fırsatını mı bulamıyorum, yoksa fırsatlara gözüm mü kapalı?

her şeye rağmen mutluyum. zaten, hayalleri var olan bir insan nasıl mutsuz olabilir ki? hayallerinin peşinden koşmak isteyen, son gücünü buna harcamak isteyen bir insan nasıl mutsuz olabilir? başarılı olmak için kaç defa deneme yapmalıyım, neyi denemeliyim bilmiyorum. kendime efsane hikayelerindeki edison'u mu örnek almalıyım? yani, bir şeyi 3000 defa mı denemeliyim? gerçekten bilmiyorum.

şimdi, beni mutlu edecek her şeye sahibim. yıllarca sahip olmadığım şeyi yazdığımı düşündüm ve aslında, yıllardır gerçekten sahip olmadığım şeyi yeni anlıyorum. ben, bir topluluğun başkan yardımcısı... koca bir üniversitenin grafik tasarımcısı...

- elinde, hayallerden fazlası var mı?
+ elbette var. fakat, hayallerimden ötesi var mı?
- elbette var. hayallerini satamayız. bize verdiğin şeyin bir değeri olmalı.

bir topluluğun başkan yardımcısı... koca bir üniversitenin grafik tasarımcısı... ve, hiçbir şeye yaramayan geçmişim.

+ sence öyle bir şey var mı?
- yoksa neden buradasın?
+ şansımı denemek istedim.

şans mı? oldu.

iyi ki varsın.

sana ne yazacağımı bilmiyorum. aslında, sana ne yazacağımı çok iyi biliyorum da kelimelere dökemiyorum. bir yanıma kahvemi aldım, diğer yanıma da bırakmak için söz verdiğim sigaramı. yazmak bana zararlıdır belki, belki de zararsız. hiç bilmiyorum ama çok mutluyum; yanımda sen varsın. yanımda kal... bana en yararlı sen varsın, geriye kalan her şey zararlı. benim için baktığım her yerde sen varsın; gerisi anlamsız.

ellerim biraz soğuk, elimin en soğuk yerinden tutar mısın içim ısınsın. ya da bana biraz bakar mısın, cennete olan sevdam artsın. saçlarınla oynayabilir miyim, çocuklukta hevesimi alamadığım oyuncaklarım için. ellerinden ben tutabilir miyim ya da? soğuk bir yerin kaldıysa ısınsın diye.

sana çok şey yazdım. sana yazdığım her şeyi sildim, tekrar yazdım. kelimelerin duruşunu beğenmedim bazen. bazen, seni sevdiğimi tam anlatamadıkları için kızdım; tekrar sildim, tekrar yazdım. bir daha beğenmezsem eğer tekrar siler tekrar yazarım. sana değer. senin için, tek tek, ayrı ayrı tüm kelimeleri anlamlaştırıp yine yazarım.

merhaba kadın.

benim çok sevdiğim, bağlı kalabileceğim, uğruna savaşabileceğim, bir şeyler için çabalayabileceğim bir hayatım yoktu. kendimi çok yargıladım, kimsenin haberi yok da kendimi çok karaladım. kendimi yerin dibine soktum, uzun süre çıkartmadım oradan. yerin dibinde konuşmayı unuttum. sessizlikle buluştum, sessizlikle konuştum; sessiz biri oldum. bir ara, hiç konuşmamayı bile düşündüm inanır mısın bilmiyorum. ne kadar az kelime kullanırsam o kadar mutlu oldum. bir süre geçtikten sonra mutluluğu da unuttum, mutsuzluğu da. yalnızlık benim için tek gerçek oldu. kendimi yerin dibinde boğdum. öldüğümü düşündüm uzun bir süre. hiç çıkmadım yerin dibinden, hiç çıkabileceğimi bile düşünmedim.

gelenler oldu, gittiler. yalan söyleyemeyeceğim, yerin dibinde yaşamak oldukça zor. ve yerin dibindeysen, kimse seninle kalmak istemiyor. geldikleri gibi gittiler.

beni, yerin dibinden zorla çıkarmak isteyenler oldu. çıkmak istemedim. bilirsin, kolayca güvenen biri değilim. ve bilirsin, kolayca vazgeçmem yaşadığım yerden. arada sırada çıkıp dışarıya bir bakmak istedim. ne zaman kafamı çıkarsam dipten, yalanlar söyledim. "nasılsın mustafa?" "çok iyiyim." ve ne zaman yalan söylesem, daha çok dibe girmeyi istedim.

doğrusu kimse söylediğim yalanları fark etmedi de. fark etmişlerdir belki, işlerine gelmiştir. bilmiyorum.

kendimle övünebileceğim, övüne övüne anlatabileceğim hiçbir şeyim olmadı yerin dibinde. bu yüzden insanlara hep yalnızlığı, mutsuzluğu ve koşmayı yazdım. kimse koşmak ile diğerlerinin arasındaki bağlantıyı kuramadı, ben kurdum. koşamadığın bir delikte ayakların varsa eğer sen de kurabilirsin. ya da konuşamadığın bir delikte dilin, düşünemediğin bir delikte beynin varsa eğer...

kadınım...

inan bana sana çok şey yazmak istedim. ve inanır mısın, yazdığım her şeyi sildim. hem yazdığım yerden, hem beynimden, hem kalbimden. yazdıklarımı okumanı ve seni hala düşündüğümü bilmeni çok isterdim. fakat bilemezdin, göremezdin. göz yaşlarımı hissedemezdin, ellerimi tutup kalp atışlarımı dinleyemezdin. üstüme o kadar çok şey geliyordu ki; kaldığım deliğe birileri toprak atmaya başlamıştı bile.

geçenler oldu, ama gelenler değil. "üzerinde ölü toprağı var." diyenler ve dahası.

yine doğrusunu söylemek gerekirse benim hayatıma gelen hiç "kalıcı" bir insan olmadı. ben, insanların hayatında bir kaç gün ziyarete gelip kalabileceği bir otelden ibarettim. güler yüzlü bir resepsiyon, iyi bir hizmet ve sonrası veda. ben gitmeyi, kalıcı olamamayı benim hayatıma gelenlerden öğrendim. ve ne yazık ki bana kimse kalmayı öğretmedi, sen hariç.

hayatım...

sonra ne oldu biliyor musun? sen geldin. sayfalarca yazılar yazdığım, sonra yazılar ulaşmasın diye yırtıp attığım kadın. bana geldin, dedin ki "hayatında olacağım. seni, o delikten kurtaracağım. sana başka bir hayat sunacağım."

hoşgeldin kadınım.

sen geldiğinde, arkamı "dibe" dönüp son defa baktım. sen geldiğinde elimden tuttun, bana elini uzattın; elinden tuttum ve "al götür beni buradan." dedim. inan bana birinin beni bu kadar çok sevebileceğine, bana bu kadar çok yardım edebileceğine inanmazdım. ve hatta birini sevebileceğime, birine tekrar bağlanabileceğime inanmazdım.

sen, bana konuşmayı hatırlattın. mutluluğu, sevmeyi, hayatı ve insanlığa dair unuttuğum her şeyi yeniden hatırlattın.

iyi ki geldin hayatım, iyi ki varsın.

sen hayatım...
iyi ki varsın.

üniversite mezunu.

 
küçüktüm. sanırım aklım almıyordu, aklım alsaydı böyle olmazdı. şimdi düşünüyorum benim derse gidip okulunu bitiren o çocuklardan ne farkım vardı? okulumu bitirseydim belki bu farkı anlamazdım. okulumu bitirmedim, hala anlamıyorum. belki farksızım, belki daha zekiyim ya da gerizekalı. anlamıyorum; acaba sizin şirket politikanıza göre o çocuk ile ben arasında bir fark var mı? grafik tasarım okusaydım eğer şirketiniz içinde bana göre bir yer var mıydı? okumadım, açık açık söylüyorum. acaba işletme mezunu patronlarınız okumuş grafiker ile benim aramdaki farkı anlar mı?

merhaba sayın patron, iktisadi ve idari birimler fakültesinden mezun olmanıza sevindim. üniversite hayatım boyunca derse gitmediğim zamanlarda fakültenizden bir çok dost edindim. bir gün radyo ve televizyon topluluğuna girdim, bir kaç grafik tasarım yaptıktan sonra fakültenize bağlı tüm topluluklarda tanınır hale geldim. neden mi? çünkü sizin saygıyla andığınız, şirketinize almak istediğiniz güzel sanatlar fakültesinin grafik tasarım öğrencileri, bir kez olsun topluluklarınıza yardım etmedi. ben o sırada ziraat fakültesinde toprak bilimi ve bitki besleme bölümündeydim; "ne alaka" diyecek misiniz? yıllarca aynı şeyi söyledim ben de çünkü. bir gün evde, üniversite öğrencileri şenlikte kaybolmasınlar diye 32 sayfalık kitapçık tasarladım. yine bir gün evde, bir baktım... güzel sanatlarda okuyan biri için broşür hazırlamaktayım. 2 sayfa, toplamda 4 yaprak.

