hayattan bir kesit: deliler delirdiler.

bundan neredeyse 3 sene öncesiydi, tam hatırlamıyorum. bir gece vakti ağlıyordum. elimde telefonla birilerine ulaşmak istiyor ve kafamdaki soruları sormak istiyordum. ben çok soru sorarım. dolabın içindeki kırmızı eşofmanın neden orada olduğu çok önemlidir mesela. ya da ne bileyim, bir delinin hareketlerinden çok, neden delirdiği önemlidir benim için.
gözyaşlarımın arasında telefonu zor görüyordum. etrafında, sorularını saçma bulacak insanlar bulunduğunda, kişi listesini kırk defa gözden geçiriyor insan. kafasından "hangisi bana mantıklı cevap verir?" yerine, "hangisi daha az saçma bulur?" sorusunu gezdiriyor. birini buluyordum o zaman, şimdi kim olduğunu hatırlamıyorum.

"şu an berbat haldeyim. sorgularken cevap alamamaktan bıktım. delirdiğimi düşünüyorum. deliler hastanesine gitmek, oradaki insanların neden delirdiğini öğrenmek istiyorum. sahi ya, deliler neden delirmiştir? acaba benim gibi, sürekli sorguladıkları için mi?" yazıyordum mesaja. gönderip göndermemek arasında ikileme düşüyordum. gönderiyordum sonra.
etrafınızda saçmalamaktan hoşlanan insanlar varsa eğer, onları sevmelisiniz. birinin sorusu ne kadar mantıksız olursa olsun, asla saçma olarak görmemelisiniz. her şeyin bir cevabı vardır. sadece, henüz cevaplandırılamamış şeyler vardır. adınaysa mucize derler.
cevap gelmiyordu. ellerim titriyordu o an, çok iyi hatırlıyorum. şizofren olduğumu düşündüğüm zamanlar gelmemişti henüz. aklımdan sadece delirmek geçiyordu. bir kişiyi sadece "o" olduğunuz zaman çok iyi anlayabilirsiniz. delirmeyi, neden delirildiğini bilmeyen bir insan; delileri nasıl anlayabilirdi ki?

hala cevap gelmiyordu. aslında söylediğim şeyden korkup benimle bir daha konuşmamasından şüphe ediyordum kim olduğunu hatırlamadığım insanın. vardır böyle insanlar. ama ben odunluzıkkım'dım. hayatından silerdi en fazla ve bir daha konuşmazdık sadece. umrumda olmazdı.
bir hayat dersidir. hayatınızdan birileri çıkıyorsa eğer, mutlaka yeni birileri girecektir. yeni insanlarla tanışacak ve onlarla aynı hataları yapmamaya özen göstereceksinizdir. yeni hatalarla onları da kaybedeceksinizdir ama birileri mutlaka gelecektir. bu böyle olmasaydı eğer, yaşanmışlıklar olmazdı. tecrübeler olmazdı. biz olmazdık.
cevap, hala gelmiyordu. delinin biri tanrıyı aşırı derecede sorguladığından delirmiş olabilirdi. ya da ne bileyim, sevdiğini kaybettiği için de delirmiş olabilirdi. korku insanları delirtebilir miydi? nefret? bilmem gerekiyordu. çünkü bir insanı delirtecek derecede olan duygular, kötüdür. bu mantıkla yola çıkarsak, tüm duygular kötüdür.

sherlock holmes, duygularını araştırmalarının içine katsaydı eğer güneş çoktan batıdan doğardı biliyordum. ama bunun, konuyla hiç alakası yoktu.
ben delilerin neden delirdiğini hiç bilmedim. birilerine illaki deliler hastanesine gittiğim yalanını atmışımdır. çünkü gitmeyi istemiştim. gitsem de beni almayacakları aklıma gelmişti. bu yüzden sadece istekte kaldı bunlar.

bir gün gideceğim. çünlü, deliler delirdiler. bana da bazen deli diyorlar. ben de pek akıllı olduğumu sanmıyorum zaten.

