bizim çocuk-lar.

- "bizim çocuklar çikolata yemeyi çok sevmezler. eline telefon verirsin, sabaha kadar otururlar. video izlerler. mesajlaşırlar. hem çikolatadansa limonu tercih ederler. limon güzeldir. koca karıların söylediğine göre sağlıklıdır da. gerçi sarımsak da sağlıklıdır ya, olsun. sarımsağı da o kadar çok sevmezler. sarımsağı mı daha çok sevmezler yoksa çikolatayı mı dersen, herhalde çikolatayı daha çok sevmezler. bizim çocuklar farklıdır biraz."
- "bizim çocuklar demeye başlamışsın bile..."
- "tabi ya, doğru. bizim çocuklar. yokken uzun uzun düşündüm. yazmadım. çizmedim. bazen sayfayı açıp boş boş baktım. ama inat etmedim. ne zaman yazamadığımı fark ettimdi, o zaman dokunmadım kaleme."

eskisinden daha çok konuştuğumu fark edince biraz duraksadım. altı üstü yoldan geçerken gördüğüm bir kafeye girmiştim. canım kahve içmek istemişti. özenle yaptığı kahveden bir kaç yudum aldıktan sonra -huyumdur ya, kurusun gitsin...- başlamıştım konuşmaya. önce ilgilenir gibiydi. kurduğum uzun cümlelere uzun cevaplar veriyordu. kısa cevaplar vermeye başladığını gördüm mü anladım sıkılmaya başladığını.

olsundu ya, alışıktım zaten ben. kaybolduğum süre boyunca uzun uzun düşünmüştüm. yazmamış, çizmemiştim. bazen sayfayı açıp boş boş bakmış ama inat etmemiştim. yazamadığını ne zaman fark etmiştiysem o zaman dokunmamıştım kaleme.

kafenin sahibinin paspas atmasını izledim uzaktan. bir süre büyüleyiciymiş gibi geldi. sonra kalktım. "eyvallah" diyerek çıktım kafeden. ismini "sokak köpeği" koyduğum sokak köpeğiyle beraber yolda yürürken kafamın içinde münakaşaya girdim kendimle.

- "bizim çocuklar diyordun..."
- "evet ya, bizim çocuklar. şimdi hatırladım. bizim çocukların limon kadar güzel buldukları başka şeyler de vardır. şimdi hatırlamam ama elbet vardır. tabi ya tabi, bizim çocuklar hikaye okumayı severler."
- "severler ama..."
- "aması da doğru. bizim çocuklar kendilerini yalnız zannederler. bu yüzden bir cümle uzunsa okumayı reddederler. uzuun uzun düşündüydüm onlara hikayeleri nasıl sevdirebilirim diye. önce kısa cümleler yazmaya başladıydım. sevindiler, hopladılar, bir kaç gün okudulardı da..."
- "ya hikayelerini sevmiyorlarsa?"
- "hayır hayır, olur mu? hallettim sonra onu ben. hep derim ya, bizim çocuklar kendilerini yalnız zannederler. bu yüzden hikayelere diyaloglar katmak lazım gelir. diyalogdaki benim konuştuklarımı kendileri gibi, senin konuştuklarını da başkası gibi okurlar. bu okuma farklılığı onlara bir şeyleri hissettirir. tabi ya hissettirir. yalnız değillermiş gibi hissettirir ki bizim çocuklar yalnız değillerdir."

sokak köpeği hala beni takip ediyordu. bir sokak köpeğine verilebilecek en ilginç ismin "sokak köpeği" olabileceğini düşünürdüm küçüklüğümden beri. bu yüzden her sokak köpeğine "sokak köpeği" ismi verirdim. hoşlarına da giderdi. başkalarına havlayan, onlara kızan tüm köpekler benimle dost olurdu. herhalde beni anlarlardı. yani anlamasalar bile suratıma bön bön bakarlar ve anlıyormuş gibi yaparlardı.

insanlardan daha iyiydiler.

... bir gün devam edecek.

sence şu an saat kaç?


değişik şeyler anlatmak istiyorum, değişik şeyler yazmak. kelimelerin arasında kaybolmak istiyorum. otobüs koltuğuna oturup basınçtan dolayı ağrıyan ayaklarımın ağrısını hissetmek, işitme yetisini kaybetmeye başlamış kulaklarımla duymak, tam uyumak üzereyken yoldan gelen titreşimle cama çarpan kafamın acısıyla kendime gelmek, birbiriyle derin bir sohbete girmiş iki otobüs yolcusunun konuştuklarına kulak kabartmak, yanımda telefonuyla oynayan insanın kiminle mesajlaştığına bir göz atıp hayatı üzerine çıkarımlarda bulunmak istiyorum. ama kısa sürüyor bu isteklerim. boş vermek ve kafamı arkaya yaslayıp gözlerimi kapatarak ya da ekşi sözlük'ün fi tarihinde gerçekleşmiş şeyleri okuyarak ya da varlığımı dahil unutturacak müziklerle hayal dünyasına dalmak daha mantıklı geliyor.

