2 Mart 2017

neden rap(müzik) yapamadık?


mikrofonu elime ilk aldığımda sene 2007'ydı. yeni yeni öğrenmeye başladığım cool edit programında kayıt tuşuna basarak doğaçlama şarkılar yazabiliyordum. soran olsaydı "tanrı vergisi bir yetenek" derdim, fakat aslında küçüklüğümden beri psikolojim bozuk. şizofreniyi havalı bir şey sandığımız dönemlerdi, "bir hastalığın olsa hangisine sahip olmak istersin?" diye sorsalar "şizofreni" ya da ağza daha havalı gelen bir hastalığın adını vereceğimiz dönemler. çok bir şey değişmedi, şimdi sorsalar herhalde "sinestezi" derdim. sanıyorum ki hayatımın en önemli günleriydi o günler.

peki genç yaşta başlayan bu müzik sevgisi neden ilerlemedi? biz, ben ve o dönemki arkadaşlarım, neden eminem gibi rapçilerden olamadık? gariptir.

aklımda ne grafik tasarım, ne video kurgusu, ne kod, ne de başka bir şey vardı. bir dönemi sadece "iyi bir prodüktör olmak istiyorum." diye geçirmiştim. benliğimin bana verdiği en büyük kötülüklerden biriyse "imkanlardan yakınan bir insan" olmaktı. imkanlar ne kadar yeterli olsa da gözümde o kadar yetersizdi. ya da beynimiz, imkanlarımızı kullanabilecek kadar gelişmemişti henüz. şimdi sorsan, bilgisayarı bu denli biliyor olmam bile benim için büyük bir imkan; fakat o zaman için bu, yok sayılabilecek bir şeydi.

ankara'daydık. hiphop kültürünü türkiye'ye yeni yeni tanıttığımız günlerdi. özellikle batıkent tarafında yer alan basemode harika işler çıkarıyordu. biz de sincan'da yeni bir grup yaratmış, ankara'yı türkçe rap'te bir adım ileri götürmek istiyorduk. bir süre başarılı olmuştuk da. bir süre her şeyin mükemmel olacağını düşünmüştüm, insanları gerçekten tanıyana kadar.

kendi aramızda ufak bir miktar para biriktirip, bir arkadaşın açmakta olduğu stüdyoya yardımcı olmuştuk. stüdyo, sincan'da bir pasajın alt katında bulunuyordu, sahibinin adı yanlış hatırlamıyorsam eğer emre'ydi. buraya kadar her şey mükemmeldi, profesyonel bir müzik hayatına adım atıyor gibiydik. taa ki insanların tek derdinin aslında yaptıkları müzikten bahsederek hatun düşürmek olduğunu öğrendiğim zamana kadar.

stüdyo bazen kapalı olurdu. bir iki saat sincan sokaklarında dolaştıktan sonra stüdyoya geri döner, açılıp açılmadığını kontrol ederdik. bir gün gittiğimde, stüdyo açılmıştı. ses yalıtımlı odanın tam ortasında bir kanepe vardı ve içerideki "arkadaşlarım", stüdyo sahibinin o kanepe üzerinde biriyle "nasıl" birlikte olduğundan bahsediyordu. sohbet o kadar derindi ki kayıt alamayacaktık. işin aslı da zaten, o stüdyoda 2 kere kayıt alabildik. geri kalan zamanlarda insanların hayvanlıklarını dinlemek zorunda kalıyordum. şimdi bakınca; erkeklerin büyük bir çoğunluğunun aptal olduğunu ve sadece uzuvlarından düşünebildiklerini görebiliyorum. kimse, ben hariç kimse o stüdyoya, kendini geliştirebileceği bir ortam olarak bakmıyordu. bu yüzden, yıllarca kendimi suçlayacaktım.

daha sonra, bugün hala müziksel yeteneklerine saygı duyduğum, o ortamlardan konuştuğum nadir insanlardan biri olan neşet kılıç'ın stüdyosuyla tanıştım.

burada size bir ayrıntıdan bahsetmek isterim. bazı insanlar, yapay yollarla elde edilemeyen "insan kullanma" yeteneğiyle doğarlar. bazı insanlar, kendilerini her zaman geriye çeker, susar ve yaşananları izlerler. yaşananları "haddine olmayarak" yorumlarlar. ben kendini her zaman geriye çekip susan ve yaşananları izleyen, haddine olmasa da yorumlayan insanlardanım.