şenlik 13'ten sonraki elveda.

benim gibi olup da pes edenler için, dünyayı değiştirebilecek güce sahip olup da vazgeçenler için, bir kalıba girip kendini değiştirmeyenler için, herkes için; hepinizden kocaman bir "hayat böyle!" alabilir miyim?
aslında benim hikayem biraz garip. deli bir insanın garip olmayan hikayesi yoktur zaten. üniversiteye neden geldiğimi biliyorum, ama insanlara bunu anlatmaktan bıktım.
üniversitemdeki ilk senemi çok boktan geçirdim. yatağımdan hiç çıkmıyordum. bilim adamları araştırmalarını yanlış yerlerde yapıyorlar aslında. bizim yurda gelip sene boyunca yatağından hiç kalkmayan insanların yatağını karıştırsalar, henüz hiç keşfedilmemiş binlerce parazit kolonisi bulabilirler.

yazın karar verdim, sömestr'da karar verdim. lise hayatım boyunca da sene başlarında kararlar verdim. "ben bu sene derslerime çalışacağım! bu sene zayıfım olmayacak arkadaş!" gibi büyük bir lafla başladı her senem. lisede zayıfsız bir yılımın geçtiğini hatırlamıyorum. babamın, beni o zamandan verip sanayiye vermesi gerekiyordu. eğer ki sanayiye verseydi, şimdiki kadar acı çekmezdim.

bazen, uğraş verdiğin şeyin ne olması gerektiğini unutuyorsun. dersler mi daha önemli, yoksa kendini geliştirmek mi? bunun bir kararını vermen gerekiyor ve verdiğin kararı insanlara anlatabilmen gerekiyor. üniversiteye kendini geliştirmek için geldiysen eğer, benim gibi içine kapanmak yerine ailene anlatman gerekiyor. ben anlatmadım, oradan biliyorum; bu yazının devamında, anlatmadığım için neler olacağını anlatacağım.
aslında eğitim güzeldir, öğretim olmadığında. dünyanın her şeyini pratik çözümlerle yapabilirsin. bir bilgisayarda kodları kullanarak program sildiniz mi hiç? ya da ne bileyim, basketbol oynarken potaya hangi açıda şut atacağınızı hesapladınız mı? hayır.
istemediğim bir bölümde okuduğumdan her zaman yakındım. ailemin kafasındaysa her zaman "dersleri iyi olsun, diplomayı alsın ve sonra ne yaparsa yapsın." vardı. ailem haklıydı aslında, ben haksızdım.

ben biraz garibim. kız olsaydım adımı pollyanna koyarlardı. elime küçük bir bilgisayar ya da mikrofon verdiğiniz zaman tüm dünyayı değiştirebileceğime inanıyorum. bunu kime anlatsam beni eleştiriyor ama bir gün dünyayı değiştirebileceğimden eminim. sadece taytım yok, süpermen değilim.

oysaki benim kafamdaysa, "bu seneler bir daha gelmeyecek. mezun olduğum zaman işe gireceğim. gençliğim çoktan elimden alınmış olacak. zaten ot gibi gelmişim, ot gibi ölmek istemiyorum." mantığı vardı. bana sorarsanız, haklıydım da. ama "hayat böyle" be kuzum, bu dünya böyle değilmiş.

kendimi ilk olarak bir topluluğa attım. dünyayı değiştirmeye, kendimi değiştirmeye büyük adımlarla başlayamazdım zaten. koşarak ilerleyip şenliğe doğru giderken, şenlikte çalışan tüm ekibe bağlandığımı fark ettim.

daha önce çok fazla ortam gördüğümü söyleyebilirim. bugüne kadar her şey ters gitti. bağlandığım her ortamdan sike sike ayrılmak zorunda kaldım. ama bu sene, yıllar sonra çocuklarıma rahatça anlatabileceğim bir ortama girdim, bağlandım ve kaldım orada.

