sence şu an saat kaç?


değişik şeyler anlatmak istiyorum, değişik şeyler yazmak. kelimelerin arasında kaybolmak istiyorum. otobüs koltuğuna oturup basınçtan dolayı ağrıyan ayaklarımın ağrısını hissetmek, işitme yetisini kaybetmeye başlamış kulaklarımla duymak, tam uyumak üzereyken yoldan gelen titreşimle cama çarpan kafamın acısıyla kendime gelmek, birbiriyle derin bir sohbete girmiş iki otobüs yolcusunun konuştuklarına kulak kabartmak, yanımda telefonuyla oynayan insanın kiminle mesajlaştığına bir göz atıp hayatı üzerine çıkarımlarda bulunmak istiyorum. ama kısa sürüyor bu isteklerim. boş vermek ve kafamı arkaya yaslayıp gözlerimi kapatarak ya da ekşi sözlük'ün fi tarihinde gerçekleşmiş şeyleri okuyarak ya da varlığımı dahil unutturacak müziklerle hayal dünyasına dalmak daha mantıklı geliyor.

uzun cümleler kurmak istiyorum, insanların okuyup sonuna geldiğinde "konu neydi ki? nereden, nereye geldik? amma karışıkmış bu!" dediği cümleler. bazen duşa girdiğimde, yazdığım tüm yazıları tek tek birleştirerek e-kitap haline getirebileceğimi düşünüyorum; bazense önce kendimle, sonra tanıdıklarımla, sonra iş arkadaşlarımla, nefret ettiklerimle, duş başlığıyla ve hemen karşımda bulunan havalandırma delikleriyle, saçımı yumuş yumuş yapan şampuanlarla kavga ediyorum. insan, cevap almayacağını bildiğinde daha cesaretli olabiliyor ya da biz ona "daha sakin kalabiliyor" diyelim. insan, garipleşiyor hiç şüphesiz bazı zamanlarda. bazı zamanlardaysa dünyanın en tatlı insanı olabiliyor, normalleşiyor, duygudurumu belirleniyor, sakinleşiyor, herkese iyi davranıyor, hoşgörüyle yaklaşıyor fakat...
derin bir uykuya daldım. derin bir uykudan uyandım. yanımda eşim var, mutluyum. bir sabah vakti. uykusunu izledim. gördüğü rüyayı tahmin ettim. gülüyordu, demek ki güzeldi rüyası. demek ki mutluydu uyumadan önce. demek ki mutlu olabiliyordu insan benimle. mutlu düşünüyordum. demek ki mutluydum. demek ki mutlu olabiliyordu insan, inansa da inanmasa da.
mutluluğu nerede keşfettim? bilmek ister miydim? sanırım isterdim. biliyordum da. mutluluğu bir televizyonun ışığında keşfettim. hem de çalışmayan, tek görevi bir gece vakti insanın gözünü almak olan bir televizyon ışığında. tek bir hamlede keşfettim mutluluğu. hava soğuktu ama önemi yoktu. çıkardığım t-shirt'ü küçük bir televizyonun ışığına fırlatarak keşfettim mutluluğu. bu kadar kolaydı işte mutluluk ve bu kadar kolaydı mutlu etmek.
istediğimde kısa cümleler de kurabiliyorum. istediğimde hayal dahi edebiliyorum. fakat canım şu an uzun cümleler kurmak, anlaşılmaz olmak, gizemli kalmak ve sanki daha önce kendimi hiç kimseye anlatmamış gibi davranmak istiyor.  aslında düşününce, canımın ne istediğinden ben de tam olarak emin değilim. gidip, birilerine bağırarak tüm sinirimi atmak istiyorum üzerimden, rahatlamak istiyorum yani. her insanın hak ettiği gibi, hak ettiğimi almak ve üzerimde biriken negatif enerjiyi dışarı atmak istiyorum. işine yeni başlamış bir insan gibi ya da doktorun 1 haftalık ömür biçtiğini görünce köyüne yerleşip yıllardır yaşayarak huzuru keşfetmiş insan gibi. daha doğrusu, hak ettiğimi almak da değil; insanlara, hak ettiklerini vermek istiyorum çünkü dünyada kimse, iyi veya kötü, hak ettiği şeyin farkında değil.

