ikili oyun


denize tükürdüm. şimdi, güneş denizi yakacak. denizden su buharlaşacak ve bir gün, bir yerlerde yağmur yağacak. bir gün bir yerlerde bir parçam, ya birine damlayacak ya da yerle bir olacak. bir gün bir parçam yok olacak ve hissetmeyeceğim. aynı bir yerlerden haberini alamadıklarımın yok olması gibi. aynı iletişimi kesenleri bir daha göremeyeceğim gibi. aynı bir yerlerden kanımı emen sivrisineğin ısırıklarını hissedemediğim gibi. bir gün yok olduğumda kimsenin hissedememesi gibi; düşün!

yazıyorum... okuyosun. hissetmiyosun ama. bi şeyler yapıyosun... yoruluyosun. hissetmiyorlar ama. hasta oluyosun... sağına, soluna, hiç tanımadığın yerlere "biri, lütfen biri" diye yalvarıyosun. duymuyolar ama. belki de ölüyosun. belki de baş ağrılarında senin dahi bilmediğin bir hastalık yatıyo. bilmiyosun ama, bilemiyosun. bilmek zor geliyo bazen, hissetmek duymak. bazen karşındaki böyle oluyo tabi, bazen sen. bazen yağmur damlalarıyla bitiriyosun kendini, bazen oluyo böyle şeyler. bazene kaldı yine her şey. bazen, bir gün. sil baştan.

anlamak, anlatmak o kadar zor değil. duşa girdiğinde ölümcül bir kavgaya giriyorsun kendinle. kavganın galibi, dışarıya çıktığında karakterini belirliyor. tanıdığım herkesin ikinci bir karakteri var. tanıdığım herkes yalnız kalıp düşündükten sonra değişiyor. tanımadıklarım da var ben gibi. acımasızlık ile soğukkanlılık arasında ince bir çizgi var, duygusuzlukla duygu-durum bozukluğu arasında olduğu gibi. umursamazlık da diğer her şeye çok benziyor aslında. ben sinirlenmiyorum örneğin, sinirlenmiş gibi yapıyorum. ben gülmüyorum örneğin, gülüyormuş gibi yapıyorum. ben doğal bir mekanizma değilim; doğal olsaydım "mekanizma" demezdim kendime. ben bir ürünüm, diğer karakterim değil. duştan henüz çıktım, galiba üşüyorum.

derinde yatan bi şeyler vardır herkesin içinde. bi şeyleri illaki derine atıyosun, biliyorum anlatmıyosun; anlatamıyosun. yazıyosun ama farkındayım bunun da... rahatlarken başka sorunlar yaratıyosun kendine. rahatlamak bile bir sorun. kaçmayı düşünüyosun elbet. herkes düşünür, kimse kaçamaz. oysaki herkesin derininde bir yerlerde kaçma isteği vardır. huzura, doğaya, iletişimin daha güzel olduğu bir dünyaya. kaçamayacaksın.

içinde bir şey var değil mi? birilerinin seni anlamasını istiyosun. fakat, birilerinin seni anlamasından da korku duyuyosun. sadece kendine anlatabileceğini düşündüğü şeyleri vardır insanların; tecavüz gibi. aile içi şiddet gibi. fetiş dolu pornolar izleyip özenmek gibi. ve kimsenin özene özene anlattığı mutlulukları yoktur. kimsenin içine gömdüğü mutluluk yoktur; bir yerde mutluluk varsa eğer o mutluluğu bilen başkaları da vardır. mutluluk paylaştıkça çoğalmaz; mutsuzluk da öyle. bu bizim ikiyüzlülüğümüz, başkasının değil.

neden? niye? nasıl? sorular çoğaldıkça cevaplar çoğalır. her cevabın açtığı bir kapı vardır ve kapının arkasında bekleyen sorular. en büyük mutluluk cahilliktir diyenlerin haklı olduğunu düşünmüyorum; fakat bilgelik de mutluluk getirmiyor. bir yerlerde yağmur yağdığında mutsuz olan insanların var olduğunu biliyor ve onlarla karşılaşma ümidiyle yaşıyorum. bir yerlerde benim gibi düşünen insanların var olduğuna da eminim.

