üniversite mezunu.

 
küçüktüm. sanırım aklım almıyordu, aklım alsaydı böyle olmazdı. şimdi düşünüyorum benim derse gidip okulunu bitiren o çocuklardan ne farkım vardı? okulumu bitirseydim belki bu farkı anlamazdım. okulumu bitirmedim, hala anlamıyorum. belki farksızım, belki daha zekiyim ya da gerizekalı. anlamıyorum; acaba sizin şirket politikanıza göre o çocuk ile ben arasında bir fark var mı? grafik tasarım okusaydım eğer şirketiniz içinde bana göre bir yer var mıydı? okumadım, açık açık söylüyorum. acaba işletme mezunu patronlarınız okumuş grafiker ile benim aramdaki farkı anlar mı?

merhaba sayın patron, iktisadi ve idari birimler fakültesinden mezun olmanıza sevindim. üniversite hayatım boyunca derse gitmediğim zamanlarda fakültenizden bir çok dost edindim. bir gün radyo ve televizyon topluluğuna girdim, bir kaç grafik tasarım yaptıktan sonra fakültenize bağlı tüm topluluklarda tanınır hale geldim. neden mi? çünkü sizin saygıyla andığınız, şirketinize almak istediğiniz güzel sanatlar fakültesinin grafik tasarım öğrencileri, bir kez olsun topluluklarınıza yardım etmedi. ben o sırada ziraat fakültesinde toprak bilimi ve bitki besleme bölümündeydim; "ne alaka" diyecek misiniz? yıllarca aynı şeyi söyledim ben de çünkü. bir gün evde, üniversite öğrencileri şenlikte kaybolmasınlar diye 32 sayfalık kitapçık tasarladım. yine bir gün evde, bir baktım... güzel sanatlarda okuyan biri için broşür hazırlamaktayım. 2 sayfa, toplamda 4 yaprak.

acaba biliyor musunuz bilmiyorum, "kreatif olmak" diye bir deyim var artık. grafik tasarım okumayı istedim bir süre, bir süre sonra da istemekten bile vazgeçtim. söyleyin bana, şirketinizi diğer şirketten değerli, faydalı, üstün yapan şey nedir? "farklı olmak" mı? hadi bana cevap verin, farklılığı rakibiniz olan şirketten öğrenseydiniz onlardan ne kadar farklı olurdunuz? yoksa "farklılık" dediğiniz şey aslında, size farklılığı öğreten kişinin taklidi mi olurdu? ben söyleyeyim "farklılık" denen şey öğrenilmez, öğretilmez. şirketinizi diğerlerinden farklı yapan şey, sizin farklılık kavramınızla alakalıdır. grafik tasarım da böyledir işte; "yaratıcılık" denilen şey bir başkasından öğrenilmez. öğrenilmiş bir yaratıcılık, yaratıcılığı öğreten kişinin taklidinden ibarettir. fakat siz işletme mezunusunuz, koca bir şirketin ceo'su ya da insan kaynakları uzmanısınız. gayet bunu biliyor olmalısınız fakat burada küçük bir yanlışlık görüyorum. söylediklerime katılıyorsanız eğer, sizin hala neden "üniversite mezunu" bir aday aradığınızı anlayamıyorum. ne için?

4 ay.


altı sene artı dört ay. yorgunluktan ayaklarım kopacak, bi saniye bile dayanmazdım sen olmasan. bi gün olur da güneş doğmazsa ya da batmazsa, kıyamet koparsa yani; koymaz bana yanımda olursan.

sevgilim...

ellerin, ellerime dokunsa... saatlerce bana baksan, saatlerce izlesem seni uykunda. sabah uyanınca kahvaltını hazırlasam mesela, ya da kahvaltımı hazırlasan. ya da uyanıp balkonda, beraber izlesek güneşin doğuşunu. "yeni bir gün, yine beraber. bir ömür, hep, beraber." desek birbirimize; güzel olurdu.