düşün biraz. iyiyle kötü gibi bir ayrım var önünde yapmakta zorlandığın, ince bir çizginin tam üzerine bastığın ve sağa mı yoksa sola mı diye hareket edip etmeyeceğine karar veremediğin. tam ortadasın, evet. tam ortada olduğunda sana "iyiyi mi, yoksa kötüyü mü hak ediyorsun?" diye soruyorlar; neyi hak ettiğini düşünüyorsun? iyiyi mi? ne kadar da egoistsin! kötüyü mü? ne kadar da mütevazisin! neyi hak ettiğini düşünürsen düşün ve ne cevap vermeyi istiyorsan iste; ortada kalmak zorundasın. öyle bir orta bulmak zorundasın ki -ki, iki şeyin ortası bir tanedir, bu yüzden başka bir orta bulmak imkansızdır- ne egoist, ne mütevazi olasın. hak ettiğin şey nedir? düşündüğünü söyleyeyim, "hiçbi şey" değil.
derin bir uykudan uyanmak kolaydır. bir de uykusu derin olanlar vardır. biri seni uyandırdığında "saat kaç?" demek kadar akıllıca bir şey yoktur. zaman önemlidir. saatin kaç olduğunu bilmek de öyle.
iki çeşit saat vardır. biri ruha, biri fiziğe aittir. kendi başına uyandığında, saatin kaç olduğunu tahmin edip tutturabiliyorsan; zamanı doğru yaşıyorsundur demektir. sence şu an saat kaç?
 bence şu an saat... burada durdu.

evet dostum, hayatın yükümlülükleri var.

evet dostum. hayatın kırıntıları var, başkalarının döktüklerini alıp "yaşamak"mış gibi yaşıyorsun işte. başkası için çalışıyorsun değil mi? başkası için uzunca saatlerin var, kendin içinse bir mi, üç mü, beş mi falan... evet dostum, istediğinde çıkamıyorsun gezmeye. istediğinde bakamıyorsun gökyüzüne. önce doğuyorsun, başkasının günahısın. kendini henüz tanımadan başkalarının vakitlerine adapte ediyorsun kendini. okuluna hoşgeldin, henüz anaokulundasın. belki de anaokulu görenlere göre şanslısındır. hayatında hiç anaokulu görmemişsindir ve ilkokula adımını attığın an; anaokulunu görenleri kıskanmışsındır. merak etme, bir şey kaybetmedin. sadece, onlar, vakitlerini başkalarının vakitlerine adapte etmeyi senden önce öğrendiler. yani 1 sene daha şanslısın ama... ne önemi var ki? büyüyorsun. hatırlamayacaksın. hem de hiçbirini.

evet dostum... insanlar büyür, "içimde bir çocuk yatıyor" diye yalan söylerler. sen de söyleyeceksin. "dışım büyük ama aslında çocuk gibiyim" diyeceksin, ama nerede? yalnız başına kaldığında düşünerek öldüreceksen içindeki çocuğu -hem de tekrar tekrar-, neredesin? hangi çocuk... kaçıncı çocuk? bir mi, üç mü, beş mi falan? yoksa öldürdüğün sonsuzuncu mu?

evet dostum, büyüdün ve başkalarına vakit ayırma konusuna oldukça adaptesin. büyüdün ya, büyüklüktendir, artık başkası için çalışıyorsun değil mi? ve başkalarının hayat kırıntılarından besleniyorsun. atıyorlar ortaya, diyorlar ki sana "bugün rahatça gezebilirsin. yarın da. ama ertesi gün, geri dönmek zorundasın." farkında olmadan alıyorsun kırıntıları. bugün gezdiğin için çok mutlusun ve yarın çok mutlu olacağının farkındasın. ama ertesi gün, aynı metnin başındasın. yani tam olarak şu noktadasın dostum: "evet dostum, hayatın kırıntıları var, başkalarının doktüklerini alıp "yaşamak"mış gibi yaşıyorsun işte. başkası için çalışıyorsun değil mi? başkası için uzunca saatlerin var, kendin içinse bir mi, üç mü, beş mi falan..."