kitap yazsaydın eğer ikili bir karakteri oynardın. kitap yazsaydın eğer başlangıcın böyle olurdu eminim. ama sigaran bitiyo, git şimdi.

sigaram bitiyor, gitmek üzereyim.

bir huzursuzluk, şuramda.

içimde bir huzursuzluk var fakat bunu dile getirmemeliyim. içimde hep bir huzursuzluk vardı, belki de hatırlayamadığım yaşlarım da dahil. küçüklüğümde yağmurun yağması melankoli sebebiydi benim için, henüz melankolinin ne anlama geldiğini bilmediğim zamanlarda. şarkı sözü niyetine yazdığım şiirlerim vardı. küçük bir anti depresan ile önce paranoyalarım olmak üzere hepsi son buldu; şiirlerim dahil, hüzünlerim hariç.

ardından... kısa zamanda ismim "odun" kelimesini aldı. o gün bugündür olmadığım bir insanı yaşıyorum. bana ait olmayan bir hayatı.

pişmanım. insanlara kötü davrandığım için ya da bana ait olmadığım bir hayatı yaşadığım için değil. ya da herkes gibi mutluluğu, gülümsemeyi yalan yere yaptığımdan değil. pişmanlığım nerede hangi tepkiyi vereceğimi bilemiyor olmaktan. pişmanlığım nerede, hangi şeyi söyleyip söylemeyeceğime karar veremiyor olmaktan. pişmanlığım, insanların bana "odun" demelerini yok saymaktan ya da ne bileyim işte... pişmanlığım, insanları bana bir robot gibi davranmalarından rahatsız olmamaktan.

ama şimdi, öğreniyorum. büyüyorum. istese de istemese de büyüyor insan. "bir gün, kalacak daha güzel bir yerin olacak. bir daha asla böyle hissetmeyeceksin." diyor şarkı. ve dinledikçe gidesi geliyor insanın. kimsenin insanı tanımadığı, bilmediği, "odun" diye adlandırmadığı bir yere.

bir çok yazıda dile getirdiğim "koşmak" kelimesi bunu anlatıyor belki de. içimde bir huzursuzluk var fakat bunu dile getirmemeliyim. içimde bir huzursuzluk olduğunu düşünmemeliyim. içimde bir huzursuzluk yaratan herkesi ve her şeyi çıkarmalıyım hayatımdan belki de. kimsenin, içimde bir huzursuzluk yaratmasına izin vermemeliyim. istediğimde sinirlenmeliyim mesela; istediğimde bağırmalı, bana karşı gelen her şeyi sakince karşılamamalıyım.

ama sadece belki... yani bir kesinliği, yani bir gerçekliği yok hiçbir şeyin.

neden? neden peki yukarıdaki yazı, neden geçmişe bu kadar bağımlılık? neden o kadar mutluluğun arasında anlatılacak bir mutsuzluk olmak zorunda? ve neden... neden mutluluk dile gelmiyor?

gitmek istiyorum. ne kadar uzak olduğu önemli değil; birilerinin beni tanımadığı bir yerde yaşamak istiyorum. adımı "mustafa" veya "odun" olarak değil de başka bir şey olarak tanıtabileceğim bir yere gitmek istiyorum. içime bir huzursuzluk doğuyor sonra; neden yaşadığını düşünüyor insan. "neden yaşıyorsun?" dediklerinde hala bir cevap bulamıyorum mesela. diğer her şeyin aksine bu hayattan çıkarabileceğin, düşünmeyi bırakabileceğin bir şey değil; bu, huzursuzluğa bağımlı olduğumuzu dile getirmenin farklı bir yolu mu? bilmiyorum, insan bilmiyor.

benden bahsetmiyorsun.