bir akşam vakti otururken en sevdiğimiz parkta... ve yarın iş olmasa, sabaha kadar otursak sohbetimiz eşliğinde. geçmişimizden bahsederken kızsak birbirimize, geleceğimizden bahsederken daha çok sevsek birbirimizi... güzel olurdu.

anlatarak bitmez belki hayallerimiz. ve anlatsak beraber, yeni bir yol oluştururuz dünya turumuz için. haberin yok belki, gözlerinde bitirdim ben dünya turunu; şimdi birlikte gitme vakti. topla her şeyini, toplayayım her şeyimi... benim için bir sen yetersin, bir de küçük bir valiz. gerisi belki maldivlerde bir mutluluk oteli, belki prag'da hatıra defteri.

zaman geçiyor, zamanın sensiz geçmemesini istesem bile. fakat altı senede öğrendim ki hiçbi şey için geç değil. hala kafamda altı sene öncesi. ezgi kafe'de ilk çay içişimiz, burger king'de biraz hayat dersi. geçmiş ile geçilmiş biraz dalga tıpkı şimdiki günler gibi. ve en önemlisi sen ve ben... biraz ayrıntı gerisi.

keşke daha iyi hatırlayabilseydim. keşke ressam olsaydım da yanımda olduğun ilk anı resmedebilseydim. belki de en büyük keşkelerimden biridir altı sene önce sana "seni seviyorum" dememek, belki de en büyük iyiliğidir tanrının bana.

elinden tutmayı en çok istediğim an geçmişte, bir gün beraberdik sıhhiye köprüsünde. belki hatırlarsın, resimlerimiz vardı; belki hatırlamazsın bunu ama sana en sıkı orada sarıldım. gitme diye, kal diye, bir kaç dakika daha olsun diye... ben hatırlıyorum, tıpkı dün gibi.

sevgilim...

şiirleri sevmem çünkü yazamaz hiçbir şair seni ne kadar sevdiğimi. ayrıca hiçbir şaire yazdırmam böyle bir güzelliği. bu aşk değil, daha fazlası; anlatmaya yetmez hiçbir süslü anlatım kelimesi.

bana en büyük şiir sensin, benim için en büyük süslü anlatım gözlerin. geleceğim, geçmişim, altı senem, dört ayım... hepsi sensin. en büyük yaram, en büyük mutluluğum, en büyük terk edilişim ve en büyük kavuşmuşluğum sensin.

iyi ki varsın. şimdilik altı senem artı dört ayım; yakında altı senem artı hayatımsın.

seni seviyorum.

siz hiç başarısızlığı çantanızda taşıdınız mı?

 
henüz 23 yaşındayım. geçenlerde bir yazı okudum. bana "hayatı aceleye getirme" diyordu. yine uzun bir zaman önce geçenlerde birileri bana "steve jobs üniversiteyi bırakmış. sonra apple'ı kurmuş." diyordu. biraz daha önceye gidebilirim. google'ın küçük bir garajda kurulduğu gerçeğine kadar yani. insanların öğütlerinden bahsetmekse konu, hayatımın her köşesini anlatabilirim. memur olmamı isteyenlerden, değer verdiğim her şeyi hiçe saymamı bekleyenlerden girebilirim konuya. dolabımdan hiç çıkarmadığım, "bir gün başarılı bir insan olacaksın." dendikten sonra verilmiş kol düğmelerinden bile bahsedebilirim. hiçbir şeyi değiştirmez, biliyorum. hiçbir şeyin değişmesini istemiyorum zaten... sadece, anlatasım var.

iki üniversite gördüm ben. ikisini de bitirmedim. birini daha üçüncü ayımın başında bıraktım. diğeri 5 sene sürdü, bırakmak üzereyim. üniversiteyi bırakmak iyi bir şey değil, biliyorum; fakat üniversiteyi bitirmek de zannedildiği kadar iyi değil. zaten şu anki sorunumun üniversite ile alakalı olduğunu bile sanmıyorum, fakat insan sorunu bir şeye yüklemek istiyor. çünkü insanın iki omzu, bütün sorunları yüklenmek için yetmiyor.

yıllar önce kendi işimi kurmak gibi planlarım vardı. öyle hevesliydim ki böyle şeylere, belki de cesaretim olsaydı çok iyi bir patron olabilirdim. yıllar öncesinden sosyal medyanın nasıl değişeceğine dair öngörülerim vardı; hepsi tuttu. fakat hiçbir öngörüm arasında bu kadar çok sosyal medya ajansının açılacağı yoktu.