şarkılar dinliyorsun değil mi? yazılar yazıyorsun değil mi? sigara içiyor ve kendine zarar veriyorsun. kahve içiyorsun. alkole veriyorsun kendini, çünkü büyüksün! ama hep geriye doğru gitmek istiyorsun değil mi, evet dostum... evet, hayatın yükümlülükleri var. sadece yaşamayı istiyorsun, yürümeyi mesela sonsuza doğru. yürüyemiyorsun ama sonsuza doğru. bakamıyorsun gökyüzüne doğru. yürüyebildiğin, bakabildiğin zamanları istiyorsun değil mi? bu yüzden geriye doğru gitmek daha mantıklı geliyor sana.

hadi koş. durma dostum. çünkü biliyorsun, kendin için ayırdığın bir mi, üç mü, beş mi falan saatlerinde mutlusun. çünkü hayatının aşkını bu saatlerde bulabiliyor, hayatını parçalara bölmek istiyor ve her şeyi onunla paylaşmak istiyorsun. kendin için ayırdığın her saatte onu istiyorsun ve "bizim için ayırdığım" saatler oluyor onlar. bir mi, üç mü, beş mi falan... sayısı önemli değil.

evet dostum. koş, durma. başkası'lar arkandan bakıp daha fazla vakit ayırmanı isteyecekler senden. daha fazla kırıntı vermeyecekler ama, aksine; parçalayacaklar seni. arkana bile bakma.

başkası için çalışıyorsun değil mi dostum? evet... evet dostum. hayatın yükümlülükleri varsa eğer senin de hayallerin var. bir zamanlar ayna kırıklıkları gibi, paramparça olduğunu sandığın ve tek tek birleştirdiğin hayallerin.

büyüyorsun dostum. istemeye istemeye ama göre göre. bir gün gelecek, daha uzağa koşacaksın. bir gün gelecek, gökyüzüne daha net bakacaksın. ama kendine hep soracaksın "başkası için mi çalışıyorum?" diye. başkaları dostum... evet dostum, hayatın yükümlülükleri ve yükümlülüklerin yardımcıları var. peşini bırakmayacaklar.

koş hadi. uzaklaşabildiğin kadar uzaklaş.

evet dostum. koş.

ultima online

herkesin güzel bildiği, her şeyin güzel olduğu bir ülke vardır illaki.

bir gün balıkçılık yapabildiğin, ertesi gün piyano çalabildiğin, istediğinde nalbant olabildiğin, demirci örsünde çekicinle kılıçlar üretebildiğin, belki gemi kullanabildiğin, belki de bir ejderhanın sırtına binebildiğin, yabani hayvanları evcilleştirebildiğin, büyü yapabildiğin, cehennemden çıkan balrog'ları avlayabildiğin, simyager olup iksirler geliştirebildiğin, teknolojinin gelişmediği, insanların yabanileşmediği, yaşananların fotoğraflaşmadığı ya da videolaşmadığı bir dünya vardır illaki.

kuş tüyünden yapılmış bir kalem ve bir kaç parça parşömen.

insan, keşke susması gerektiği yeri bilse.
ve keşke, tam o an sussa.

insan, keşke konuşması gerekiği yeri bilse.
ve keşke, tam o an konuşsa.

şimdi, sessizlik ve iyi geceler.

insan en çok neye, neden kızar?

sene belki 2000, belki 2001. abim bir gün "sana bir şarkı dinleteceğim" diyor. ben 10 yaşına girmemişim henüz, daha winamp'ın üçüncü, hatta belki de ikinci sürümü çıkmamış. öncelik cartel'in. pentium 2 bilgisayarımızda creative ses kartı ve hoparlörü var. cartel'in o zaman meşhurlaşmış "kartel, bir numara en büyük..." şarkısını dinliyoruz önce. daha önce duyulmamış bir tadı var şarkının, kulağa hoş geliyor ama farklılığından. yoksa müzikal bir tarafı yok yani meselenin. fakat asıl bomba, cartel'den sonra patlıyor; bob dylan. henüz 10 yaşına girmemiş bir çocuğun her tarafını sarıyor müzik. "işte bu..." diyor çocuk, "işte bu, ben olmalıyım." ne şarkının sözlerini anlıyor, ne adamın ne dediğini. fakat müziğin efsane bir tadı var.