acaba biliyor musunuz bilmiyorum, "kreatif olmak" diye bir deyim var artık. grafik tasarım okumayı istedim bir süre, bir süre sonra da istemekten bile vazgeçtim. söyleyin bana, şirketinizi diğer şirketten değerli, faydalı, üstün yapan şey nedir? "farklı olmak" mı? hadi bana cevap verin, farklılığı rakibiniz olan şirketten öğrenseydiniz onlardan ne kadar farklı olurdunuz? yoksa "farklılık" dediğiniz şey aslında, size farklılığı öğreten kişinin taklidi mi olurdu? ben söyleyeyim "farklılık" denen şey öğrenilmez, öğretilmez. şirketinizi diğerlerinden farklı yapan şey, sizin farklılık kavramınızla alakalıdır. grafik tasarım da böyledir işte; "yaratıcılık" denilen şey bir başkasından öğrenilmez. öğrenilmiş bir yaratıcılık, yaratıcılığı öğreten kişinin taklidinden ibarettir. fakat siz işletme mezunusunuz, koca bir şirketin ceo'su ya da insan kaynakları uzmanısınız. gayet bunu biliyor olmalısınız fakat burada küçük bir yanlışlık görüyorum. söylediklerime katılıyorsanız eğer, sizin hala neden "üniversite mezunu" bir aday aradığınızı anlayamıyorum. ne için?

4 ay.


altı sene artı dört ay. yorgunluktan ayaklarım kopacak, bi saniye bile dayanmazdım sen olmasan. bi gün olur da güneş doğmazsa ya da batmazsa, kıyamet koparsa yani; koymaz bana yanımda olursan.

sevgilim...

ellerin, ellerime dokunsa... saatlerce bana baksan, saatlerce izlesem seni uykunda. sabah uyanınca kahvaltını hazırlasam mesela, ya da kahvaltımı hazırlasan. ya da uyanıp balkonda, beraber izlesek güneşin doğuşunu. "yeni bir gün, yine beraber. bir ömür, hep, beraber." desek birbirimize; güzel olurdu.

bir akşam vakti otururken en sevdiğimiz parkta... ve yarın iş olmasa, sabaha kadar otursak sohbetimiz eşliğinde. geçmişimizden bahsederken kızsak birbirimize, geleceğimizden bahsederken daha çok sevsek birbirimizi... güzel olurdu.

anlatarak bitmez belki hayallerimiz. ve anlatsak beraber, yeni bir yol oluştururuz dünya turumuz için. haberin yok belki, gözlerinde bitirdim ben dünya turunu; şimdi birlikte gitme vakti. topla her şeyini, toplayayım her şeyimi... benim için bir sen yetersin, bir de küçük bir valiz. gerisi belki maldivlerde bir mutluluk oteli, belki prag'da hatıra defteri.

zaman geçiyor, zamanın sensiz geçmemesini istesem bile. fakat altı senede öğrendim ki hiçbi şey için geç değil. hala kafamda altı sene öncesi. ezgi kafe'de ilk çay içişimiz, burger king'de biraz hayat dersi. geçmiş ile geçilmiş biraz dalga tıpkı şimdiki günler gibi. ve en önemlisi sen ve ben... biraz ayrıntı gerisi.

keşke daha iyi hatırlayabilseydim. keşke ressam olsaydım da yanımda olduğun ilk anı resmedebilseydim. belki de en büyük keşkelerimden biridir altı sene önce sana "seni seviyorum" dememek, belki de en büyük iyiliğidir tanrının bana.

elinden tutmayı en çok istediğim an geçmişte, bir gün beraberdik sıhhiye köprüsünde. belki hatırlarsın, resimlerimiz vardı; belki hatırlamazsın bunu ama sana en sıkı orada sarıldım. gitme diye, kal diye, bir kaç dakika daha olsun diye... ben hatırlıyorum, tıpkı dün gibi.

sevgilim...

şiirleri sevmem çünkü yazamaz hiçbir şair seni ne kadar sevdiğimi. ayrıca hiçbir şaire yazdırmam böyle bir güzelliği. bu aşk değil, daha fazlası; anlatmaya yetmez hiçbir süslü anlatım kelimesi.

bana en büyük şiir sensin, benim için en büyük süslü anlatım gözlerin. geleceğim, geçmişim, altı senem, dört ayım... hepsi sensin. en büyük yaram, en büyük mutluluğum, en büyük terk edilişim ve en büyük kavuşmuşluğum sensin.

iyi ki varsın. şimdilik altı senem artı dört ayım; yakında altı senem artı hayatımsın.

seni seviyorum.

siz hiç başarısızlığı çantanızda taşıdınız mı?

 
henüz 23 yaşındayım. geçenlerde bir yazı okudum. bana "hayatı aceleye getirme" diyordu. yine uzun bir zaman önce geçenlerde birileri bana "steve jobs üniversiteyi bırakmış. sonra apple'ı kurmuş." diyordu. biraz daha önceye gidebilirim. google'ın küçük bir garajda kurulduğu gerçeğine kadar yani. insanların öğütlerinden bahsetmekse konu, hayatımın her köşesini anlatabilirim. memur olmamı isteyenlerden, değer verdiğim her şeyi hiçe saymamı bekleyenlerden girebilirim konuya. dolabımdan hiç çıkarmadığım, "bir gün başarılı bir insan olacaksın." dendikten sonra verilmiş kol düğmelerinden bile bahsedebilirim. hiçbir şeyi değiştirmez, biliyorum. hiçbir şeyin değişmesini istemiyorum zaten... sadece, anlatasım var.

iki üniversite gördüm ben. ikisini de bitirmedim. birini daha üçüncü ayımın başında bıraktım. diğeri 5 sene sürdü, bırakmak üzereyim. üniversiteyi bırakmak iyi bir şey değil, biliyorum; fakat üniversiteyi bitirmek de zannedildiği kadar iyi değil. zaten şu anki sorunumun üniversite ile alakalı olduğunu bile sanmıyorum, fakat insan sorunu bir şeye yüklemek istiyor. çünkü insanın iki omzu, bütün sorunları yüklenmek için yetmiyor.

yıllar önce kendi işimi kurmak gibi planlarım vardı. öyle hevesliydim ki böyle şeylere, belki de cesaretim olsaydı çok iyi bir patron olabilirdim. yıllar öncesinden sosyal medyanın nasıl değişeceğine dair öngörülerim vardı; hepsi tuttu. fakat hiçbir öngörüm arasında bu kadar çok sosyal medya ajansının açılacağı yoktu.

şimdi düşününce insan ya çok erken davranıyor ya da çok geç kalıyor. ben genelde geç kalan taraftayım; hiç erken davrandığımı görmedim. her şeye geç kaldım ya da her şey bana geç kaldı.

ikinci üniversitemde çok hayal kurdum. dünyada hiçbir üniversitede size hayal kurmayı öğretmezler. zaten hayal, "nasıl" kurulacağı öğretilebilen bir şey değil. öyle ki ben ikinci üniversiteme başladığımda bir şeyler yapmaya o kadar çok hevesim vardı ki... hep yanlış insanlarla tanıştığımdan bütün heveslerimi kaybettim. bir zaman sonra doğru insanlarla tanışsanız bile eskisi kadar hevesli olamadığınızı anlayabiliyorsunuz. ve bir zaman sonra, doğru insanlarla tanışmaktan bile vazgeçtim. ne doğru insanı tanıyabiliyorum çünkü, ne yanlışı...

ben, bilgisayarı ilk kullanmaya başladığımda sene 1999'du. ilk elime kişisel gelişim kitabı aldığımda senenin kaç olduğunu hatırlayamıyorum bile. eğer ki hayatımda büyük değişikliklere sebep olsalardı, onları da hatırlardım. bugün bana "hayattaki en büyük pişmanlığın neydi?" diye sorsalar  "bilgisayarımın tuşlarına ilk basmaya başladığım an." derdim herhalde. çünkü, dünyadaki başka hiçbir makine; size her şeyi yapabilecekmişsiniz gibi bir his vermez. keşke başka bir şeye dokunsaydım, keşke.

bir zaman sonra gelecekteki mesleğimi değiştiremeyeceğimi fark ettim.

