Ana içeriğe atla

siz hiç başarısızlığı çantanızda taşıdınız mı?

 
henüz 23 yaşındayım. geçenlerde bir yazı okudum. bana "hayatı aceleye getirme" diyordu. yine uzun bir zaman önce geçenlerde birileri bana "steve jobs üniversiteyi bırakmış. sonra apple'ı kurmuş." diyordu. biraz daha önceye gidebilirim. google'ın küçük bir garajda kurulduğu gerçeğine kadar yani. insanların öğütlerinden bahsetmekse konu, hayatımın her köşesini anlatabilirim. memur olmamı isteyenlerden, değer verdiğim her şeyi hiçe saymamı bekleyenlerden girebilirim konuya. dolabımdan hiç çıkarmadığım, "bir gün başarılı bir insan olacaksın." dendikten sonra verilmiş kol düğmelerinden bile bahsedebilirim. hiçbir şeyi değiştirmez, biliyorum. hiçbir şeyin değişmesini istemiyorum zaten... sadece, anlatasım var.

iki üniversite gördüm ben. ikisini de bitirmedim. birini daha üçüncü ayımın başında bıraktım. diğeri 5 sene sürdü, bırakmak üzereyim. üniversiteyi bırakmak iyi bir şey değil, biliyorum; fakat üniversiteyi bitirmek de zannedildiği kadar iyi değil. zaten şu anki sorunumun üniversite ile alakalı olduğunu bile sanmıyorum, fakat insan sorunu bir şeye yüklemek istiyor. çünkü insanın iki omzu, bütün sorunları yüklenmek için yetmiyor.

yıllar önce kendi işimi kurmak gibi planlarım vardı. öyle hevesliydim ki böyle şeylere, belki de cesaretim olsaydı çok iyi bir patron olabilirdim. yıllar öncesinden sosyal medyanın nasıl değişeceğine dair öngörülerim vardı; hepsi tuttu. fakat hiçbir öngörüm arasında bu kadar çok sosyal medya ajansının açılacağı yoktu.

şimdi düşününce insan ya çok erken davranıyor ya da çok geç kalıyor. ben genelde geç kalan taraftayım; hiç erken davrandığımı görmedim. her şeye geç kaldım ya da her şey bana geç kaldı.

ikinci üniversitemde çok hayal kurdum. dünyada hiçbir üniversitede size hayal kurmayı öğretmezler. zaten hayal, "nasıl" kurulacağı öğretilebilen bir şey değil. öyle ki ben ikinci üniversiteme başladığımda bir şeyler yapmaya o kadar çok hevesim vardı ki... hep yanlış insanlarla tanıştığımdan bütün heveslerimi kaybettim. bir zaman sonra doğru insanlarla tanışsanız bile eskisi kadar hevesli olamadığınızı anlayabiliyorsunuz. ve bir zaman sonra, doğru insanlarla tanışmaktan bile vazgeçtim. ne doğru insanı tanıyabiliyorum çünkü, ne yanlışı...

ben, bilgisayarı ilk kullanmaya başladığımda sene 1999'du. ilk elime kişisel gelişim kitabı aldığımda senenin kaç olduğunu hatırlayamıyorum bile. eğer ki hayatımda büyük değişikliklere sebep olsalardı, onları da hatırlardım. bugün bana "hayattaki en büyük pişmanlığın neydi?" diye sorsalar  "bilgisayarımın tuşlarına ilk basmaya başladığım an." derdim herhalde. çünkü, dünyadaki başka hiçbir makine; size her şeyi yapabilecekmişsiniz gibi bir his vermez. keşke başka bir şeye dokunsaydım, keşke.

bir zaman sonra gelecekteki mesleğimi değiştiremeyeceğimi fark ettim.

küçükken benim bilyelerim vardı, ankara'da onlara "misket" dendiğini öğrendim. ve tabi ki pokemon tasolarım. ben miskette de hep yenilen taraftım, tasoda da. doğrusunu söylemek gerekirse ne tasoyu yere fırlatmaya gücüm vardı, ne de misket oynamaya cesaretim.