sene 2017. bir kadını gerçekten çok seviyorum ve hayat iyi gidiyor. işten çıkıp bindiğim 413 numaralı otobüsteyim. salmışım kollarımı açık camdan, kafamı hafif dışarı çıkarmış düşünüyorum. aşığım. delicesine. şömineli bir mağaranın içerisinde keman resitalleri yapmak istiyorum sevdiğime. "bak..." demek istiyorum, "bu gördüğün resitalin notalarına dair hiçbir fikrim yok. ama her seferinde aynı ezgiyi yakalayabiliyor ve aynı güzellikle çalabiliyorum. seni anlatıyor. bir de doğanın harika kolları arasındayız. bu yankı, sağa sola çarpan müziğin dağılışı, kuşların sesleri, kimi zaman ürkütücü kurt ulumaları, senkronu kaçıran rüzgar sesleri... her şeyin bir sebebi, her şeyin müziğe bir katkısı var." demek istiyorum. fakat 413 numaralı otobüsteyim, hızla gidiyoruz çankaya köşkünden kızılay'a doğru. düşünmek, kızdırıyor insanı. ama sadece düşünmek değil, boş beleş arabalar da kızdırıyor insanı. yüzlerce aptal, mekanik araçlardayız. sağa bakıyorum, sola bakıyorum... her yerde aynılarından, farklı modelleriyle, farklı görünüşleriyle. sahteliklerdeyiz. hayatın amacının unutulduğu bir yerdeyiz daha doğrusu. hayatın, üretmek ve tüketmek olduğu, hayalinse mekanik araçlardan oluştuğu bir yerdeyiz.

günaydın. ne kadar güzel gözüküyor değil mi güneş? 10 dakikan var. balkona çık, iyi bir nefes al. sonra içeri gir, elbiselerini değiştir. hazırsın. dışarı çık. otobüsüne bin. 2 saatlik bir yoldasın, kitap mı okuyacaksın? al, oku bakalım; bu kadar hayal yetmiyormuş gibi bir de başkalarının hayallerine ortak olacaksın. bu kadar düşünce yetmiyormuş gibi bir de başkalarının düşüncelerine kulak kabartacaksın. ya da okumayacak mısın? peki ne yapacaksın, koskoca 2 saat boyunca boş mu oturacaksın? anladım, sanırım bugün 2 saat boyunca gündeme ayak uydurma taraftarısın. 5 dakika ekşi sözlüğü okudun, 10 dakika haberlere baktın. 15 dakika işinle ilgili bi şeyler araştırdın. 1 saat 30 dakika. "mekanikler dünyası"ndasın, hoşgeldin; yine etrafa bakacak, yine düşüncelere dalacaksın. yine sinir basacak üzerini, yine pişman olacaksın ama bitecek saatler. tekrar bi "günaydın", tekrar bi "kolay gelsin." tekrar grafikler, billboardlar, işler, güçler. bir ara yemek, biraz sessiz olduğun için dalga konusu olacaksın. biraz da seni sessiz zannettikleri için dalga geçeceksin insanlarla içinden. günün bu kısmı eğlenceli olacak çünkü görünürde gizemlisin sen. görünmeyen tarafını bilen yok. ve sonra... tekrar grafikler, billboardlar, işler, güçler. akşam olacak, aynı sabahın tekrarı. 2 saatlik bir yoldasın. önce 413'tesin örneğin. salacaksın kollarını açık camdan, kafanı hafif dışarı çıkararak düşüneceksin sonra. aşıksın, delicesine. şömineler, mağaralar, keman, resital ve müzik. gerçek dünya, mekanik hayatlar. tekrar evdesin. iyi geceler. ne kadar güzel gözüküyor değil mi ay? 10 dakikan var. balkona çık, iyi bir nefes al. sonra içeri gir, elbiselerini değiştir. hazırsın, iyi uykular.

insan en çok neye, neden kızar? çok iyi biliyorsun değil mi cevabı... tekrar düşün, tekrar cevapla. insan en çok kendine, tekrara düştüğü için kızar. bunu bile tekrar tekrar yapar.