şimdi düşününce insan ya çok erken davranıyor ya da çok geç kalıyor. ben genelde geç kalan taraftayım; hiç erken davrandığımı görmedim. her şeye geç kaldım ya da her şey bana geç kaldı.

ikinci üniversitemde çok hayal kurdum. dünyada hiçbir üniversitede size hayal kurmayı öğretmezler. zaten hayal, "nasıl" kurulacağı öğretilebilen bir şey değil. öyle ki ben ikinci üniversiteme başladığımda bir şeyler yapmaya o kadar çok hevesim vardı ki... hep yanlış insanlarla tanıştığımdan bütün heveslerimi kaybettim. bir zaman sonra doğru insanlarla tanışsanız bile eskisi kadar hevesli olamadığınızı anlayabiliyorsunuz. ve bir zaman sonra, doğru insanlarla tanışmaktan bile vazgeçtim. ne doğru insanı tanıyabiliyorum çünkü, ne yanlışı...

ben, bilgisayarı ilk kullanmaya başladığımda sene 1999'du. ilk elime kişisel gelişim kitabı aldığımda senenin kaç olduğunu hatırlayamıyorum bile. eğer ki hayatımda büyük değişikliklere sebep olsalardı, onları da hatırlardım. bugün bana "hayattaki en büyük pişmanlığın neydi?" diye sorsalar  "bilgisayarımın tuşlarına ilk basmaya başladığım an." derdim herhalde. çünkü, dünyadaki başka hiçbir makine; size her şeyi yapabilecekmişsiniz gibi bir his vermez. keşke başka bir şeye dokunsaydım, keşke.

bir zaman sonra gelecekteki mesleğimi değiştiremeyeceğimi fark ettim.

küçükken benim bilyelerim vardı, ankara'da onlara "misket" dendiğini öğrendim. ve tabi ki pokemon tasolarım. ben miskette de hep yenilen taraftım, tasoda da. doğrusunu söylemek gerekirse ne tasoyu yere fırlatmaya gücüm vardı, ne de misket oynamaya cesaretim.

hayatımın her noktasında, bir şeylere bakıp "ulan, ben bunun daha iyisini yapabilirim!" dedim. bırakırsanız eğer yapabilirim, yapabilmek hiç sorun değil; fakat bunu düşünmek sorun. şimdi, insanların bilgisayarla yapmaya çalıştığı her şeyi yapabilirim... bu yüzden, hangi konuda iyi olduğumu bilmiyorum. her şeyi biliyorum, fakat hiçbir şeyi tam bilmiyorum.

garip ya, gerçekten garip. yanında çok mutlu olduğum bir sevgilim var fakat geleceğimin belirsizleşmeye başladığını fark ettikçe canım sıkılıyor.

doğrusunu söylemek gerekirse karamsar olan şey benim blogum ya da yazdıklarım değil. doğrusu; ben aslında gayet iyimser bir insanım fakat hayatımda karanlık olmayan sevgilim hariç hiçbir şey yok.

siz hiç, başarısızlığı çantanızda taşıdınız mı? işte ben başarısızlığımı, şu an karşımda tutuyorum. yarın, işe giderken çantamda tutacağım.

siz hiç, gerçekten; başarısızlığı çantanızda taşıdınız mı? belki bir evrak çantası, belki yazılmış sayfalarca metin, belki boş bir defter, belki yayınevinden defalarca reddedilmiş kitap parçası? siz hiç... siz hiç, gerçekten; benimle tanıştınız mı?

Bu Blogda Ara