şenlik için hazırlıkları yapmaya başladık, ekipler oluşturuldu. her şey iyi gidiyordu...
hayatta her şey kötü giderken, bir şeyler iyi gitmeye başlıyorsa eğer orada bir bokluk çıkacağı kesindir zaten. mutlaka eskiden yaşadığın acılardan daha büyüğü seni bekliyordur ve mutlaka daha büyük şemsiyeler açılacaktır sen de.
şenlikte yapılan hatalardan, grafiklerden falan bahsederek yazıyı çok uzun tutmak istemiyorum. istek olursa, yapılan hatalardan çektiğim pişmanlıkları başka bir yazıda anlatırım zaten.

her neyse, yanlış hatırlamıyorsam şenliğin ikinci günüydü. babam, otomasyon'a girip notlarıma bakmış. ben kafamdaki fikirler yüzünden okulun derslerini pek takmayan bir insanım. bu yüzden çoğu notum da zayıf zaten.

babamın ağzından şu laflar döküldü: "iyi oğlum, uğraş bakalım şenlikle falan. zaten son şenliğin."
dünyada illaki çok kötü şeyler olabiliyor. reyhanlı patlıyor mesela, ya da suriye kan ağlıyor. ama dünyanın en büyük acısını; tam mutlu olup, "işte yaptık ulan!" dediğin anda kafana inen meteor çektiriyor.
ne diyeceğimi bilemedim. içimi bir an hüzün kapladı. şu anki şenlik ortamına ve şenlik ekibine, orada çalışmaya, insanlar için bir şeyler yapmaya o kadar alışmıştım ki "seneye üniversitemde olmama olasılığı" aklıma hiç gelmemişti bile.

şenlikte konserler yaşandı. insanlar gece yarılarına kadar coştu. ben kendimi sürekli çalıştığım odaya kapattım. eğlenceler falan umrumda değildi, aklımda sadece "seneye olmayacağım" vardı.
işin en kötü tarafı ne biliyor musunuz? insanlar size "seneye şu kısmı şöyle düzeltiriz" dediğiniz zaman kalkıp "seneye ben olmayacağım" diyemiyorsunuz. sürekli ümit verip sonra çekip giden sevgiliden bir farkınız kalmıyor o an.
aslında bunun bir elveda mektubu olması gerekiyordu. ama ben, elvedaları pek sevmem. elvedaların da beni sevdiğini zannetmiyorum. seneye okulda olup olmayacağım şu an sadece "olasılık"tan ibaret. kesinleştiği zaman mektubumu yazarım zaten.

ama ne olursa olsun. ben bu şenlik ekibini hiçbir zaman unutmayacağım. çekip gidersem, gözyaşları içinde gideceğim. belki de ilk defa bu kadar içtenlikle ağlayacağım. tam ağlamayı tamamen unutmuşken, birden bire geri gelecek her şey.
ne bileyim işte. ben aslında elveda da bilmem. ama insanın aklına geldiğinde kuduruyor.

ve kim bilir. sene bitmeden kıyamet kopar. burada ölürüm, gitmemiş olurum en azından.

eğlence adamı

yıllarca çalışsam bile, bir gün elime bir kaç şişe alkol alıp kendimi kaybedene kadar eğlenemeyeceğim. ben biraz garibim, çünkü benim yapım bu. ben onların, yüzlerin, binlerin eğlenebileceği şeylerin peşinden koşar ve o gün insanları izlerim. eğlenmek, garip şey, bana göre değil.
işin en özet hali bu. şenliği planladık, yapıyoruz. insanlar eğleniyor. ben, oturdum bilgisayarın başında her şeyin özetini yazıyorum. bu kadar.

gündem ve yorgunluk.

gündemde medya ödülleri var. üzerimizde 1 senelik yorgunluk. hafifimsi gerilim. aslında takım elbiseler, kravat olduğunda güzeldir. kravat olmayan takım elbise, mezesi olmayan rakıyı anımsatır. takım elbise giyen her insan, insan değildir. kimseyi terörist olarak suçlamak istemiyorum, ama bazı takım elbiseli teröristler biliyorum.

dünyada adalet olsaydı eğer, masumlar ölmezdi. medya ödüllerine saatler kala bomba patlattılar. yüzlerce ölü, yüzlerce yaralı dediler. hafifimsi gerilim, yerini gerilime bıraktı. gergin dakikalar, gergin saatler. üniversite yas ilan etmiş, medya ödüllerinin ertelenmesi gerektiğini öğrendik. evlilikler de güzeldir aslında takım elbiseler kadar. bir evliliği kurmak için seneler gerekebilir, aynı evliliğiyse saniyeler içerisinde yok edebilirsiniz.