insan en çok... iyi geceler. ne kadar güzel gözüküyor değil mi ay? 10 dakikan var. balkona çık, iyi bir nefes al. sonra içeri gir, elbiselerini değiştir. hazırsın. iyi uykular.

farklılaşamadıklarımız

süper lotoyu tutturma ihtimaliniz 25 milyon 827 bin 165'te 1'dir. buna rağmen denersiniz.

muhteşem bir günün sonunda süper loto oynamaya karar verdiniz. en yakın bayiye gittiniz. dünyadaki en büyük başarısı 25 milyon küsürde 1 olmak isteyenlere hayal satmak olan ve bunu hala başarıyla yerine getirmekte olan beyaz saçlı, şişman, kırışık suratlı, gözlüklü bayi sahibiyle göz göze geldiniz. kalem istediniz. bir sonraki çekilişin galibi olacak 6 numarayı işaretlediniz ve artık zenginsiniz. tebrikler, peki şimdi... sizi mutlu eden ne? zengin olmak mı yoksa 25 milyon 827 bin 165'te 1 olmak mı?

size zor bir soru sormadım. cevabınızın "zengin olmak" olduğunu tahmin etmek zor değil. kim olsa aynı cevabı verirdi. tam burada size, 25 milyon'da 1 olmadığınızı hatırlatmak isterim. gayet, sıradan, standart bir insandınız ve sahip olduğunuz tek şey şanstı. yani kendini geçmişte bir kere bile olsa şanslı hissetmiş veya bugün şanslı hisseden veya bir gün şanslı hissedecek 7 milyar insanın her biriyle ortak bir noktanız var. bir şans oyununu kazanmak, sizi farklılaştırmadı; istemeden 7 milyarlaştınız.

farklı biri olsaydınız, herhalde bunları düşünürdünüz. nereden mi biliyorum? ben farklıyım. yani kendini geçmişte bir kere bile olsa farklı hissetmiş veya bugün farklı hisseden veya bir gün farklı hissedecek 7 milyar insanın her biriyle ortak bir noktaya sahibim. ve dünyada eşsizim. aynı kendini eşsiz hisseden tüm insanlar gibi.

neden rap(müzik) yapamadık?


mikrofonu elime ilk aldığımda sene 2007'ydı. yeni yeni öğrenmeye başladığım cool edit programında kayıt tuşuna basarak doğaçlama şarkılar yazabiliyordum. soran olsaydı "tanrı vergisi bir yetenek" derdim, fakat aslında küçüklüğümden beri psikolojim bozuk. şizofreniyi havalı bir şey sandığımız dönemlerdi, "bir hastalığın olsa hangisine sahip olmak istersin?" diye sorsalar "şizofreni" ya da ağza daha havalı gelen bir hastalığın adını vereceğimiz dönemler. çok bir şey değişmedi, şimdi sorsalar herhalde "sinestezi" derdim. sanıyorum ki hayatımın en önemli günleriydi o günler.

peki genç yaşta başlayan bu müzik sevgisi neden ilerlemedi? biz, ben ve o dönemki arkadaşlarım, neden eminem gibi rapçilerden olamadık? gariptir.

aklımda ne grafik tasarım, ne video kurgusu, ne kod, ne de başka bir şey vardı. bir dönemi sadece "iyi bir prodüktör olmak istiyorum." diye geçirmiştim. benliğimin bana verdiği en büyük kötülüklerden biriyse "imkanlardan yakınan bir insan" olmaktı. imkanlar ne kadar yeterli olsa da gözümde o kadar yetersizdi. ya da beynimiz, imkanlarımızı kullanabilecek kadar gelişmemişti henüz. şimdi sorsan, bilgisayarı bu denli biliyor olmam bile benim için büyük bir imkan; fakat o zaman için bu, yok sayılabilecek bir şeydi.

ankara'daydık. hiphop kültürünü türkiye'ye yeni yeni tanıttığımız günlerdi. özellikle batıkent tarafında yer alan basemode harika işler çıkarıyordu. biz de sincan'da yeni bir grup yaratmış, ankara'yı türkçe rap'te bir adım ileri götürmek istiyorduk. bir süre başarılı olmuştuk da. bir süre her şeyin mükemmel olacağını düşünmüştüm, insanları gerçekten tanıyana kadar.