uzun cümleler kurmak istiyorum, insanların okuyup sonuna geldiğinde "konu neydi ki? nereden, nereye geldik? amma karışıkmış bu!" dediği cümleler. bazen duşa girdiğimde, yazdığım tüm yazıları tek tek birleştirerek e-kitap haline getirebileceğimi düşünüyorum; bazense önce kendimle, sonra tanıdıklarımla, sonra iş arkadaşlarımla, nefret ettiklerimle, duş başlığıyla ve hemen karşımda bulunan havalandırma delikleriyle, saçımı yumuş yumuş yapan şampuanlarla kavga ediyorum. insan, cevap almayacağını bildiğinde daha cesaretli olabiliyor ya da biz ona "daha sakin kalabiliyor" diyelim. insan, garipleşiyor hiç şüphesiz bazı zamanlarda. bazı zamanlardaysa dünyanın en tatlı insanı olabiliyor, normalleşiyor, duygudurumu belirleniyor, sakinleşiyor, herkese iyi davranıyor, hoşgörüyle yaklaşıyor fakat...
derin bir uykuya daldım. derin bir uykudan uyandım. yanımda eşim var, mutluyum. bir sabah vakti. uykusunu izledim. gördüğü rüyayı tahmin ettim. gülüyordu, demek ki güzeldi rüyası. demek ki mutluydu uyumadan önce. demek ki mutlu olabiliyordu insan benimle. mutlu düşünüyordum. demek ki mutluydum. demek ki mutlu olabiliyordu insan, inansa da inanmasa da.
mutluluğu nerede keşfettim? bilmek ister miydim? sanırım isterdim. biliyordum da. mutluluğu bir televizyonun ışığında keşfettim. hem de çalışmayan, tek görevi bir gece vakti insanın gözünü almak olan bir televizyon ışığında. tek bir hamlede keşfettim mutluluğu. hava soğuktu ama önemi yoktu. çıkardığım t-shirt'ü küçük bir televizyonun ışığına fırlatarak keşfettim mutluluğu. bu kadar kolaydı işte mutluluk ve bu kadar kolaydı mutlu etmek.
istediğimde kısa cümleler de kurabiliyorum. istediğimde hayal dahi edebiliyorum. fakat canım şu an uzun cümleler kurmak, anlaşılmaz olmak, gizemli kalmak ve sanki daha önce kendimi hiç kimseye anlatmamış gibi davranmak istiyor.  aslında düşününce, canımın ne istediğinden ben de tam olarak emin değilim. gidip, birilerine bağırarak tüm sinirimi atmak istiyorum üzerimden, rahatlamak istiyorum yani. her insanın hak ettiği gibi, hak ettiğimi almak ve üzerimde biriken negatif enerjiyi dışarı atmak istiyorum. işine yeni başlamış bir insan gibi ya da doktorun 1 haftalık ömür biçtiğini görünce köyüne yerleşip yıllardır yaşayarak huzuru keşfetmiş insan gibi. daha doğrusu, hak ettiğimi almak da değil; insanlara, hak ettiklerini vermek istiyorum çünkü dünyada kimse, iyi veya kötü, hak ettiği şeyin farkında değil.

düşün biraz. iyiyle kötü gibi bir ayrım var önünde yapmakta zorlandığın, ince bir çizginin tam üzerine bastığın ve sağa mı yoksa sola mı diye hareket edip etmeyeceğine karar veremediğin. tam ortadasın, evet. tam ortada olduğunda sana "iyiyi mi, yoksa kötüyü mü hak ediyorsun?" diye soruyorlar; neyi hak ettiğini düşünüyorsun? iyiyi mi? ne kadar da egoistsin! kötüyü mü? ne kadar da mütevazisin! neyi hak ettiğini düşünürsen düşün ve ne cevap vermeyi istiyorsan iste; ortada kalmak zorundasın. öyle bir orta bulmak zorundasın ki -ki, iki şeyin ortası bir tanedir, bu yüzden başka bir orta bulmak imkansızdır- ne egoist, ne mütevazi olasın. hak ettiğin şey nedir? düşündüğünü söyleyeyim, "hiçbi şey" değil.
derin bir uykudan uyanmak kolaydır. bir de uykusu derin olanlar vardır. biri seni uyandırdığında "saat kaç?" demek kadar akıllıca bir şey yoktur. zaman önemlidir. saatin kaç olduğunu bilmek de öyle.
iki çeşit saat vardır. biri ruha, biri fiziğe aittir. kendi başına uyandığında, saatin kaç olduğunu tahmin edip tutturabiliyorsan; zamanı doğru yaşıyorsundur demektir. sence şu an saat kaç?
 bence şu an saat... burada durdu.