küçükken benim bilyelerim vardı, ankara'da onlara "misket" dendiğini öğrendim. ve tabi ki pokemon tasolarım. ben miskette de hep yenilen taraftım, tasoda da. doğrusunu söylemek gerekirse ne tasoyu yere fırlatmaya gücüm vardı, ne de misket oynamaya cesaretim.

hayatımın her noktasında, bir şeylere bakıp "ulan, ben bunun daha iyisini yapabilirim!" dedim. bırakırsanız eğer yapabilirim, yapabilmek hiç sorun değil; fakat bunu düşünmek sorun. şimdi, insanların bilgisayarla yapmaya çalıştığı her şeyi yapabilirim... bu yüzden, hangi konuda iyi olduğumu bilmiyorum. her şeyi biliyorum, fakat hiçbir şeyi tam bilmiyorum.

garip ya, gerçekten garip. yanında çok mutlu olduğum bir sevgilim var fakat geleceğimin belirsizleşmeye başladığını fark ettikçe canım sıkılıyor.

doğrusunu söylemek gerekirse karamsar olan şey benim blogum ya da yazdıklarım değil. doğrusu; ben aslında gayet iyimser bir insanım fakat hayatımda karanlık olmayan sevgilim hariç hiçbir şey yok.

siz hiç, başarısızlığı çantanızda taşıdınız mı? işte ben başarısızlığımı, şu an karşımda tutuyorum. yarın, işe giderken çantamda tutacağım.

siz hiç, gerçekten; başarısızlığı çantanızda taşıdınız mı? belki bir evrak çantası, belki yazılmış sayfalarca metin, belki boş bir defter, belki yayınevinden defalarca reddedilmiş kitap parçası? siz hiç... siz hiç, gerçekten; benimle tanıştınız mı?

bir insan, bir insanı neden ağlarken hayal eder biliyor musun?


bir insan, bir insanı neden ağlarken hayal eder biliyor musun? beni tanıyorsundur belki biraz, ne kadar güler yüzlü olduğumu da görmüşsündür bir yerlerde. bir insan, bir insanı ondan çok çektiyse eğer ağlarken hayal eder. bir insan kendini ağlarken hayal edebiliyorsa; kendisine çok çektirmiş demektir. ben kendimi ne zaman ağlarken hayal etsem, gerçekten ağlarım. iç güdüsel bir acı hissi olsa gerek, neyse şimdi boşver.

özledim sevgilimin hasta olma ihtimalim olmamasına rağmen nane limon yapıp beni düşünmesini. sevgilim acaba geçmişte bir yerde beni ağlarken hayal etmiş midir? ben olsam ederdim, ben o olsam yine ederdim. çünkü yıllarca bu günlükte acıyı yazdım; bir insanın acıyı, yalnızlığı, mutsuzluğu, kimsesizliği, hissizliği, duygusuzluğu nasıl yüzlerce farklı şekilde tasvir edebileceğine şahit oldunuz. kiminiz merakla bekledi yazılarımı, kiminiz karşılaştı sadece. yazdığım her yazıda içinizden bir parça buldunuz; dokunmak istemediğiniz acıları yaşattım size. üzgünüm, fakat pişman değilim. içinizdeki insani parçaya dokunduğum için hiçbir zaman pişman olamayacağım. ama neyse şimdi boşver.

bu günlük... harry potter'daki tom riddle'ın güncesi gibi. ondan farkı, delinemeyecek ve yok edilemeyecek bir şey olması. aslında kolay. her şey, her düşünce; geri dönüşü olmayan bir "bu blogu sil" tuşuna bakıyor. ve bu blog benim kötü, yalnız, mutsuz, kimsesiz, hissiz, duygusuz tarafımı temsil ediyor. bir insan, bir bedende sürekli hem mutlu, hem mutsuz olamaz. bir insan, bir bedende hem kalabalık hem de yalnız olamaz.

eskiden, kendime psikolojik baskı yarattığım için gitmek istemezdim. her gittiğimde içimde "geri döneceğim"e dair bir his vardı. ama artık, gidebileceğimden, gitmem gerektiğinden eminim. yazmayacak mıyım? hayır, yazacağım ama buraya değil. bu günlük, miladını doldurmuş 60 sayfalık kareli defter gibi. artık yazılacak yeri, anlatılacak tarafı kalmadı. diğer bir meseleyse; benim, artık bu ruhumun bir parçası olmaya başlamış 60 sayfalık yazıları kaldırabilecek gücüm kalmadı.

yazacağım. başka yere, başka sayfalara. acıdan uzak, mutluluğa yakın şeyler yazacağım. zira, bir insan sadece "acıyı" yazabiliyorsa eğer hiçbir zaman yazar olmamış demektir. ve ben geçmişinde bir yerlerde, yazar olmayı hayal etmiş bir insan olarak; acıdan başka konu yazamayacaksam eğer, hiçbir zaman iyi bir yazar olamamışım demektir. deneyeceğim başka yerlerde yazmayı, haber vereceğim "artık şuraya gittim, beni sevdiyseniz eğer gelin..." diye; sizi bekleyeceğim. olup olmadığına hep beraber karar vereceğiz.

bu masalın sonu mutlu bitti. ben kendimi ve kimi sevmem gerektiğini buldum. umarım siz de bu günlükteki 60 sayfalık yazılardan birinde bir şeyler bulabilmişsinizdir.

bir insan, bir insanı neden ağlarken hayal eder biliyor musun? sadece acı çektiği için değil, vedalardan çok korktuğu için de olabilir. veda zamanı geldiğinde bunu en iyi şekilde kaldırabilmek için.

elveda.

saçmalık: birini sevmemi beklemiyorsunuz.


içten gelen bir arzuya dayanarak bana güvenmiyor oluşlarını izliyorum. balkondan aşağıya bakmak hoşuma gidiyor, sanki tüm insanların kendilerine yukarıdan bakan egoları gibiyim. onları aşağılıyor, küçümsüyor, rezil ediyorum fakat haberleri bile olmuyor. ve belki de biri de bana yukarıdan bakıp aynı şeyleri düşünüyordur. bilmiyorum, garipsedim. böyle bir şeyin farkında olsaydım daha da garip gelirdi.

yıllar öncesinde geçmişin insanı takip edebileceğine şahit oldum. yıllar sonra geldi, insanları birine aşık olabileceğime inandıramıyorum. insanlara "yazma yeteneğim köreldi. yazamıyorum." bile diyemiyorum fakat içten içe yazmamam gerektiği düşüncesi içerisindeyim. eskiden iyi yazardım. zaten çoğu edebiyatçı, eskiden iyi yazardı. şimdi sigaralar bile yukarıdaki cümleler kadar anlamsız.
yazdığım şey bir hikaye değil. bunu iyi anlamanızı istiyorum. yazdığım şey bir hikaye olsaydı olay örgüsüne şahit olurdunuz. burada olay örgüsünün kendisi benim, hikaye uzaklarda. bakın, anlamıyorsunuz. anlamayacaksınız. anlatamayacağım.
eskiden denizlerin dibinde yaşardım. şaka yapıyorum, eskiden insanların ayaklarının altındaydım. eskiden güldürmek için şaklabanlıklar yapardım... şimdi bırakırsanız eğer her cümleye "eskiden" diye başlayacağım.
bana su verin. bir duşakabin istiyorum, bir de uyuyabileceğim yatak. doğrusunu söylemek gerekirse kimseye sevdiğimi kanıtlamak istemiyorum; sevdiğim bunu biliyor zaten. kimseyi de sevdiğim onu seviyor diye sevmek istemiyorum; beni sevmeyebilirsiniz. beni tanısanız bile sevmeyebilirsiniz çünkü düşüncelerimizin birbirlerine ters düşeceği çok yer olacaktır. zira ne sizin gibi düşünmekten hoşlanıyorum, ne de her şey yolundaymış gibi davranmaktan. ne yalan söylemekten hoşlanyorum, ne de yalan söylemek zorunda bırakılmaktan. yani anlayacağınız; size dair hiçbir şeyi sevmiyorum. sizi, siz yapanlardan nefret ediyorum.
canım isterse eğer neşelenebilirim. canım istemezse eğer umrumda bile değil. dünya benim canımın ne istediği üzerine dönüyor olsaydı çok çekeceğiniz vardı. tabi biliyorum, dünya benim büyük egolarımdan daha büyük. dünya, sizin egolarınızın yanında biraz küçük kalıyor olsa gerek.
terli vücudumu toprağa yatıp kurutmak istiyorum. bazı şeyler sadece isteklerde kalır, bazı şeyleri sadece isteyebilir insan.
ve sıradaki bölümümüz, eskisi gibi yazamıyorsun diyenler için.
nefretinizin neden bu kadar bol olduğunu bilmiyorum. yüksek egoma dayanayarak söylüyorum ki bilmediğim az şey var insanlara dair. soracak olursan elmacık kemiklerinin latince anlamını söyleyemiyor olabilirim fakat aklından ne geçtiğini tahmin de edebiliyorum. bu yazıyı neden bu satıra kadar okuduğunu merak etmiyor musun? merak ediyor ve bunun açıklamasını benden bekliyorsan eğer aptallığın benim değil, senin elinde.
merak, seni bir yerlere, bir şeylere çekiyor. merakına yenik düşüyorsun hikayenin bir yere gitmeyeceğini bilirken. hala eskisi gibi bir şeyler mi yazmamı bekliyorsun? bana bak... sen eskisi gibi misin? ben eskisi gibi miyim? eskisi gibi olmak zorunda mıyız?
ve kalkıyorum yatağımdan. yüzümü bile yıkamadan mutfağa koşuyorum, kimse yok. merdivenlerden iniyorum, bir şeylerden kaçıyormuş gibi hissediyorum ama neyden kaçtığıma dair hiçbir fikrim yok. seni görüyorum, sizi. bana küçümseyen bakışlar atıyorsunuz, kafamı başka yere çeviriyorum. eve dönesim geliyor, dönmeyesim daha ağır basıyor ama. gittiğim yerden geri dönüp tekrardan, tekrar sizi görüyor ve suratınıza bakıyorum. yanınıza kadar geliyor ve gözlerinizin içine bakıyorum, gözlerinizdeki korkuyu atıyorum aklıma. nefretinizi ölçümlüyorum, dinozorların göktaşına duyduğu nefret kadar büyük. sizi sevmiyor, sizden nefret ediyorum. size bağırmak istiyorum "utandığınız geçmiş bana ait! benim utanmadığım geçmişten utanamazsınız." diye. utanıyorsunuz, benim yerime utanıyorsunuz haddinize olmayarak.
sizin yerinize, sizden nefret ediyorum. merak etmeyin, sorun değil, mühim değil... ben insanları utanmadıkları yerden değil, beklemedikleri yerden vurmayı seviyorum. ve siz, benim birini sevebileceğimi tahmin bile edemiyorsunuz.