akşamlarımı nehir kenarında geçiriyorum, sen yanımda değilken gitmeyi en sevdiğim yerde. rengarenk bir gülümseme fırlatmak için akşamın karanlığını bekliyorum, her akşam, daha da yakınıma geliyorsun... o kadar çok istiyorum ki sana her şeyimi vermeyi, sarılmayı, içime çekmeyi... daha da yaklaşıp ruhunu kucaklamayı... bu yüzden, gel beni su kenarında bul, biraz geziniriz ardından eve gideriz.
diyor şarkı. hüzünlendiğimden değil, özlediğimden söylüyorum. her özlemde hüzün yoktur çünkü, bazı özlemler içerisinde sevgi de taşır. bazı imkansızlıklar vardır, mesafeler... savaşın hayatiyse imkansız basit kalır. mevzu bahis sevgiyse, aşksa eğer "imkansızlık" sadece bir laftır. fazlası değil.

"seni seviyorum" demek istiyorum doya doya. seni seviyorum. seni bir kez daha seviyorum. seni bu kez daha çok seviyorum. seni çok seviyorum. seni sevmeye doyamıyorum, doymayacağım. "her aşk bir gün biter" diyenleri haksız çıkartmak istiyorum örneğin; korkmuyor değilim. ben de insanım, korkularım var fakat riske değersin. korkuların vardır, riske değer miyim haberim yok; çünkü ben kendimi hiç sevmedim. hiç sevmedim değil, hiçbir zaman sevemedim. fırsatım olmadı, fırsatım olduğunda da reddettim. seni, kendimi sevemediğimdendir belki... çok seveceğim.

ya da ilgiye ihtiyacım vardır. kim bilir.

üzgün görmeye alışık değilim kendimi. hala başım ağrıyor. benim fazla bir şeye değil, ilgiye ihtiyacım var. ya da kaybolmaya. birbirine tezat iki şeye muhtacım. bütünlüğüm yok, bütünlüğü küçük yaşta kaybettiğim kesin, bir çok insan gibi. yorulmuşum uzun zaman önce kaybedilmiş bütünlüğü aramaktan; bu yüzden olsa gerek tezatlığım.

nereye vurgu yapmasını hatırlayamayan bir şair gibiyim... tonlamalarım hatalı, çizimlerim; renklerimde garip bir şeyler var bütün ressamların birleşip de çözemeyeceği. benimse bilerek yapmadığım. yorulmuşum gerçekten, yorulmuşum... oldukça fazla. çömelip kusmak istiyorum içimdeki her şeyi, iç organlarım dahil. ben, bu kadar kötü biri değildim... ne oldu? ne değişti? neden bu tezatlık, neden bu ikilimlerler? ve bir çok soru cümlesi...

hayatım yalanlar... yalan... bir yerde başlayan yalan bitmiyor. devamı fazlasıyla geliyor üzerime. kimi seveceğime, kimi sevdiğime, kimi sevmeye devam edeceğime karar bile veremiyorum. ki sevmek böyle bir şey değildi birilerinin anlattığına göre. kimin anlattığına göre bilmiyorum; kimin anlattığı çok mu önemli? benim ilgiye ihtiyacım var, sevmeye değil ya da anlatılanlara... yıllardır seviyorum zaten, yalnızca sevilmeye ihtiyacım var. sevmeye değil, bir an olsun sevilmeye.

ya da kaybolmaya dediğim gibi. iki adet tezata ihtiyacım var aynı anda elde edemeyeceğim. aynı anda kaybolamam biriyle. biriyle beraber kayboluyorsam zaten, adına tam olarak "kaybolmak" denebileceğini bile zannetmiyorum.

ya da benim işe ihtiyacım var yalnız kalmaya değil. düşünmemek için, takmamak için. benim, belki de kimseyle konuşmamaya ihtiyacım vardır. sevdiğim kimseyle. beni seven kimseyle. oluyor böyle; konuştukça azalıyor sanki sevgi. konuştukça bitiyor insan, konular çoğaldıkça azalıyor çünkü. konular konuşuldukça bitiyor. konusuzluk, belirsizlik gibi... belirsizlik ise konusuzluk gibi değil ziyadesiyle. belirsizlik, konusuzluğa göre daha ahenkli.