bizim, senelik medya ödülleri, takım elbiseli teröristlerle elele vererek saniyeler içerisinde yok oldu. çok yoruldum, çok yorgunum.
çorba, kendi başına durduğu zaman lezzetini kaybeder. iki lokantayı birbirinden ayıran çorbanın malzemesinden çok sosudur. sosunun karışmasıdır. bu yazıyı öyle algılamanızı istiyorum; beni diğer yazarlardan ayıran şey bu yazıda, fazlaca kelime karışımı.
dünyanın sonu gelebilir. hatta bugün, aşırı derecede ölmek istediğiniz için dünyanın sonu fikrini kafanızda hoş bulabilirsiniz. dünyadaki tüm insanları mutlu etmek bu yüzden zordur. çünkü, şu an evladını düşünen bir anneye "dünyanın sonunun güzel olduğunu" anlatamaz, benimsetemezsiniz.

benim kafam karışık, ben çok yorgunum. dünyanın sonu hala gelebilir. çünkü, hatayda bombalar patladı. ertesi gün, renk sevdasıyla hayatını yaşayan biri, başka renklere sevdalı biri tarafından öldürüldü. nedenini bilmiyorum, o haklıydı bu haklıydı demiyorum. zaten, ölümün haklısı veya haksızı olmaz. kıyamet kopmadığı sürece, insanlar ölmemeli.
öyle de değil, bazen çok karışığım.
benim kafam hala karışık, ben hala çok yorgunum. ölümün güzel bir şey olduğunu savunan insanlarla karşılaşabilirsiniz. aslında ölüm, ölen için kolay ama arkada kalanlar için zor olan bir olgudur. bana ölümün güzelliğini benimsetebilirsiniz, ama evladını kaybetmiş bir anne için ölüm kavramı çok farklıdır.

kimileri, yakınını kaybettiğinde tanrısına sığınır. kimisiyse tanrıya küfreder. bu yüzden de tüm insanları mutlu etmek zordur. dini bütün bir insana tanrının adaletini benimsetebilirsiniz. ama bir ateiste ilahi adaletten bahsetmek cesaret ister.
her neyse, bazen aşırı derecede karışıyorum. araya cümleler koyarken zorlanıyorum. oysaki benim işim cümle mühendisliği. tesla da bir mühendisti, da vinci'de öyle. ikisi bir araya gelseydi eğer, bu yazıda anlatmaya çalıştıklarımı çözemezdi herhalde. o yüzden, sizi garipsemiyorum.
biz medya ödüllerini iptal ettik. iptal ettiler. bomba dediler, insanlar öldü dediler. aradan günler geçti, benim kafam hala karışık. ben hala çok yorgunum. haberleri açtım. aslında habercilik güzel meslektir, insanlara kötü olan şeyleri unutturmak için güzel bir yöntemdir.

bugün de öyle oldu. biz medya ödüllerini iptal ettik. şimdi, haberlerde iptal etme nedenimizden çok cicişlerin memeleri konuşuluyor. memelerine bakmadım demiyorum, ben erkeğim. erkeklerin basit görevlerinden birisi, çaresiz insanların cinsel arzularından yararlanmaktır. ağlayan bir cicişin suratından çok, memeleriyle ilgilenirim.

biz medya ödüllerini iptal ettik. şimdi, aradan zaman geçti. ben bile cicişlerin memelerini konuşuyorum. cicişlerin memeleri, çok önemli mevzu. cicişlerin memelerini ellemişler. reyhanlı'da bomba patladı. renk sevdalıları birbirini öldürdü. birbirini öldürdü renk sevdalılar, cicişler, memeler, reyhanlı...
bilmiyorum, kafam hala çok karışık. memeler, çok önemli mevzu; insan ölümlerinden, odtü'de dayak yiyen öğrencilerden daha önemli.

sorunlanıyorum.

bilgisayarım bozuldu, bozulmak üzere. bir şeylerden uzaklaştığımı yavaş yavaş hissediyorum. en son bu duygulara kapıldığımda, son çare olarak bir psikiyatriste gitmiş ve kendimi anti depresana vermiştim. sonrasındaysa, doktora bir daha gitmeden ilaçları bıraktım. düzeliyordum.