bir tutam hayal, iki tutam perest. bir tutam hayat ve özet.


bir kolalık masaya oturmuş iki adam. birinde büyük bardak, diğeri küçük olsa gerek. yıllar sonrasına tesadüften bir mesaj; küçük sevmeseydi, virgülden sonra cümle gereksizleşirdi. şimdi de çok gerekli değil ya, olsun... mühim değil. yıllar öncesinde yapılmış bir sohbet; acısı hala çekiliyor olsa gerek... çekilmeseydi baştan aşağıya, böyle bir müzik, böyle bir yazı, böyle bir ben olmazdı. olmuş olan; geçmiş olsun.

ve yıllar öncesinde tanrı, planlamasını yaparken adamlardan birinin, konuşmuş melekleriyle: "yaptık, gerçekçi oldu. üzerine bir tutam hayal, iki tutam perestlik atın. evet, böyle daha iyi." o günden beri aram ne gerçekçilik ile iyi, ne hayalcilik ile.

adamlardan birinin yaşı 16, daha lise bebesi yani. bir beden eğitimi dersinde açılmış ortadan geleceğe dair sohbet. başka bir adam "18 yaşıma girdiğimde..." diye başlamış cümleye, susmuş diğerleri. susmuş herkes, sonrasını kendi anlatıyor adamlardan biri:
"18 yaşıma girdiğimde..." dedi. biz de ciddiye aldık abi. ciddiye almasaydık ayıp olurdu. ben ve bir kaç arkadaşım; arkadaşımızın hayaline saygısızlık etmiş olurduk. sustuk. devamının gelmesini bekledik cümlenin. cümlenin devamı gelmedi, anlatabiliyor muyum? sonra bu olayın üzerine iki gün geçti, çocuk okula gelmemeye başladı. daha 16 yaşındayız oğlum ne bilelim ailesiyle sorunları olduğunu, okulu bırakmış. evlenmeye karar vermiş, sanayide çalışıyordu bu kaportacıda. patronu 800 lira veriyormuş, 800 liraya güvenmiş ulan adam evlenmek için. düşün yani babasından hayatta para almazdı bu çocuk, daha lisede. sonrasında hiç sokakta karşılaşmadık, hayatına ne girdi, başına ne geldi hiç bilmiyorum.
ben mi? bana hiç söz hakkı gelmedi. bana söz hakkı gelseydi eğer 18 yaşıma girdiğimde dünyadaki bütün kadınlarını elde etmek istediğimi falan anlatırdım. bir de "18 yaşıma girdiğimde var yaa! efsane zengin olacağım olm, buralardan da ayrılacağım." falan diye devam ederdim. fakat o, öyle bir içten "18 yaşıma girdiğimde..." demişti ki kimseye söz hakkı kalmamıştı. bir şeylerin sorun olduğunu anlamıştık, fakat dedim ya, 16 yaşındayız. bizim bebenin dertleriyle ilgilenmektense melike şeyda'yla voleybol oynamak daha hoşumuza gidiyordu. bu sohbet öyle zannettiğin gibi uzun sürmedi zaten.
iki kişinin mezesi olmuş hikaye. sohbet dönüp dolaşıp aynı yere dönmüş. ondan sonrasını tamamen kendi ağzından anlatıyor, dinle bak...
mevzu bahis ortaokula geldi. allah var, yalan yok... ben ortaokuldayken de 18 yaşıma geldiğimde çok başarılı bir insan olacağımı düşünürdüm. görmemişlikten midir yoksa tabu olduğundan mıdır bilinmez; her zenginlik hayalinin yanına sıkıştırılmış bir de karı kız var tabi.
ondan sonra abi (adam burada kolasından bir yudum alıyor.) benim iki tane üniversite maceram oldu. 18 yaşımda bırak zengin olmayı, daha ygs'den 300 puanı zar zor yapabilmiş adamın tekiydim. sivas'a gittim, isyankarlığıma denk gelen bir dönemdi. "sikerler, sivas'ta yaşamam" diyip 2 ay okuduktan sonra geri döndüm. zaten okunacak gibi bir şeyde değildi. düşünsene abi, grafik tasarım ile uğraşıyor programcılık üzerine yoğunlaşmak istiyorsun ama jeoloji mühendisliği okuyorsun. 13 tane dersin var, sadece bir tanesi jeoloji ile alakalı. gerisi fizik kimya.
tabi hataların anası buradan kaynaklanmıyor. hataların anası, ilk basamağı daha lise 1 bittiğinde başlıyor. o zamanlar karşına üç bölüm sunuyorlar, "sözelci misin? eşit ağırlıkçı mı? yoksa sayısal mı?" benim matematiğim iyi, türkçe'm efsane. tam eşit ağırlık çocuğuyum fakat öğlenci olmayı sevmem. olacaksam babalar gibi sabahçı olurum diyerekten sayısalı seçtim ben. lise 1'de en sevdiğim sayısal ders biyoloji; ders notum 30 35 falan. en nefret ettiklerim fizikle kimya, ikisinden de 80-90 ile falan geçmişim. daha baştan kanımda absürtlük var. ayrıca sen sabahçı olmak için sayısalı seçersen, yıllar sonrasında tanrıyı ne kadar suçlarsan suçla; gerizekalı olan sensin. ben bunu çok sonra öğrendim. gerizekalı olan benim, bu konuyla alakalı olarak tanrının hiçbir suçu yok.
velhasıl kelam, kazayla mazayla bir şekilde yaptım ettim sivas'ı bırakıp geri geldim. yürüyüş yapmaya başladım. sivas bana öyle bir ders oldu ki kendimi değiştirmeye and içtim. fakat öyle bir değiştim ki hayatım sadece hayallerden ibaret oldu. ben üniversiteye hiçbir zaman okumaya gitmedim birader; çünkü üniversiteler benim okumak istediğim yerler değil. ben üniversiteye hayatı öğrenmek, tecrübe kazanmak ve iş yapmak için gittim. yalnız burada uyarmak isterim; üniversiteye okumaya gitmiyorsan eğer bir gün illaki eline verecekler. kusura bakmıyorsun değil mi kardeşim küfür ediyorum ama bunun argodaki karşılığı bu. normal türkçe'de bunu ifade edebilecek herhangi bir cümle yok.
neyse, bir gün burak ile ırmak hayvan gibi kavga etmişler. gelecek kaygısı üzerine, burak'ın morali yerle bir. ırmak'tan haberim yok. çektim burak'ı kenara, dedim "kalk yürüyelim." burak delikanlı adamdır, yürüme teklifimi ilk defa geri çevirmemiştir belki de. çıktık dışarıya, sohbet muhabbet derken bana sebeplerini açıklıyor.
gelmiş bana "ırmak benden gerçekçi olmamı istiyor." falan diyor. ben de "sikerler" diyorum. "gerçekçi olduğunu var say. sen işletme okuyosun oğlum. elinde başka bir şey yok, hadi gerçekçi olalım. seni gerçeğe iteyim; şimdi bir düşün, mezun oldun. iş aramaya çıktın. ne olacaksın? ben sana söyleyeyim, işletme okudun lan sen işletme. bankacı olursun, daha da bir şey olacağın yok. gerçekçi olmak seni buna iter, seni bankacı olmaya iter. gel hayalperest olalım; oğlum topluluğumuz var, tecrübemiz var, paramız yok. fakat doğru hayal edersek eğer istediğimiz her şeyi olabiliriz. istediğimiz her yerde çalışabiliriz. istersek baştan iş bile yaratabiliriz." diyorum. böyle konularda ikna edici bir tarafım vardır, ikna edici demeyelim de, insanların hayallerine hitap etmeyi iyi bilirim. çünkü yıllardır kendi hayallerime hitap ediyorum, kendimi kandırıp duruyorum. kandırma dediğime bakma, o zamanlar kandırmaca olduğunu bilmiyorum bunların. zira her hayalperest insan, hayallerinin gerçek olacağına inanır. hayalperestleri hayattan uzaklaştıran şey, hayallerinin gerçek olamayacağının farkına vardığı ilk andır.
buradan sonrası biraz alakasız, aklında pek kalmamış. aslında aklında kalmış fakat aylardır bunları kendi yüzüne vurduğundan ötürü bunları tekrar tekrar konuşmak istemiyormuş. ben de bu sebeple burada biraz atlama yaptım.
(buraları ağlayarak anlatıyor) abi ben kötü bir insan değilim. şerefsizim kötü bir insan değilim, ben sadece standartlaşmış bu düzene aykırıyım. ben, insanlar kot pantolonlardan rahatsız olduğu halde zorla giyiyor olmalarını anlamıyorum mesela. eşofman giyiyorum, bana "ne zaman adam olacaksın? 23 yaşındasın, adam olma zamanın gelmedi mi?" diyorlar. ben "hayallerim var. yurt dışına gideceğim ama önce burada kendimi kanıtlamam gerekiyor. bu yüzden prototipler yapacağım." diyorum; bana "kpss'ye çalış, kafan rahat olsun. devletten paranı alırsın, karına da öyle bakarsın." diyorlar. ya ben kpss'ye çalışırım çalışmasına, gerizekalı değilim. kazanırım hatta, giderim işe de girerim ama abi ben bu muyum? ya da sen bu musun? biz bu muyuz yani? o zaman amına koyayım herkes kpss'ye çalışsın, herkes devlete girsin. abi sizin küçükken hiç mi hayaliniz olmadı? size hayallerinizden koşma fırsatını hiç mi vermediler? hadi diyelim vermediler, ulan hiç mi koşmayı istemediniz? ya da ne bileyim, hayallerinizin peşinden koşamadınız diye hiç mi ağlamadınız? duymayı istiyorsanız eğer ben söyleyeyim, ağladım. koşamadığım için ağladım; bir daha olsa bir daha ağlarım. şimdi ağlamamak için dayanağım var, ağlamıyorum ama iki saniye serbest kalsam hüngür hüngür ağlarım. allahınızı severseniz söyleyin siz bu gidişattan şikayetçi değil misiniz? hadi diyelim memur oldum, her sabah kalkıyorum işe gidiyorum. her akşam eve geliyorum. karım evde bekliyor. KARIM BANA KAHKAHALARLA GÜLÜYOR, BENİM SURATIM ASIK. ÇOCUKLARIM "BABA DERS ÇALIŞTIRIR MISIN?" DİYE BANA GELİYOR. İSTEMİYORUM, ÇÜNKÜ YAŞAM SEVİNCİM YOK. düşünsene ya! allah aşkına bir düşün; hadi amına koyayım hep beraber memun olalım. hadi hep beraber götümüzü devlete yaslayalım. ya allahınızı severseniz lütfen bana söyleyin, her gece karınızı/kocanızı uyuttuktan sonra yorgan altından sessizce ağlayacaksanız eğer paranın ne önemi var? ulan para o kadar mı önemli?
adam burada hıçkıra hıçkıra ağladığı için sigara molası veriyoruz.
nerede kalmıştık? (bir gemide filmi gönderisi yapıyor)
abi öyle bir şey oldu ki artık insanlara "benim hayallerim var" demeye utanıyorum. diyemiyorum, tıkanıyorum. sessiz kalıp izliyorum sadece, konuşsunlar ağzıma sıçsınlar diyorum. bilmiyorlar ama geceleri yorganın altından sessiz sessiz ağlıyorum sonra. insanlar parasızlıktan o kadar çekmişler ki, hayallerin para edemeyeceğine inandırılmışlar. doğrusu hayaller para etmiyor ama hayalsiz yaşayabilen var mı allah aşkına? kimi cenneti hayal ediyor, kimi geleceğini. ama hayallerin olmazsa karanlıkları aydınlatamazsın ki. bunu anlatamıyorum, bunu anlamıyorlar. bıktım, sıkıldım artık. 