kendi aramızda ufak bir miktar para biriktirip, bir arkadaşın açmakta olduğu stüdyoya yardımcı olmuştuk. stüdyo, sincan'da bir pasajın alt katında bulunuyordu, sahibinin adı yanlış hatırlamıyorsam eğer emre'ydi. buraya kadar her şey mükemmeldi, profesyonel bir müzik hayatına adım atıyor gibiydik. taa ki insanların tek derdinin aslında yaptıkları müzikten bahsederek hatun düşürmek olduğunu öğrendiğim zamana kadar.

stüdyo bazen kapalı olurdu. bir iki saat sincan sokaklarında dolaştıktan sonra stüdyoya geri döner, açılıp açılmadığını kontrol ederdik. bir gün gittiğimde, stüdyo açılmıştı. ses yalıtımlı odanın tam ortasında bir kanepe vardı ve içerideki "arkadaşlarım", stüdyo sahibinin o kanepe üzerinde biriyle "nasıl" birlikte olduğundan bahsediyordu. sohbet o kadar derindi ki kayıt alamayacaktık. işin aslı da zaten, o stüdyoda 2 kere kayıt alabildik. geri kalan zamanlarda insanların hayvanlıklarını dinlemek zorunda kalıyordum. şimdi bakınca; erkeklerin büyük bir çoğunluğunun aptal olduğunu ve sadece uzuvlarından düşünebildiklerini görebiliyorum. kimse, ben hariç kimse o stüdyoya, kendini geliştirebileceği bir ortam olarak bakmıyordu. bu yüzden, yıllarca kendimi suçlayacaktım.

daha sonra, bugün hala müziksel yeteneklerine saygı duyduğum, o ortamlardan konuştuğum nadir insanlardan biri olan neşet kılıç'ın stüdyosuyla tanıştım.

burada size bir ayrıntıdan bahsetmek isterim. bazı insanlar, yapay yollarla elde edilemeyen "insan kullanma" yeteneğiyle doğarlar. bazı insanlar, kendilerini her zaman geriye çeker, susar ve yaşananları izlerler. yaşananları "haddine olmayarak" yorumlarlar. ben kendini her zaman geriye çekip susan ve yaşananları izleyen, haddine olmasa da yorumlayan insanlardanım.

neşet kılıç'ın stüdyosunda bir kere kayda girmiştim. o kayıt ne oldu bilmiyorum, sonradan kaybolduğunu öğrenmiştim. bazen müziği usb'me atar, sözlerle birlikte neşet'in stüdyosuna giderdim. insanlar, neşet kılıç'ın ticari kaygısını düşünmeden, ondan rica ederek kayda girerler ve parasını vermezlerdi. ben stüdyoya gider, hal hatır sorar, oturur, yaşananları inceler ve hiçbir zaman rica edemezdim. susar ve olanları, olacakları izlerdim. rica etseydim eğer eminim ki neşet "hayır" demezdi. fakat ben öyle bir insan değildim. işin aslı, kayda verecek param yoktu. profesyonel kayıt almak yerine tekrar evime döner, çubuk mikrofonumla bir şeyler denerdim. sonrasıysa düşünceler. en çok bu dönemlerde kendimi "neden diğer insanlar gibi olamıyorum?" ile suçlamışımdır sanırım. daha sonraki tecrübelerime dayanarak, bunun büyük bir erdem olduğunu şimdi anlayabiliyorum.

peki neden kimse başarılı olamadı?

yıllar sonra sivas'ta üniversite kazanıp, bırakıp ankaraya döndüm. bugün yakından tanıdığınız "odunluzıkkım" haline geldim. tüm arkadaşlarımı, kuzenim de dahil olmak üzere ankara'daki rap ortamından tanıdığım herkesi silmek zorunda kalmıştım.