neşet kılıç'ın stüdyosunda bir kere kayda girmiştim. o kayıt ne oldu bilmiyorum, sonradan kaybolduğunu öğrenmiştim. bazen müziği usb'me atar, sözlerle birlikte neşet'in stüdyosuna giderdim. insanlar, neşet kılıç'ın ticari kaygısını düşünmeden, ondan rica ederek kayda girerler ve parasını vermezlerdi. ben stüdyoya gider, hal hatır sorar, oturur, yaşananları inceler ve hiçbir zaman rica edemezdim. susar ve olanları, olacakları izlerdim. rica etseydim eğer eminim ki neşet "hayır" demezdi. fakat ben öyle bir insan değildim. işin aslı, kayda verecek param yoktu. profesyonel kayıt almak yerine tekrar evime döner, çubuk mikrofonumla bir şeyler denerdim. sonrasıysa düşünceler. en çok bu dönemlerde kendimi "neden diğer insanlar gibi olamıyorum?" ile suçlamışımdır sanırım. daha sonraki tecrübelerime dayanarak, bunun büyük bir erdem olduğunu şimdi anlayabiliyorum.

peki neden kimse başarılı olamadı?

yıllar sonra sivas'ta üniversite kazanıp, bırakıp ankaraya döndüm. bugün yakından tanıdığınız "odunluzıkkım" haline geldim. tüm arkadaşlarımı, kuzenim de dahil olmak üzere ankara'daki rap ortamından tanıdığım herkesi silmek zorunda kalmıştım.

şunu unutmamanızı isterim, farklılığınızla gurur duyamıyorsanız eğer sebebi farklılığınız değil, etrafınızdakilerdir. etrafınızda hissettiğiniz o baskı, kendinizi sorgulamanıza sebep olur. zamanla "onlar gibi" olmak ister, kendinize küfürler eder, balkonda otururken "deliler neden delirdi? ben de mi deliriyorum?" diye sorarsınız. suçu kendinizde aramayın, etrafınızdakilere bakın.

daha sonra, hiç kimsenin tanımadığı sanal bir kahramana dönüştüm. ne fotoğrafım, ne benliğim, ne bir kişiliğim vardı. sanal bir karakterdim ve yeterdi. artık değişme vaktim gelmişti, insanların arasına "farklılıklarımla gurur duyarak" çıkmaya karar vermiştim. çıktım da.

diğerlerinden farklı bir insansanız eğer, diğerlerinden farklı şeyleri görmeye ve onlar üzerine düşünmeye başlarsınız. ben onlardan farklı bir insandım. kendisiyle arasında en az 10 yaş bulunan küçük kızlara "yol göstermesi" gereken "abi"lerin, küçük kızların "yollarını nasıl bozduğuna" şahit oldum. kendisinden 10 yaş küçük kızlarla fantastik hayaller kuran "abi"lere şahit oldum. "aşkın yaşı olmaz" diye düşünüyorsanız, "küçük kız" diye hitap ettiğim kısmın 18 yaşının altında olduğunu bilmenizi isterim.

aynı ortamda bulunan kızların, erkekler arasında birbiri arasında paslandığını görmüştüm. tamamen sallıyorum: fatma isimli bir kadın önce ferhat isimli bir erkekle birlikte oluyordu. ferhat isimli erkek, arkadaşı süleyman'a fatma'nın çok güzel seviştiğinden bahsediyordu. ferhat, fatma'dan ayrılıyor ve yerini süleyman'a bırakıyordu. bundansa kimse rahatsız olmuyordu.

"bu kültürün içinde bu da var" diyerek kendini esrara, uyuşturucuya, hapa teslim edene de şahit oldum. aslında kimsenin umrunda "bu müziği, bu kültürü yaşamak" gibi bir şey yoktu. insanlar, uyuşturulmuş olma hissinden, onun verdiği zevkten hoşlanıyordu. bunun için bir kılıf bulmuşlardı, "bunlar, bu kültürün içinde var."

"neden kimse başarılı olamadı?" sorusunun çok basit bir cevabı var. çünkü kimse, yaptığı şeyi ciddiye almadı. lafa geldiğinde herkes eminem olmak istiyordu fakat işin özünde, normal bir sosyalleşme sırasında kadınları etkileyemeyecek insanların "müzik yapıyorum" diyebilme çabası yatıyordu.

insanların ağzında "türkçe rap, türkiye'de tutmuyor. insanlar dinlemiyor." diye bir şey vardı fakat yapabileni hiç sorgulamadılar. mesela ceza, fuat gibi insanlar nasıl ve neden başarıyordu? çünkü yaptıkları müziğe değer veriyorlardı. yaptıkları müziğin kültürünün peşinden koşuyorlardı. diğerleri mi? diğerlerinin sadece bahaneleri vardı işte. "yapamıyoruz çünkü..."