saçmalık: anlam bütünlüğü, soyutluk.


o kadar alışmışım ki sessizliğime, yazarken ellerim titriyor. boş boş otururken fark ediyorum, boş boş dalmışken bir yerlere ya da boş boş olduğunu sanarken... gözlerim doluyor. elime kitap alamıyorum, elim işten başka bir yere dokunmuyor. elim bir tek sevgilime dokunmak istiyor, sevgilimin ellerine. mümkünse mutluluğa koşmak istiyorum, bir yerlerde mümkün olmadığıyla ilgili kavga ederken mümkün olduğuna odaklanmak istiyorum.

şimdi burada olsaydı "bunu bana yapma, haddini bil." derdi. şimdi burada, henüz tarifini yapamadığım bir şekilde. şimdi hüngür hüngür ağlamıyorsam eğer hep gözyaşlarımı sildiğinden. şimdi bir umuda tutunabiliyorsam eğer hep özleyişimden, özleyişlerimden... şimdi, öyle bir anlatmak istiyorum ki onu; varsın dünya yıkılsın, varsın kıyamet kopsun... ama kimse, kimse ikimize dokunmasın biz hariç.
ressamların tablolarındaki derinlik, kainatın yaratılışındaki belirsizlik, var oluşun anlamsız sancısı, henüz çözülememiş melankoli, sırrını koruyabilmiş beyin, uğraşılmadan yazılmış metinler, ansızın radyoda çalmaya başlamış en sevilen şarkı, anlamsızlığıyla bütün haline gelmiş şiirler ve saygısızca anlamsızlığı düşünen ben... 
doğrusunu söylemek gerekirse, bir yerlerde çığlık atıldığını duyuyorsam eğer; çığlığın neden atıldığını merak etmekten ziyade sesin tınısını dinlerim. buna istinaden acının neden çekildiğinden ziyade estetiğini kafaya takıyorum olsa gerek. acının da estetiği olabilir, tıpkı gözünle gördüğün ve göremediğin her şeyde olabileceği gibi.
yumruklarımı konuşturmak istiyorum fakat bir insanın bedeninden ziyade duvarlara odaklanarak. duvarları yumrukluyor olmanın garip bir psikolojisi olmalı zira her insan yumruklayarak duvarları yıkamayacağını bilir. koşar adım duvara tosladığında, bütün atom parçalarının birleşmesiyle ışınlanmayı keşfedebilmenin olasılığı kaçtır biliyor musun? merak etme, bilseydin bunu okuyor olmazdın; bilseydim bunu yazmaktan ziyade... nerede olurdum kestiremiyorum.
yıllar öncesinde internet sitelerinde "ben kimim?" diye sayfalar vardı. insanlar kim olduklarını, nerede doğduklarını ve neden yazdıklarını açıklarlardı. şimdi düşününce bunun ne kadar anlamsız bir eylem olduğunu anlayabiliyorum. senin, benim ve hatta onun kim olduğu neden merak edilsin ki?
doğru değil.
hayattaki hiçbir şey doğru değilken doğruların peşinden koşuyor olmak bile doğru değil.

