bir tutam hayal, iki tutam perest. bir tutam hayat ve özet.


bir kolalık masaya oturmuş iki adam. birinde büyük bardak, diğeri küçük olsa gerek. yıllar sonrasına tesadüften bir mesaj; küçük sevmeseydi, virgülden sonra cümle gereksizleşirdi. şimdi de çok gerekli değil ya, olsun... mühim değil. yıllar öncesinde yapılmış bir sohbet; acısı hala çekiliyor olsa gerek... çekilmeseydi baştan aşağıya, böyle bir müzik, böyle bir yazı, böyle bir ben olmazdı. olmuş olan; geçmiş olsun.

ve yıllar öncesinde tanrı, planlamasını yaparken adamlardan birinin, konuşmuş melekleriyle: "yaptık, gerçekçi oldu. üzerine bir tutam hayal, iki tutam perestlik atın. evet, böyle daha iyi." o günden beri aram ne gerçekçilik ile iyi, ne hayalcilik ile.

adamlardan birinin yaşı 16, daha lise bebesi yani. bir beden eğitimi dersinde açılmış ortadan geleceğe dair sohbet. başka bir adam "18 yaşıma girdiğimde..." diye başlamış cümleye, susmuş diğerleri. susmuş herkes, sonrasını kendi anlatıyor adamlardan biri:
"18 yaşıma girdiğimde..." dedi. biz de ciddiye aldık abi. ciddiye almasaydık ayıp olurdu. ben ve bir kaç arkadaşım; arkadaşımızın hayaline saygısızlık etmiş olurduk. sustuk. devamının gelmesini bekledik cümlenin. cümlenin devamı gelmedi, anlatabiliyor muyum? sonra bu olayın üzerine iki gün geçti, çocuk okula gelmemeye başladı. daha 16 yaşındayız oğlum ne bilelim ailesiyle sorunları olduğunu, okulu bırakmış. evlenmeye karar vermiş, sanayide çalışıyordu bu kaportacıda. patronu 800 lira veriyormuş, 800 liraya güvenmiş ulan adam evlenmek için. düşün yani babasından hayatta para almazdı bu çocuk, daha lisede. sonrasında hiç sokakta karşılaşmadık, hayatına ne girdi, başına ne geldi hiç bilmiyorum.
ben mi? bana hiç söz hakkı gelmedi. bana söz hakkı gelseydi eğer 18 yaşıma girdiğimde dünyadaki bütün kadınlarını elde etmek istediğimi falan anlatırdım. bir de "18 yaşıma girdiğimde var yaa! efsane zengin olacağım olm, buralardan da ayrılacağım." falan diye devam ederdim. fakat o, öyle bir içten "18 yaşıma girdiğimde..." demişti ki kimseye söz hakkı kalmamıştı. bir şeylerin sorun olduğunu anlamıştık, fakat dedim ya, 16 yaşındayız. bizim bebenin dertleriyle ilgilenmektense melike şeyda'yla voleybol oynamak daha hoşumuza gidiyordu. bu sohbet öyle zannettiğin gibi uzun sürmedi zaten.
iki kişinin mezesi olmuş hikaye. sohbet dönüp dolaşıp aynı yere dönmüş. ondan sonrasını tamamen kendi ağzından anlatıyor, dinle bak...
mevzu bahis ortaokula geldi. allah var, yalan yok... ben ortaokuldayken de 18 yaşıma geldiğimde çok başarılı bir insan olacağımı düşünürdüm. görmemişlikten midir yoksa tabu olduğundan mıdır bilinmez; her zenginlik hayalinin yanına sıkıştırılmış bir de karı kız var tabi.
ondan sonra abi (adam burada kolasından bir yudum alıyor.) benim iki tane üniversite maceram oldu. 18 yaşımda bırak zengin olmayı, daha ygs'den 300 puanı zar zor yapabilmiş adamın tekiydim. sivas'a gittim, isyankarlığıma denk gelen bir dönemdi. "sikerler, sivas'ta yaşamam" diyip 2 ay okuduktan sonra geri döndüm. zaten okunacak gibi bir şeyde değildi. düşünsene abi, grafik tasarım ile uğraşıyor programcılık üzerine yoğunlaşmak istiyorsun ama jeoloji mühendisliği okuyorsun. 13 tane dersin var, sadece bir tanesi jeoloji ile alakalı. gerisi fizik kimya.