bilmiyorum. benim bir şeye ihtiyacım yok, iki şeye olan ihtiyacım daha makul. benim blogumu kapatmaya ve var olan her yerden uzaklaşmaya ihtiyacım var; belki de sevilmediğim için.

ya da ilgiye ihtiyacım vardır. kim bilir.

geri dönmek istiyorum.

bir çok derdim var kimseye anlatmadığım. sen de anlatma, bırak yarım kalsın; bir gün "belki" tamamlayan olur. bir çok derdim yok aslında kimseye anlatmadığım. tüm dertlerim düşüncelerden ibaret; geçmiş ve anlar. ben kendime hayali dertlerden bir kale yarattım, içine sığınmak için. dışarıda ürperiyorum, titriyor ellerim... ayaklarım... her yerim...

kendime kaldım. kendimden uzaklaştım. yakınlaştım. tanrı sensen eğer beni biraz daha uzaklaştır; ya da yakınlaştır. kimilerine göre "tanrı aşktır." kimilerine göreyse yoktan var olamaz hiçbir şey. bak... yine kendimle kaldığımdan bunca yazı, paragraf, satır. beni önce kendinden uzaklaştır; benim gücüm yetmez uzaklaşmaya. sonra benden uzaklaş; benim gücüm yetmez uzaklaştırmaya.

kulağımda piyano sesi. şimdi güzel olurdu dışarıda ip atlayan çocukları duysaydım. tanrının bir planı vardı... plan bozulurdu eğer sen burada olsaydın. deli derlerdi bana tanrıyla konuşsaydım. ve tanrı kıskanırdı "belki" bizi, aşk yaşasaydık. her şeyim çok daha güzel olurdu fiillerim istek - şart kipinde hikaye olmasaydı.

yaşasın. yaşlandım. gençken çok istediğim şeyi başardım; şimdi mümkünse geri dönmek istiyorum.

geri. dönmek. istiyorum, gerçekten.

saçmalık: bu başka bir şey.


yazmadım.

daha doğrusu, yazdığım hiçbir şeyi anlamadım. tüm düşüncelerimi parçalamak küçük bir tuşa baktı, şimdi farkındayım ki düşüncelerimin güvende olduğu hiçbir yer yok. beynim stabil değil, arada sırada hata veriyor. arada sırada kendi yazdıklarını bile anlayamayan bir beyinden güvenilir olmasını bekleyemezsin. ve teknik olarak baktığında hiçbir beyin stabil değildir.

ne çok düşünce var ve ne çok yalnızlık. bu sefer kesin, yalnızlık beni rahatlatmaya değil öldürmeye niyetli. zaten yalnızlığın olduğu yerde rahat ve huzur yoktur; rahatın ve huzurun olduğunu iddia eden oyuncular ve senaristler vardır. bir de filmler vardır senaristlerin başrol oynadığı.

bazı hikayeler vardır hiç yazılmaması gereken; senin "o" dediğin insanla yaşayamadığın aşkına örnektir örneğin. "o" dediğin insan vardır bir de bak; söylemeden edemeyeceğin ve "hadi onun hakkında da bi şeyler söyle!" demek istediğin. söylemeyeceğim. "o" yoluna, sen yoluna; ben burada siktir olup giden kişiyim.

anlamıyorum, gerçekten.

yazmadım.

daha doğrusu, yazdığım hiçbir şeyi anlamadım. hayır bu bir sonsuz döngü değil. bu benim tam olarak şu an vermek üzere olduğum "bu metni silmeli miyim, silmemeli miyim?" sorusunun cevabıyla ilgili. silmeli miyim? hayır. silmemeli miyim? hayır. nasıl? bu belirsizlik yoruyor mu, ne olacağını kestiriyor musun?

bak şimdi...

Bu Blogda Ara