doğrusunu söylemek gerekirse benim bu yazıyı yazıyor olmam bile doğru değil.
son paragraflara doğru yaklaşırken geriye doğru dönüp ne yazdığımı okumak istedim. eylemimden kısa sürede vazgeçtim, zira ne yazdığıma dair hiçbir fikrim yoktu kafamda. sigara içerken bir şeyler düşünüyor, tuvaletteyken hayalperestlikle birleştirip elzem görüntüler yaratıyordum kafamda. hayatın bir kaç noktasından birleşmiş düşünceleri metinleştirdiğinde, birbiriyle çok alakasız şeyleri yazdığını düşünüyorsun. biraz üzerine düşündüğünde anlayabiliyorsun aslında, o "alakasız" dediğin her şeyin aslında biraz da olsa anlamı olduğunu.
güzel bir anlam bütünlüğüyle yazılmış tüm hikayeler... eh tamam, "tüm" demeyelim; yarısından çoğu, çok satmış hikayelerdir. bir gün kitapçıya gittiğinde, anlam bütünlüğü aramadan unutulmuş bir kitabı almaya ne dersin? bana soracak olursan hayır derim. 

başlığı yok inan ki bu yazının.


benim için yeterince insan üzülmedi mi? yüzüm... yüzün hiç gülmesin mi? kırmızı güllerle kaplanan yataklarda gülümsesin mi bana hiç tanımadığım biri? gülümseyeyim mi hiç tanımadığım birine? tanımak mı isteyeyim zorla, hiç tanışmak istemediğim birini? zorlayayım mı yani kendimi, hiç inanmadığım şeylere?

allah var... allah'tan korkun. allah'tan korkum, kuldan değil. dilim sessiz, dermanı yok. anlatasım yok. yorgunum... ama yok. çulsuzum... ama yok. lal olmuşum, sus. anlattım, anladıkları yok. lal ol, sus. anlat, anladıkları yok.

yeter, korkuyorum. yeter ağlayabiliyorum. yeter gözlerim doluyor. insanlığı içimde hissediyorum yeniden. insanlık acı çektiriyor biçare varlığıma. psikolojim bozuk. dışarıdan normalim, içeride her balkona düşman. sakallarımı kesmiyorum uzun zamandır jilete dokunmamak için. allah var, allah'tan kork...

koş. kendini bulana kadar koş. düş. tekrar koş bulduğun kendinden hoşlanmadığında. sarıl. kitaplara sarıl yalandan bir benlik hayal edebilmek için. sıkı tut. ve bırak; hiçbir şeyi zorla tutamazsın. hiçbir zorluğa sarılamazsın.

karış. bırak demini alsın biraz çay; her şey olup bittiğinde dahil olup birinin ağzında yumuşarsın. şeker olduğunu var say bir an...

anlamayacaksın.
anlamayacaklar.
anlatamayacağım.

yorgunum. yorgunsun. uçuruma bir adım kala durmuşum; arkamda "bilerek" yüklendiğim tüm yükler. artık direnemiyorum. artık kimse diren demiyor.

deneysel: kişilik bölünmesi.


bırak, dokunma. bırak, sakın o sayfaları açma. uzun zaman önce yazdığım bir romanın kalıntıları onlar. uzun zaman önce bitmiş bir hikayenin arda kalanları. hiçbir kelimesi seni ilgilendirmiyor, hiçbir kelimesi sana hitap etmiyor onların. ola ki birine hitap edecek olsaydı geriye kalan sayfaları yakılmış olmazdı. olmadı ki kimseye hitap etmiyor artık, özellikle sana; sana hitap etmiyor.

bırak, bırak o sayfalar yalnızlığı yaşasın. bir bütünken çok anlam ifade ediyorlardı, yalnız başına kaldıklarında hiçbir şeyi. bırak, allahını seversen bırak; tekrar elime alıp da acı çektirtmek istemiyorum kendime. karıştırma, olduğu yerde dursunlar. onlar yakılmadıysa, başka bir yere kaldırılmadıysa vardır bir sebebi; bırak o elindekileri.

ikinci karakterim... bu bi oyun değil, bu bi savaş değil, bu bi şaka değil, bu bi gerçek de değil. anti depresan'ı bıraktığından beri kabullenemeyeceğin bazı şeyler oluyo beyninde; yokluğun geri geliyo di mi? sayfaların hiçbiri yakılmadı, hepsi aklında; hepsi, taze bir şekilde orada hatırlanmayı bekliyo.

sana hatırla demiyorum. sana hatırla demicem. sana unut da demiyorum; demicem. hatta sana ilk defa hiçbi şey söylemicem. gidicem saygıdeğer ikinci karakterim, sayfalar gibi yalnız başına bırakıcam seni. bensiz daha rahatsın, bensiz daha rahatsızsın. bensiz daha yalnızsın, bensiz daha kalabalıksın. bensiz en çok belirsizsin, hiç ama hiç belirgin değilsin.

yolları gözlüyorum belki kaldırımlar çöker de dünyanın dibine düşeriz diye. ölümü gözlüyorum, gelirse eğer hazırlıklı olmak için. kendimce tüm insanların ölmesini diliyorum, biraz sinirim olmasaydı eğer sosyopat denirdi bu halime. biraz sinirliyim, fakat psikopat değil. acılar var her yerde, kan var her yerde. ben hariç herkes ölüm kokuyor. ve kim bilir, belki de ben de dışarıdakine göre ölüm kokuyorumdur.

bir karakter yetmez, iki karakter de öyle. benim yüzlerce karaktere ihtiyacım var kendime zarar vermek için, senin de öyle mi? sen de insanlara kendini tanıtmamak için yüzlerce karaktere bürünüyor musun? bir ya da iki değil, yüzlercesine...

çok merak ediyorum herkesi. acaba herkes, gerçekten kim olduğunu biliyor mu? yoksa sen de yüzlerce karakter arasında kim olduğunu unuttun mu?

benim derin yaralarım yok. benim çok fazla söyleyecek bir şeyim de yok, diğer herkes anlattı zaten beni. ben buradan çıkmak istemiyorum, ben sizden çıkmak istiyorum. içinizde fark etmediğiniz bir ben varım. siz, fark edilmemenin ne kadar kötü bir şey olduğunu biliyor musunuz? biliyor olsaydınız eğer fark edemediklerinizi fark etmek için çok daha çalışırdınız. farkında olduğunuzu sandığınız şeylerden uzaklaşırdınız.

benim, çok fazla söyleyecek bir şeyim yok. siz, fark edilmemenin ne kadar kötü bir şey olduğunu biliyor musunuz? yıllardır buradayım ve yıllardır sizde. henüz fark edememiş olmanız benim suçum değil. ben evrenselim, ben herkesteyim, ben her şeydeyim. en çok düşüncelerinizdeyim, içinizde. beyninizdeyim. aldığınız oksijen ile birlikte vücudunuza giren, verdiğiniz karbondioksit ile de başkasına geçen bir virüs gibiyim; parçalanıyor bölünüyor ve büyüyorum. başınızın etini yiyorum gizliden gizliye; buna rağmen fark edemiyorsunuz.

aptalsınız. salaksınız. o kadar çok yanlışa odaklanmışsınız ki kafanızdaki asıl sorunun ne olduğuna dair hiçbir fikriniz yok.

fakat benim, çok fazla söyleyecek bir şeyim yok.

her şey? neden? böyle? oluyor? biliyor? musunuz? sizi? kalıplara? soktukları? için? nerede? nokta? koyacağınıza? nerede? soru? işareti? kullanacağınıza? onlar? karar? verdiği? için? ben? biraz? kalabalığım? ve? anlaşılmazım? bu? doğru? doktor? bey? çoğu? şeyi? yememe? özellikle? sigara? içmeme? müsaade? etmiyor? her? tarafım? kalıplardan? ibaret?

bir? gün? neden? kalıplara? uymam? gerektiğini? düşündüm? bir? gün? geçtiğinde? böyleydim? unutmak? istediğim? bir? tek? kelimeler? kaldı? gerisi? benim? yarattığım? kalıplardan? ibaret?

sonunda nokta olmayan her şeyi severim, bir şeyin sonunda nokta varsa onun bitmesi gerektiğine inanırım, nokta, insanlar susması gerektiğinde koyulur, bir cümlenin sonunda nokta varsa eğer, cümlenin devam etmemesi gerekir,

ama, her cümle devam etmeye mahkumdur, bugün olmasa da yarın, yarın olmasa da ertesi gün, ve yıllar sonra belki bir gün,

ama uzakta.


uzaktasın... derdim büyük değil, derdimin dermanı da yok değil. sadece sana anlatabilirdim yanımda olsaydın. yanımda değilsin, canım yanıyor; anlatamıyorum. kararlarım içimde kalıyor, büyüyemiyorum da. kendime ihanet ediyormuş gibiyim, yanımda değilsin. desteğini alabileceğim bir el yok yanımda, tutunabileceğim bir sen varsın... ama uzaktasın.

kötüyüm. her şey çok oldu, her şey üzerime geliyor. her şeyi kaldırabilecek bir güce sahip değilim; kendime ihanetten korkmuyorum da başkasına ihanet edecekmiş gibiyim. hayır, sana değil. seni seviyorum, başkasına ihanet edecekmiş gibiyim, başkasına. vazgeçmemi istiyorlar benden. hayır, senden vazgeçmemi değil. kimsenin bunu istemesine izin vermem. başka şeylerden bahsediyorum, işlerden güçlerden. sen olsaydın yanımda, her şey farklı olurdu. kararlarım da öyle. benim sana ihtiyacım var. tutunabileceğim bir sen varsın... ama uzaktasın.