şunu unutmamanızı isterim, farklılığınızla gurur duyamıyorsanız eğer sebebi farklılığınız değil, etrafınızdakilerdir. etrafınızda hissettiğiniz o baskı, kendinizi sorgulamanıza sebep olur. zamanla "onlar gibi" olmak ister, kendinize küfürler eder, balkonda otururken "deliler neden delirdi? ben de mi deliriyorum?" diye sorarsınız. suçu kendinizde aramayın, etrafınızdakilere bakın.

daha sonra, hiç kimsenin tanımadığı sanal bir kahramana dönüştüm. ne fotoğrafım, ne benliğim, ne bir kişiliğim vardı. sanal bir karakterdim ve yeterdi. artık değişme vaktim gelmişti, insanların arasına "farklılıklarımla gurur duyarak" çıkmaya karar vermiştim. çıktım da.

diğerlerinden farklı bir insansanız eğer, diğerlerinden farklı şeyleri görmeye ve onlar üzerine düşünmeye başlarsınız. ben onlardan farklı bir insandım. kendisiyle arasında en az 10 yaş bulunan küçük kızlara "yol göstermesi" gereken "abi"lerin, küçük kızların "yollarını nasıl bozduğuna" şahit oldum. kendisinden 10 yaş küçük kızlarla fantastik hayaller kuran "abi"lere şahit oldum. "aşkın yaşı olmaz" diye düşünüyorsanız, "küçük kız" diye hitap ettiğim kısmın 18 yaşının altında olduğunu bilmenizi isterim.

aynı ortamda bulunan kızların, erkekler arasında birbiri arasında paslandığını görmüştüm. tamamen sallıyorum: fatma isimli bir kadın önce ferhat isimli bir erkekle birlikte oluyordu. ferhat isimli erkek, arkadaşı süleyman'a fatma'nın çok güzel seviştiğinden bahsediyordu. ferhat, fatma'dan ayrılıyor ve yerini süleyman'a bırakıyordu. bundansa kimse rahatsız olmuyordu.

"bu kültürün içinde bu da var" diyerek kendini esrara, uyuşturucuya, hapa teslim edene de şahit oldum. aslında kimsenin umrunda "bu müziği, bu kültürü yaşamak" gibi bir şey yoktu. insanlar, uyuşturulmuş olma hissinden, onun verdiği zevkten hoşlanıyordu. bunun için bir kılıf bulmuşlardı, "bunlar, bu kültürün içinde var."

"neden kimse başarılı olamadı?" sorusunun çok basit bir cevabı var. çünkü kimse, yaptığı şeyi ciddiye almadı. lafa geldiğinde herkes eminem olmak istiyordu fakat işin özünde, normal bir sosyalleşme sırasında kadınları etkileyemeyecek insanların "müzik yapıyorum" diyebilme çabası yatıyordu.

insanların ağzında "türkçe rap, türkiye'de tutmuyor. insanlar dinlemiyor." diye bir şey vardı fakat yapabileni hiç sorgulamadılar. mesela ceza, fuat gibi insanlar nasıl ve neden başarıyordu? çünkü yaptıkları müziğe değer veriyorlardı. yaptıkları müziğin kültürünün peşinden koşuyorlardı. diğerleri mi? diğerlerinin sadece bahaneleri vardı işte. "yapamıyoruz çünkü..."

çünküsü... başarısızlığınız, sizin mallığınız. siz bu kültürü bir gram bile anlamamıştınız. gerçekleştirmek istememiştiniz.

velhasıl kelam, patron son zamanlarda mükemmel bir albüm yaptı. biz yapamadık, yapabilenleri kutluyorum.


1 yıl.

buraya yazmayalı çok uzun zaman oldu. her gün yazdığım, yazmadan duramadığım, yazarken paketlerce sigara bitirdiğim günleri hatırlarım. insan hayatı biraz garip olsa gerek; insanı, yazmadan duramadığı günlerden yüzüne bile bakmadığı günlere getirebiliyor. insan hayatı garip gerçekten... size, bu garipliklerden bahsetmek isterim.