hayatımın her noktasında, bir şeylere bakıp "ulan, ben bunun daha iyisini yapabilirim!" dedim. bırakırsanız eğer yapabilirim, yapabilmek hiç sorun değil; fakat bunu düşünmek sorun. şimdi, insanların bilgisayarla yapmaya çalıştığı her şeyi yapabilirim... bu yüzden, hangi konuda iyi olduğumu bilmiyorum. her şeyi biliyorum, fakat hiçbir şeyi tam bilmiyorum.

garip ya, gerçekten garip. yanında çok mutlu olduğum bir sevgilim var fakat geleceğimin belirsizleşmeye başladığını fark ettikçe canım sıkılıyor.

doğrusunu söylemek gerekirse karamsar olan şey benim blogum ya da yazdıklarım değil. doğrusu; ben aslında gayet iyimser bir insanım fakat hayatımda karanlık olmayan sevgilim hariç hiçbir şey yok.

siz hiç, başarısızlığı çantanızda taşıdınız mı? işte ben başarısızlığımı, şu an karşımda tutuyorum. yarın, işe giderken çantamda tutacağım.

siz hiç, gerçekten; başarısızlığı çantanızda taşıdınız mı? belki bir evrak çantası, belki yazılmış sayfalarca metin, belki boş bir defter, belki yayınevinden defalarca reddedilmiş kitap parçası? siz hiç... siz hiç, gerçekten; benimle tanıştınız mı?

Yorumlar

  1. Genelde bloglarda dolanır, okur giderim ama bu sefer okuduğum metnin bir çok yerinde kendimi, kendi hayatımı, kendi düşüncelerimi gördüm. O yüzden bir selam bırakayım dedim...

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

iyi ki varsın.

sana ne yazacağımı bilmiyorum. aslında, sana ne yazacağımı çok iyi biliyorum da kelimelere dökemiyorum. bir yanıma kahvemi aldım, diğer yanıma da bırakmak için söz verdiğim sigaramı. yazmak bana zararlıdır belki, belki de zararsız. hiç bilmiyorum ama çok mutluyum; yanımda sen varsın. yanımda kal... bana en yararlı sen varsın, geriye kalan her şey zararlı. benim için baktığım her yerde sen varsın; gerisi anlamsız.

ellerim biraz soğuk, elimin en soğuk yerinden tutar mısın içim ısınsın. ya da bana biraz bakar mısın, cennete olan sevdam artsın. saçlarınla oynayabilir miyim, çocuklukta hevesimi alamadığım oyuncaklarım için. ellerinden ben tutabilir miyim ya da? soğuk bir yerin kaldıysa ısınsın diye.

sana çok şey yazdım. sana yazdığım her şeyi sildim, tekrar yazdım. kelimelerin duruşunu beğenmedim bazen. bazen, seni sevdiğimi tam anlatamadıkları için kızdım; tekrar sildim, tekrar yazdım. bir daha beğenmezsem eğer tekrar siler tekrar yazarım. sana değer. senin için, tek tek, ayrı ayrı tüm ke…

5. ay: gidersen...

saat geç oldu, uyuyup uyanalım. saatini kur, bir sanatçının da dediği gibi "her sabahın, bir anlamı olmalı." her sabah, bir anlam oluşturmalı. ölüm var, ölüyoruz işte; hem de kaç defa olduğu hiç belli değil. ölüm var, ölüyorlar işte; kim olduğu çok mu önemli?

şimdi de kayıp giden zamana mı takacağım bilmiyorum. şimdi, neye takmam gerektiğini de bilmiyorum kafamı. ya gidersen? ya kalmazsan? içimden bir his diyor ki "bütün cümlelerin yarım kalır." içimden bir ses uyarıyor, "zaten sessizsin... giderse, ne anlamı kalır?"

derin bir uykudan uyanır gibi, komadan büyük bir isteksizlikle çıkar gibi... hiç dinmez gibi ve hiç bitmez gibi... akla gelen her kötü betimleme gibi korkular. neden, ne için... cevabı bulunmayan bir yerde. beynin derinlikleri, kalp atışının ulaşamadığı yerler gibi. hiçbir işe yaramayan apandisit gibi ve daha bir çok şey gibi... ne çok gibi oldu, kendimden çekindim.

bi değişiklik var anlıyor musun? neyin değiştiğinin farkında değilim üstelik…