tabi hataların anası buradan kaynaklanmıyor. hataların anası, ilk basamağı daha lise 1 bittiğinde başlıyor. o zamanlar karşına üç bölüm sunuyorlar, "sözelci misin? eşit ağırlıkçı mı? yoksa sayısal mı?" benim matematiğim iyi, türkçe'm efsane. tam eşit ağırlık çocuğuyum fakat öğlenci olmayı sevmem. olacaksam babalar gibi sabahçı olurum diyerekten sayısalı seçtim ben. lise 1'de en sevdiğim sayısal ders biyoloji; ders notum 30 35 falan. en nefret ettiklerim fizikle kimya, ikisinden de 80-90 ile falan geçmişim. daha baştan kanımda absürtlük var. ayrıca sen sabahçı olmak için sayısalı seçersen, yıllar sonrasında tanrıyı ne kadar suçlarsan suçla; gerizekalı olan sensin. ben bunu çok sonra öğrendim. gerizekalı olan benim, bu konuyla alakalı olarak tanrının hiçbir suçu yok.
velhasıl kelam, kazayla mazayla bir şekilde yaptım ettim sivas'ı bırakıp geri geldim. yürüyüş yapmaya başladım. sivas bana öyle bir ders oldu ki kendimi değiştirmeye and içtim. fakat öyle bir değiştim ki hayatım sadece hayallerden ibaret oldu. ben üniversiteye hiçbir zaman okumaya gitmedim birader; çünkü üniversiteler benim okumak istediğim yerler değil. ben üniversiteye hayatı öğrenmek, tecrübe kazanmak ve iş yapmak için gittim. yalnız burada uyarmak isterim; üniversiteye okumaya gitmiyorsan eğer bir gün illaki eline verecekler. kusura bakmıyorsun değil mi kardeşim küfür ediyorum ama bunun argodaki karşılığı bu. normal türkçe'de bunu ifade edebilecek herhangi bir cümle yok.
neyse, bir gün burak ile ırmak hayvan gibi kavga etmişler. gelecek kaygısı üzerine, burak'ın morali yerle bir. ırmak'tan haberim yok. çektim burak'ı kenara, dedim "kalk yürüyelim." burak delikanlı adamdır, yürüme teklifimi ilk defa geri çevirmemiştir belki de. çıktık dışarıya, sohbet muhabbet derken bana sebeplerini açıklıyor.
gelmiş bana "ırmak benden gerçekçi olmamı istiyor." falan diyor. ben de "sikerler" diyorum. "gerçekçi olduğunu var say. sen işletme okuyosun oğlum. elinde başka bir şey yok, hadi gerçekçi olalım. seni gerçeğe iteyim; şimdi bir düşün, mezun oldun. iş aramaya çıktın. ne olacaksın? ben sana söyleyeyim, işletme okudun lan sen işletme. bankacı olursun, daha da bir şey olacağın yok. gerçekçi olmak seni buna iter, seni bankacı olmaya iter. gel hayalperest olalım; oğlum topluluğumuz var, tecrübemiz var, paramız yok. fakat doğru hayal edersek eğer istediğimiz her şeyi olabiliriz. istediğimiz her yerde çalışabiliriz. istersek baştan iş bile yaratabiliriz." diyorum. böyle konularda ikna edici bir tarafım vardır, ikna edici demeyelim de, insanların hayallerine hitap etmeyi iyi bilirim. çünkü yıllardır kendi hayallerime hitap ediyorum, kendimi kandırıp duruyorum. kandırma dediğime bakma, o zamanlar kandırmaca olduğunu bilmiyorum bunların. zira her hayalperest insan, hayallerinin gerçek olacağına inanır. hayalperestleri hayattan uzaklaştıran şey, hayallerinin gerçek olamayacağının farkına vardığı ilk andır.