hiç, ömür boyu mutlu olmayacağınıza inandınız mı? "sınırsız seçenek hakkın olsaydı, şu an seni ne mutlu ederdi?" gibi bir soruyla karşılaşıp cevapsız kaldınız mı? hayatta bir adım daha ileri gidemeyeceğinize, gücünüzün kalmadığına, pes ettiğinize, her şeyden pes edeceğinize ve hiçbir şeyin sizi mutlu edemeyeceğine inandınız mı? ben inandım. körü körüne inanıp, körü körüne yaşadım bunları; kendimi mutsuz etmek için elimden geleni yaptım. hayatım boyunca çıktığım merdivende, bir sonraki adımı atmaya sıkıldığım için inmeye başlamıştım. güçsüz olduğumdan değil, sıkıldığımdan. yaşarken yaşamaktan sıkılır mı insan? ben sıkıldım, çoğunuz gibi.

eskiden olsaydı, şu an nasıl hissettiğinizi çok iyi anlayabilirdim. doğrusu mutsuz ve karamsar olmanın ne demek olduğunu çok iyi bilirim. yalnız olmanın, insanın türlü türlü hamlelerle kendini yalnız olduğuna inandırmasının ne demek olduğunu çok iyi bilirim. kendisini yalnızlığa iten insanlara hak vermemek mümkün değil-di eskiden. şu an nasıl hissettiğinize dair hiçbir fikrim yok. sizinle empati bile kuramıyorum. ne düşündüğünüzü bilmiyorum, bilmek de istemiyorum.

aslında, size hikayemi biraz anlatmam gerekiyor...

yaklaşık bir yıl önce, 2 oda 1 salon evimizde oturmuş dışarıyı izliyordum. hayatı sorguluyor ve kendime intihar etmemek için bir sebep arıyordum. intihar etmemek için sebeplerim vardı. birincisi, intihar etmek büyük bir korkaklıktı; ikincisiyse, henüz aradığım şeyler vardı. hayatta, aradığım hiçbir şeyi bulamamıştım. hiçbir soruyu cevaplamamıştım. sadece sorularım vardı.

arada sırada ev arkadaşımla oturup birbirimize geçmişte ne kadar kalabalık olduğumuzu anlatırdık. ciddi bir kalabalığımız vardı, sayısız da arkadaşımız. en son geldiğimiz noktadaysa, ne zaman saymaya kalksak; üçü geçmiyordu sayı. bir, şu. iki, bu. üç, lan galiba şu da vardı. dört.... şş, sessizlik.

bundan 6 yıl önce, 14 şubat'ta bir kadın ile tanıştım. insan hayatı biraz garip olsa gerek; o günden seneler sonra, daha önce aradığım soruların cevabının hep orada, onda olduğunu fark ettim. aşk, o kadındı. sevgi, o kadındı. dostluk, o kadındı. mutluluk, o kadındı. yaşama, çabalama, yeniden başlama isteği o kadındı. mevlana'nın yaratıcısına olan aşkını gördüm orada, onda.

size, mutluluğun tarifini yapamam. size aşkı bile anlatamam; doğru kelimeleri kullanamazsam eğer kalbim kırılır. size onu ve beni anlatabilirim.

bundan tam 1 sene önce, tam 1 sene öncesinde bana yaşama isteği verecek kadının ellerini tutuyordum. hayatımda yapacağı değişikliklerin, beni ne kadar mutlu edeceğinin, bana tekrar yaşamayı öğretebileceğinin farkında bile değildim. sadece ellerinden tutuyordum. bir kış ayı, önce ellerimi ısıtıyordu; sonra benliğimi. yıllar önce taşlaşmış olduğunu düşündüğüm kalbimin atışını hissettiriyordu bana. göğsümün sol tarafında atması gereken kalbimi, onun ellerinde hissediyordum. damarlarımdan akan kanı hissedebiliyordum, onun damarlarından akan kan ile birleşmek için can atıyorlardı sanki. gözlerine bakıyordum, onun en sevdiğim yerlerine. yanaklarından öpüyordum, en sevdiğim yerinden.

evet, bundan tam 1 sene öncesinde düzeldi hayatım. mutluluğu öğrendim. beni sömüren, yaşama isteğimi kaybettiren mutsuzluğu, karamsarlığı attım içimden.

mutlu olmak, çok güzel.
onunla mutlu olmak, harika.
nice 1 senelere.

Bu Blogda Ara