çünküsü... başarısızlığınız, sizin mallığınız. siz bu kültürü bir gram bile anlamamıştınız. gerçekleştirmek istememiştiniz.

velhasıl kelam, patron son zamanlarda mükemmel bir albüm yaptı. biz yapamadık, yapabilenleri kutluyorum.


20 Ocak 2017

1 yıl.

buraya yazmayalı çok uzun zaman oldu. her gün yazdığım, yazmadan duramadığım, yazarken paketlerce sigara bitirdiğim günleri hatırlarım. insan hayatı biraz garip olsa gerek; insanı, yazmadan duramadığı günlerden yüzüne bile bakmadığı günlere getirebiliyor. insan hayatı garip gerçekten... size, bu garipliklerden bahsetmek isterim.

hiç, ömür boyu mutlu olmayacağınıza inandınız mı? "sınırsız seçenek hakkın olsaydı, şu an seni ne mutlu ederdi?" gibi bir soruyla karşılaşıp cevapsız kaldınız mı? hayatta bir adım daha ileri gidemeyeceğinize, gücünüzün kalmadığına, pes ettiğinize, her şeyden pes edeceğinize ve hiçbir şeyin sizi mutlu edemeyeceğine inandınız mı? ben inandım. körü körüne inanıp, körü körüne yaşadım bunları; kendimi mutsuz etmek için elimden geleni yaptım. hayatım boyunca çıktığım merdivende, bir sonraki adımı atmaya sıkıldığım için inmeye başlamıştım. güçsüz olduğumdan değil, sıkıldığımdan. yaşarken yaşamaktan sıkılır mı insan? ben sıkıldım, çoğunuz gibi.

eskiden olsaydı, şu an nasıl hissettiğinizi çok iyi anlayabilirdim. doğrusu mutsuz ve karamsar olmanın ne demek olduğunu çok iyi bilirim. yalnız olmanın, insanın türlü türlü hamlelerle kendini yalnız olduğuna inandırmasının ne demek olduğunu çok iyi bilirim. kendisini yalnızlığa iten insanlara hak vermemek mümkün değil-di eskiden. şu an nasıl hissettiğinize dair hiçbir fikrim yok. sizinle empati bile kuramıyorum. ne düşündüğünüzü bilmiyorum, bilmek de istemiyorum.

aslında, size hikayemi biraz anlatmam gerekiyor...

yaklaşık bir yıl önce, 2 oda 1 salon evimizde oturmuş dışarıyı izliyordum. hayatı sorguluyor ve kendime intihar etmemek için bir sebep arıyordum. intihar etmemek için sebeplerim vardı. birincisi, intihar etmek büyük bir korkaklıktı; ikincisiyse, henüz aradığım şeyler vardı. hayatta, aradığım hiçbir şeyi bulamamıştım. hiçbir soruyu cevaplamamıştım. sadece sorularım vardı.

arada sırada ev arkadaşımla oturup birbirimize geçmişte ne kadar kalabalık olduğumuzu anlatırdık. ciddi bir kalabalığımız vardı, sayısız da arkadaşımız. en son geldiğimiz noktadaysa, ne zaman saymaya kalksak; üçü geçmiyordu sayı. bir, şu. iki, bu. üç, lan galiba şu da vardı. dört.... şş, sessizlik.

bundan 6 yıl önce, 14 şubat'ta bir kadın ile tanıştım. insan hayatı biraz garip olsa gerek; o günden seneler sonra, daha önce aradığım soruların cevabının hep orada, onda olduğunu fark ettim. aşk, o kadındı. sevgi, o kadındı. dostluk, o kadındı. mutluluk, o kadındı. yaşama, çabalama, yeniden başlama isteği o kadındı. mevlana'nın yaratıcısına olan aşkını gördüm orada, onda.

size, mutluluğun tarifini yapamam. size aşkı bile anlatamam; doğru kelimeleri kullanamazsam eğer kalbim kırılır. size onu ve beni anlatabilirim.