evet dostum, hayatın yükümlülükleri var.

evet dostum. hayatın kırıntıları var, başkalarının döktüklerini alıp "yaşamak"mış gibi yaşıyorsun işte. başkası için çalışıyorsun değil mi? başkası için uzunca saatlerin var, kendin içinse bir mi, üç mü, beş mi falan... evet dostum, istediğinde çıkamıyorsun gezmeye. istediğinde bakamıyorsun gökyüzüne. önce doğuyorsun, başkasının günahısın. kendini henüz tanımadan başkalarının vakitlerine adapte ediyorsun kendini. okuluna hoşgeldin, henüz anaokulundasın. belki de anaokulu görenlere göre şanslısındır. hayatında hiç anaokulu görmemişsindir ve ilkokula adımını attığın an; anaokulunu görenleri kıskanmışsındır. merak etme, bir şey kaybetmedin. sadece, onlar, vakitlerini başkalarının vakitlerine adapte etmeyi senden önce öğrendiler. yani 1 sene daha şanslısın ama... ne önemi var ki? büyüyorsun. hatırlamayacaksın. hem de hiçbirini.

evet dostum... insanlar büyür, "içimde bir çocuk yatıyor" diye yalan söylerler. sen de söyleyeceksin. "dışım büyük ama aslında çocuk gibiyim" diyeceksin, ama nerede? yalnız başına kaldığında düşünerek öldüreceksen içindeki çocuğu -hem de tekrar tekrar-, neredesin? hangi çocuk... kaçıncı çocuk? bir mi, üç mü, beş mi falan? yoksa öldürdüğün sonsuzuncu mu?

evet dostum, büyüdün ve başkalarına vakit ayırma konusuna oldukça adaptesin. büyüdün ya, büyüklüktendir, artık başkası için çalışıyorsun değil mi? ve başkalarının hayat kırıntılarından besleniyorsun. atıyorlar ortaya, diyorlar ki sana "bugün rahatça gezebilirsin. yarın da. ama ertesi gün, geri dönmek zorundasın." farkında olmadan alıyorsun kırıntıları. bugün gezdiğin için çok mutlusun ve yarın çok mutlu olacağının farkındasın. ama ertesi gün, aynı metnin başındasın. yani tam olarak şu noktadasın dostum: "evet dostum, hayatın kırıntıları var, başkalarının doktüklerini alıp "yaşamak"mış gibi yaşıyorsun işte. başkası için çalışıyorsun değil mi? başkası için uzunca saatlerin var, kendin içinse bir mi, üç mü, beş mi falan..."

şarkılar dinliyorsun değil mi? yazılar yazıyorsun değil mi? sigara içiyor ve kendine zarar veriyorsun. kahve içiyorsun. alkole veriyorsun kendini, çünkü büyüksün! ama hep geriye doğru gitmek istiyorsun değil mi, evet dostum... evet, hayatın yükümlülükleri var. sadece yaşamayı istiyorsun, yürümeyi mesela sonsuza doğru. yürüyemiyorsun ama sonsuza doğru. bakamıyorsun gökyüzüne doğru. yürüyebildiğin, bakabildiğin zamanları istiyorsun değil mi? bu yüzden geriye doğru gitmek daha mantıklı geliyor sana.

hadi koş. durma dostum. çünkü biliyorsun, kendin için ayırdığın bir mi, üç mü, beş mi falan saatlerinde mutlusun. çünkü hayatının aşkını bu saatlerde bulabiliyor, hayatını parçalara bölmek istiyor ve her şeyi onunla paylaşmak istiyorsun. kendin için ayırdığın her saatte onu istiyorsun ve "bizim için ayırdığım" saatler oluyor onlar. bir mi, üç mü, beş mi falan... sayısı önemli değil.

evet dostum. koş, durma. başkası'lar arkandan bakıp daha fazla vakit ayırmanı isteyecekler senden. daha fazla kırıntı vermeyecekler ama, aksine; parçalayacaklar seni. arkana bile bakma.

başkası için çalışıyorsun değil mi dostum? evet... evet dostum. hayatın yükümlülükleri varsa eğer senin de hayallerin var. bir zamanlar ayna kırıklıkları gibi, paramparça olduğunu sandığın ve tek tek birleştirdiğin hayallerin.

büyüyorsun dostum. istemeye istemeye ama göre göre. bir gün gelecek, daha uzağa koşacaksın. bir gün gelecek, gökyüzüne daha net bakacaksın. ama kendine hep soracaksın "başkası için mi çalışıyorum?" diye. başkaları dostum... evet dostum, hayatın yükümlülükleri ve yükümlülüklerin yardımcıları var. peşini bırakmayacaklar.

koş hadi. uzaklaşabildiğin kadar uzaklaş.

evet dostum. koş.

Bu Blogda Ara