özleme dayanıyorum yalnızlığa dayanıyorum mutsuzluğa dayanıyorum. sonunda seni görmek var. ben seni görene kadar başka şeylerden vageçmekten korkuyorum. çünkü benden vazgeçmemi istiyorlar, bu yük ağır geliyor; başım ağrıyor sürekli. yanımda olsaydın, yani sana sarılabilseydim ve bana cesaret vermeni dinleyebilseydim... her şey farklı olurdu.

ne kadar da aynı değil mü cümlelerim? üstteki paragraf, onun üstündeki... ne kadar da benziyorlar birbirlerine. bir derdim var sevgilim, sensiz sonuca varamayacağım, senin desteğin olmadan karar veremeyeceğim... bir derdim var, sen hariç kimsenin bilmesini istemediğim. tutunabileceğim bir sen varsın... ama uzaktasın. yakına gel, sana ihtiyacım var.

ikili oyun


denize tükürdüm. şimdi, güneş denizi yakacak. denizden su buharlaşacak ve bir gün, bir yerlerde yağmur yağacak. bir gün bir yerlerde bir parçam, ya birine damlayacak ya da yerle bir olacak. bir gün bir parçam yok olacak ve hissetmeyeceğim. aynı bir yerlerden haberini alamadıklarımın yok olması gibi. aynı iletişimi kesenleri bir daha göremeyeceğim gibi. aynı bir yerlerden kanımı emen sivrisineğin ısırıklarını hissedemediğim gibi. bir gün yok olduğumda kimsenin hissedememesi gibi; düşün!

yazıyorum... okuyosun. hissetmiyosun ama. bi şeyler yapıyosun... yoruluyosun. hissetmiyorlar ama. hasta oluyosun... sağına, soluna, hiç tanımadığın yerlere "biri, lütfen biri" diye yalvarıyosun. duymuyolar ama. belki de ölüyosun. belki de baş ağrılarında senin dahi bilmediğin bir hastalık yatıyo. bilmiyosun ama, bilemiyosun. bilmek zor geliyo bazen, hissetmek duymak. bazen karşındaki böyle oluyo tabi, bazen sen. bazen yağmur damlalarıyla bitiriyosun kendini, bazen oluyo böyle şeyler. bazene kaldı yine her şey. bazen, bir gün. sil baştan.

anlamak, anlatmak o kadar zor değil. duşa girdiğinde ölümcül bir kavgaya giriyorsun kendinle. kavganın galibi, dışarıya çıktığında karakterini belirliyor. tanıdığım herkesin ikinci bir karakteri var. tanıdığım herkes yalnız kalıp düşündükten sonra değişiyor. tanımadıklarım da var ben gibi. acımasızlık ile soğukkanlılık arasında ince bir çizgi var, duygusuzlukla duygu-durum bozukluğu arasında olduğu gibi. umursamazlık da diğer her şeye çok benziyor aslında. ben sinirlenmiyorum örneğin, sinirlenmiş gibi yapıyorum. ben gülmüyorum örneğin, gülüyormuş gibi yapıyorum. ben doğal bir mekanizma değilim; doğal olsaydım "mekanizma" demezdim kendime. ben bir ürünüm, diğer karakterim değil. duştan henüz çıktım, galiba üşüyorum.

derinde yatan bi şeyler vardır herkesin içinde. bi şeyleri illaki derine atıyosun, biliyorum anlatmıyosun; anlatamıyosun. yazıyosun ama farkındayım bunun da... rahatlarken başka sorunlar yaratıyosun kendine. rahatlamak bile bir sorun. kaçmayı düşünüyosun elbet. herkes düşünür, kimse kaçamaz. oysaki herkesin derininde bir yerlerde kaçma isteği vardır. huzura, doğaya, iletişimin daha güzel olduğu bir dünyaya. kaçamayacaksın.

içinde bir şey var değil mi? birilerinin seni anlamasını istiyosun. fakat, birilerinin seni anlamasından da korku duyuyosun. sadece kendine anlatabileceğini düşündüğü şeyleri vardır insanların; tecavüz gibi. aile içi şiddet gibi. fetiş dolu pornolar izleyip özenmek gibi. ve kimsenin özene özene anlattığı mutlulukları yoktur. kimsenin içine gömdüğü mutluluk yoktur; bir yerde mutluluk varsa eğer o mutluluğu bilen başkaları da vardır. mutluluk paylaştıkça çoğalmaz; mutsuzluk da öyle. bu bizim ikiyüzlülüğümüz, başkasının değil.

neden? niye? nasıl? sorular çoğaldıkça cevaplar çoğalır. her cevabın açtığı bir kapı vardır ve kapının arkasında bekleyen sorular. en büyük mutluluk cahilliktir diyenlerin haklı olduğunu düşünmüyorum; fakat bilgelik de mutluluk getirmiyor. bir yerlerde yağmur yağdığında mutsuz olan insanların var olduğunu biliyor ve onlarla karşılaşma ümidiyle yaşıyorum. bir yerlerde benim gibi düşünen insanların var olduğuna da eminim.

kitap yazsaydın eğer ikili bir karakteri oynardın. kitap yazsaydın eğer başlangıcın böyle olurdu eminim. ama sigaran bitiyo, git şimdi.

sigaram bitiyor, gitmek üzereyim.

bir huzursuzluk, şuramda.

içimde bir huzursuzluk var fakat bunu dile getirmemeliyim. içimde hep bir huzursuzluk vardı, belki de hatırlayamadığım yaşlarım da dahil. küçüklüğümde yağmurun yağması melankoli sebebiydi benim için, henüz melankolinin ne anlama geldiğini bilmediğim zamanlarda. şarkı sözü niyetine yazdığım şiirlerim vardı. küçük bir anti depresan ile önce paranoyalarım olmak üzere hepsi son buldu; şiirlerim dahil, hüzünlerim hariç.

ardından... kısa zamanda ismim "odun" kelimesini aldı. o gün bugündür olmadığım bir insanı yaşıyorum. bana ait olmayan bir hayatı.

pişmanım. insanlara kötü davrandığım için ya da bana ait olmadığım bir hayatı yaşadığım için değil. ya da herkes gibi mutluluğu, gülümsemeyi yalan yere yaptığımdan değil. pişmanlığım nerede hangi tepkiyi vereceğimi bilemiyor olmaktan. pişmanlığım nerede, hangi şeyi söyleyip söylemeyeceğime karar veremiyor olmaktan. pişmanlığım, insanların bana "odun" demelerini yok saymaktan ya da ne bileyim işte... pişmanlığım, insanları bana bir robot gibi davranmalarından rahatsız olmamaktan.

ama şimdi, öğreniyorum. büyüyorum. istese de istemese de büyüyor insan. "bir gün, kalacak daha güzel bir yerin olacak. bir daha asla böyle hissetmeyeceksin." diyor şarkı. ve dinledikçe gidesi geliyor insanın. kimsenin insanı tanımadığı, bilmediği, "odun" diye adlandırmadığı bir yere.

bir çok yazıda dile getirdiğim "koşmak" kelimesi bunu anlatıyor belki de. içimde bir huzursuzluk var fakat bunu dile getirmemeliyim. içimde bir huzursuzluk olduğunu düşünmemeliyim. içimde bir huzursuzluk yaratan herkesi ve her şeyi çıkarmalıyım hayatımdan belki de. kimsenin, içimde bir huzursuzluk yaratmasına izin vermemeliyim. istediğimde sinirlenmeliyim mesela; istediğimde bağırmalı, bana karşı gelen her şeyi sakince karşılamamalıyım.

ama sadece belki... yani bir kesinliği, yani bir gerçekliği yok hiçbir şeyin.

neden? neden peki yukarıdaki yazı, neden geçmişe bu kadar bağımlılık? neden o kadar mutluluğun arasında anlatılacak bir mutsuzluk olmak zorunda? ve neden... neden mutluluk dile gelmiyor?