bundan tam 1 sene önce, tam 1 sene öncesinde bana yaşama isteği verecek kadının ellerini tutuyordum. hayatımda yapacağı değişikliklerin, beni ne kadar mutlu edeceğinin, bana tekrar yaşamayı öğretebileceğinin farkında bile değildim. sadece ellerinden tutuyordum. bir kış ayı, önce ellerimi ısıtıyordu; sonra benliğimi. yıllar önce taşlaşmış olduğunu düşündüğüm kalbimin atışını hissettiriyordu bana. göğsümün sol tarafında atması gereken kalbimi, onun ellerinde hissediyordum. damarlarımdan akan kanı hissedebiliyordum, onun damarlarından akan kan ile birleşmek için can atıyorlardı sanki. gözlerine bakıyordum, onun en sevdiğim yerlerine. yanaklarından öpüyordum, en sevdiğim yerinden.

evet, bundan tam 1 sene öncesinde düzeldi hayatım. mutluluğu öğrendim. beni sömüren, yaşama isteğimi kaybettiren mutsuzluğu, karamsarlığı attım içimden.

mutlu olmak, çok güzel.
onunla mutlu olmak, harika.
nice 1 senelere.

27 Temmuz 2016

umarım sizin için de vakit bu kadar hızlı geçer.


hayatım.

biliyorum. 6. ayımızdan bahsetmeyeli uzun zaman oldu. biliyorum evet, uzun zamandır yazmıyorum. biliyor musun bilmem, uzun zamandır yazamıyorum. yaptığım, anlattığım tek şey laf kalabalığı.

kendimi, edebiyat konusunda tükenmiş gibi hissediyorum. edebiyat konusunda hiçbir zaman ileri adım atamadığımı fark ediyorum; bu, biraz da olsa beni neşelendiriyor. hayır, bunu kabullenebildiğim için kendimden nefret etmiyorum ya da yapamadığım için ağlamıyorum tabi ki. dediğim gibi, bu; beni neşelendiriyor.

doğrusunu söylemek gerekirse, bunun edebiyat konusunda tükenmişlik ile alakası yok. işin en doğrusu, insan; mutsuz olduğunda yazabilecek yüzlerce şey bulabilirken, mutluluğu pek anlatamıyor. mutluluğa geldiğinde tıkanıyor olsa gerek biraz kelimeler, ağızdan, klavyeden çıkmıyor. mutluluk, yazılması zor bir zanaate dönüşüyor; mutsuzluktan ziyade. bu sebeple, "yazmıyorum" değil, yazamıyorum.

sevgilim...

ellerin ellerimde. sakarya'dan sıhhiye'ye doğru yürüyoruz. o an geleceği, geçmişi ve her şeyi bir kenara bırakıp bütün sakarya'yı kapatmak istiyorum tüm çiçeklere sahip olabilelim diye. en güzel çiçeklere göz gezdiriyorum; hepsine sahip olmak, hepsini sana uzatmak ve hepsi için ayrı ayrı hikaye yazmak istiyorum. hikayeyi yazmak değil, hikayeyi yaşamak istiyorum; beraber, bir ömür boyu. keşke kafamın içinde olsan, keşke görsen kurduğum o muhteşem manzarayı.

vakit, hala geçiyor. bazen "vakit" konusunda saçmaladığım oluyor; en çok elimden tuttuğunda dursun istiyorum çünkü. oysaki bu kadar bencil olmayabilirim, tenime değdiğinde dursa da olur.

sadece sen ve ben; o, büyük sessizlik. ne yayaların sesi, ne arabaların. belki kuşlar uçabilir tepemizde, olsun o kadar. belki bir kedi miyavlayabilir uzaktan. belki bir köpek, havlamasa da olur.

bi tanem...

bunlar benim en güzel günlerim. daha doğrusu, seninle geçirdiğim her gün benim için en güzeli. yağmurlar yağsın, karlar yağsın, rüzgar essin, güneş çıksın; sen varsan eğer 4 mevsim bile güzel. sen varsan eğer bana 1 mevsimde yeter, fazlasında gözüm yok. sen, var ol; gerisi hiç fark etmez.

seni çok seviyorum.
ve o güne kadar nasıl geldiğimizi hatırlamıyordum. yazdıklarımda hep "vaktin hızlı geçtiğini" anlatıyordum çocuklar. bütün hayatım şimdi gözlerimin önünden geçiyor, sanki dün yaşamışım gibi. annenizin, anneannenizin beyaz gelinliğini üzerindeyken görseydiniz ona siz bile aşık olurdunuz. diyorum ya, o güne kadar nasıl geldiğimizi hatırlamıyordum. bir gün bir baktım elimde yüzükle evlenme teklifi ediyordum. hemen kısa bir süre sonra evleniyorduk zaten. bir gün, umarım siz de ben kadar çok seversiniz. bir gün, umarım sizin için de vakit bu kadar hızlı geçer.