buradan sonrası biraz alakasız, aklında pek kalmamış. aslında aklında kalmış fakat aylardır bunları kendi yüzüne vurduğundan ötürü bunları tekrar tekrar konuşmak istemiyormuş. ben de bu sebeple burada biraz atlama yaptım.
(buraları ağlayarak anlatıyor) abi ben kötü bir insan değilim. şerefsizim kötü bir insan değilim, ben sadece standartlaşmış bu düzene aykırıyım. ben, insanlar kot pantolonlardan rahatsız olduğu halde zorla giyiyor olmalarını anlamıyorum mesela. eşofman giyiyorum, bana "ne zaman adam olacaksın? 23 yaşındasın, adam olma zamanın gelmedi mi?" diyorlar. ben "hayallerim var. yurt dışına gideceğim ama önce burada kendimi kanıtlamam gerekiyor. bu yüzden prototipler yapacağım." diyorum; bana "kpss'ye çalış, kafan rahat olsun. devletten paranı alırsın, karına da öyle bakarsın." diyorlar. ya ben kpss'ye çalışırım çalışmasına, gerizekalı değilim. kazanırım hatta, giderim işe de girerim ama abi ben bu muyum? ya da sen bu musun? biz bu muyuz yani? o zaman amına koyayım herkes kpss'ye çalışsın, herkes devlete girsin. abi sizin küçükken hiç mi hayaliniz olmadı? size hayallerinizden koşma fırsatını hiç mi vermediler? hadi diyelim vermediler, ulan hiç mi koşmayı istemediniz? ya da ne bileyim, hayallerinizin peşinden koşamadınız diye hiç mi ağlamadınız? duymayı istiyorsanız eğer ben söyleyeyim, ağladım. koşamadığım için ağladım; bir daha olsa bir daha ağlarım. şimdi ağlamamak için dayanağım var, ağlamıyorum ama iki saniye serbest kalsam hüngür hüngür ağlarım. allahınızı severseniz söyleyin siz bu gidişattan şikayetçi değil misiniz? hadi diyelim memur oldum, her sabah kalkıyorum işe gidiyorum. her akşam eve geliyorum. karım evde bekliyor. KARIM BANA KAHKAHALARLA GÜLÜYOR, BENİM SURATIM ASIK. ÇOCUKLARIM "BABA DERS ÇALIŞTIRIR MISIN?" DİYE BANA GELİYOR. İSTEMİYORUM, ÇÜNKÜ YAŞAM SEVİNCİM YOK. düşünsene ya! allah aşkına bir düşün; hadi amına koyayım hep beraber memun olalım. hadi hep beraber götümüzü devlete yaslayalım. ya allahınızı severseniz lütfen bana söyleyin, her gece karınızı/kocanızı uyuttuktan sonra yorgan altından sessizce ağlayacaksanız eğer paranın ne önemi var? ulan para o kadar mı önemli?
adam burada hıçkıra hıçkıra ağladığı için sigara molası veriyoruz.
nerede kalmıştık? (bir gemide filmi gönderisi yapıyor)
abi öyle bir şey oldu ki artık insanlara "benim hayallerim var" demeye utanıyorum. diyemiyorum, tıkanıyorum. sessiz kalıp izliyorum sadece, konuşsunlar ağzıma sıçsınlar diyorum. bilmiyorlar ama geceleri yorganın altından sessiz sessiz ağlıyorum sonra. insanlar parasızlıktan o kadar çekmişler ki, hayallerin para edemeyeceğine inandırılmışlar. doğrusu hayaller para etmiyor ama hayalsiz yaşayabilen var mı allah aşkına? kimi cenneti hayal ediyor, kimi geleceğini. ama hayallerin olmazsa karanlıkları aydınlatamazsın ki. bunu anlatamıyorum, bunu anlamıyorlar. bıktım, sıkıldım artık. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

1 yıl.

neden rap(müzik) yapamadık?

evet dostum, hayatın yükümlülükleri var.