gitmek istiyorum. ne kadar uzak olduğu önemli değil; birilerinin beni tanımadığı bir yerde yaşamak istiyorum. adımı "mustafa" veya "odun" olarak değil de başka bir şey olarak tanıtabileceğim bir yere gitmek istiyorum. içime bir huzursuzluk doğuyor sonra; neden yaşadığını düşünüyor insan. "neden yaşıyorsun?" dediklerinde hala bir cevap bulamıyorum mesela. diğer her şeyin aksine bu hayattan çıkarabileceğin, düşünmeyi bırakabileceğin bir şey değil; bu, huzursuzluğa bağımlı olduğumuzu dile getirmenin farklı bir yolu mu? bilmiyorum, insan bilmiyor.

benden bahsetmiyorsun.

akşamlarımı nehir kenarında geçiriyorum, sen yanımda değilken gitmeyi en sevdiğim yerde. rengarenk bir gülümseme fırlatmak için akşamın karanlığını bekliyorum, her akşam, daha da yakınıma geliyorsun... o kadar çok istiyorum ki sana her şeyimi vermeyi, sarılmayı, içime çekmeyi... daha da yaklaşıp ruhunu kucaklamayı... bu yüzden, gel beni su kenarında bul, biraz geziniriz ardından eve gideriz.
diyor şarkı. hüzünlendiğimden değil, özlediğimden söylüyorum. her özlemde hüzün yoktur çünkü, bazı özlemler içerisinde sevgi de taşır. bazı imkansızlıklar vardır, mesafeler... savaşın hayatiyse imkansız basit kalır. mevzu bahis sevgiyse, aşksa eğer "imkansızlık" sadece bir laftır. fazlası değil.

"seni seviyorum" demek istiyorum doya doya. seni seviyorum. seni bir kez daha seviyorum. seni bu kez daha çok seviyorum. seni çok seviyorum. seni sevmeye doyamıyorum, doymayacağım. "her aşk bir gün biter" diyenleri haksız çıkartmak istiyorum örneğin; korkmuyor değilim. ben de insanım, korkularım var fakat riske değersin. korkuların vardır, riske değer miyim haberim yok; çünkü ben kendimi hiç sevmedim. hiç sevmedim değil, hiçbir zaman sevemedim. fırsatım olmadı, fırsatım olduğunda da reddettim. seni, kendimi sevemediğimdendir belki... çok seveceğim.

ya da ilgiye ihtiyacım vardır. kim bilir.

üzgün görmeye alışık değilim kendimi. hala başım ağrıyor. benim fazla bir şeye değil, ilgiye ihtiyacım var. ya da kaybolmaya. birbirine tezat iki şeye muhtacım. bütünlüğüm yok, bütünlüğü küçük yaşta kaybettiğim kesin, bir çok insan gibi. yorulmuşum uzun zaman önce kaybedilmiş bütünlüğü aramaktan; bu yüzden olsa gerek tezatlığım.

nereye vurgu yapmasını hatırlayamayan bir şair gibiyim... tonlamalarım hatalı, çizimlerim; renklerimde garip bir şeyler var bütün ressamların birleşip de çözemeyeceği. benimse bilerek yapmadığım. yorulmuşum gerçekten, yorulmuşum... oldukça fazla. çömelip kusmak istiyorum içimdeki her şeyi, iç organlarım dahil. ben, bu kadar kötü biri değildim... ne oldu? ne değişti? neden bu tezatlık, neden bu ikilimlerler? ve bir çok soru cümlesi...

hayatım yalanlar... yalan... bir yerde başlayan yalan bitmiyor. devamı fazlasıyla geliyor üzerime. kimi seveceğime, kimi sevdiğime, kimi sevmeye devam edeceğime karar bile veremiyorum. ki sevmek böyle bir şey değildi birilerinin anlattığına göre. kimin anlattığına göre bilmiyorum; kimin anlattığı çok mu önemli? benim ilgiye ihtiyacım var, sevmeye değil ya da anlatılanlara... yıllardır seviyorum zaten, yalnızca sevilmeye ihtiyacım var. sevmeye değil, bir an olsun sevilmeye.

ya da kaybolmaya dediğim gibi. iki adet tezata ihtiyacım var aynı anda elde edemeyeceğim. aynı anda kaybolamam biriyle. biriyle beraber kayboluyorsam zaten, adına tam olarak "kaybolmak" denebileceğini bile zannetmiyorum.

ya da benim işe ihtiyacım var yalnız kalmaya değil. düşünmemek için, takmamak için. benim, belki de kimseyle konuşmamaya ihtiyacım vardır. sevdiğim kimseyle. beni seven kimseyle. oluyor böyle; konuştukça azalıyor sanki sevgi. konuştukça bitiyor insan, konular çoğaldıkça azalıyor çünkü. konular konuşuldukça bitiyor. konusuzluk, belirsizlik gibi... belirsizlik ise konusuzluk gibi değil ziyadesiyle. belirsizlik, konusuzluğa göre daha ahenkli.

bilmiyorum. benim bir şeye ihtiyacım yok, iki şeye olan ihtiyacım daha makul. benim blogumu kapatmaya ve var olan her yerden uzaklaşmaya ihtiyacım var; belki de sevilmediğim için.

ya da ilgiye ihtiyacım vardır. kim bilir.

geri dönmek istiyorum.

bir çok derdim var kimseye anlatmadığım. sen de anlatma, bırak yarım kalsın; bir gün "belki" tamamlayan olur. bir çok derdim yok aslında kimseye anlatmadığım. tüm dertlerim düşüncelerden ibaret; geçmiş ve anlar. ben kendime hayali dertlerden bir kale yarattım, içine sığınmak için. dışarıda ürperiyorum, titriyor ellerim... ayaklarım... her yerim...

kendime kaldım. kendimden uzaklaştım. yakınlaştım. tanrı sensen eğer beni biraz daha uzaklaştır; ya da yakınlaştır. kimilerine göre "tanrı aşktır." kimilerine göreyse yoktan var olamaz hiçbir şey. bak... yine kendimle kaldığımdan bunca yazı, paragraf, satır. beni önce kendinden uzaklaştır; benim gücüm yetmez uzaklaşmaya. sonra benden uzaklaş; benim gücüm yetmez uzaklaştırmaya.

kulağımda piyano sesi. şimdi güzel olurdu dışarıda ip atlayan çocukları duysaydım. tanrının bir planı vardı... plan bozulurdu eğer sen burada olsaydın. deli derlerdi bana tanrıyla konuşsaydım. ve tanrı kıskanırdı "belki" bizi, aşk yaşasaydık. her şeyim çok daha güzel olurdu fiillerim istek - şart kipinde hikaye olmasaydı.

yaşasın. yaşlandım. gençken çok istediğim şeyi başardım; şimdi mümkünse geri dönmek istiyorum.

geri. dönmek. istiyorum, gerçekten.

saçmalık: bu başka bir şey.


yazmadım.

daha doğrusu, yazdığım hiçbir şeyi anlamadım. tüm düşüncelerimi parçalamak küçük bir tuşa baktı, şimdi farkındayım ki düşüncelerimin güvende olduğu hiçbir yer yok. beynim stabil değil, arada sırada hata veriyor. arada sırada kendi yazdıklarını bile anlayamayan bir beyinden güvenilir olmasını bekleyemezsin. ve teknik olarak baktığında hiçbir beyin stabil değildir.

ne çok düşünce var ve ne çok yalnızlık. bu sefer kesin, yalnızlık beni rahatlatmaya değil öldürmeye niyetli. zaten yalnızlığın olduğu yerde rahat ve huzur yoktur; rahatın ve huzurun olduğunu iddia eden oyuncular ve senaristler vardır. bir de filmler vardır senaristlerin başrol oynadığı.

bazı hikayeler vardır hiç yazılmaması gereken; senin "o" dediğin insanla yaşayamadığın aşkına örnektir örneğin. "o" dediğin insan vardır bir de bak; söylemeden edemeyeceğin ve "hadi onun hakkında da bi şeyler söyle!" demek istediğin. söylemeyeceğim. "o" yoluna, sen yoluna; ben burada siktir olup giden kişiyim.

anlamıyorum, gerçekten.

yazmadım.

daha doğrusu, yazdığım hiçbir şeyi anlamadım. hayır bu bir sonsuz döngü değil. bu benim tam olarak şu an vermek üzere olduğum "bu metni silmeli miyim, silmemeli miyim?" sorusunun cevabıyla ilgili. silmeli miyim? hayır. silmemeli miyim? hayır. nasıl? bu belirsizlik yoruyor mu, ne olacağını kestiriyor musun?

bak şimdi...

Bu Blogda Ara