şimdi, her şey daha fazla koyuyor.
ben insanlara "odun" olduğumdan bahsediyorum, geçen haftalarda "ben odunsam eğer" diye bir yazı yazmıştım. konunun bunla hiçbir ilgisi yok, konu tamamen benimle alakalı. sadece, öyle bir yazı yazdığımı hatırlatmak istedim.
ben insanlarla konuşmayı çok severim, sanırım insanlar benle konuşmaktan nefret ediyorlar. dünyanın en kötü şeyi, AIDS olmak değil de bir insanın gözlerine baktığınızda "derdinin olduğunu farketmek"tir biliyor musunuz? derdinin olduğunu fark ettiğiniz insana "ne olduğunu" sorarsınız ve ileriki bir zamanda, derdiniz olduğunda size "ne olduğunu" sormasını beklersiniz.
ne çok dert dedim, çok dertlendim. gerçekten.
işte, dünyanın en kötü şeyi burada devreye girer. ne kadar somurtursanız somurtun, ne kadar üzüntülü durursanız durun; etrafınızda "insanın gözlerine baktığında derdini gören bir insan" yoksa eğer, siz oranın görünmez insanı olmuşsunuzdur. ve genelde, etrafınızda "insanın gözlerine baktığında derdini gören bir insan" yoktur. çünkü o insan hep siz olmuşsunuzdur ve kimse sizden mutsuz olmanızı beklemiyordur.
aslına bakarsanız;
herkesin evinde defterler, mobilyalar var. bilmiyorum, acaba onlara bakıp; "bunlar yapılırken, yüzlerce ağacı kestiler" diyen var mıdır? ağaçlar fotosentez yaparlar, fotosentez yapan "varlıklar" canlıdırlar.

bir insanın bir tarafını kestiğinde, dayanamayıp ağlamaya başlar. bir tarafı kesilen insanı izlediğindeyse, için acır. insan canlıdır. fotosentez yapan varlıklar da öyle. insanlar ağlar ve kim bilir; "belki de, odunlar da ağlıyordur."

1 mayısta taksimdeyiz.

konusu açıldığında siyasi görüşümden övünerek bahsederim. bir zamanlar beni tanıyanlar bilir, faşistin en önde gideniydim. (merak etmeyin, bu yazıyı okuyorsanız eğer, o tanıyanlardan değilsiniz.) nitekim, "1 türk, 1000 yabancıya bedeldir" değil mi? değil.
ben istanbul'u pek sevmem. istanbul'un da beni sevdiğini sanmıyorum. 3 günlüğüne istanbul'a gittim. istanbul'a her yeni giden insan gibi, istiklal'de yürüdüm. insanların nasıl robotlaştığını keşfettim. metroya bile bindim ve bu robot insanların birbirlerine bakmaktan nasıl korktuklarını gördüm. arkadan gelecek parayı şoföre uzatmamak için, minibüsün arka koltuklarına koşanları bile gördüm. istanbul'un yaşanacak yer olduğunu söyleyen, yalan söylüyordur. ama bu söylediğim, "istanbul'da yaşayanın da, istanbul'un da umrunda değil."
her neyse, konumuz bu değil zaten. bu konuyu diğer istanbul'u anlatan yazıma yazacağım. şimdi, 1 mayısta taksimdeyiz.
istiklal'de her türlü insanı bulabilirsiniz. bir tarafta, caddenin başında "genç türkler" diye bir şey bağırıyor. hemen ilerisinde, tkp'nin bulunduğu binanın altında da "yarın..." diye bağırıyor gencin teki, "1 mayıstayız! işçinin hakkı için! ezilenin hakkı için! taşeron firmalarına karşı durmak için, işçi ölümlerini durdurmak için!"

gençliğinde ilk defa istiklal'e gelen bir insan için diyorum ki: "işte bu! özgürlüğün beşiği burası olmalı. yukarıda faşistler, aşağıda komünistler! birbirlerine dokunmadan duruyorlar! işte bu!"
 ardından, bir açıklama geliyor.
"yarın, 1 mayıs nedeniyle ido'nun iç hat seferleri iptal olmuştur! taksime giden tüm yollar kapatılacaktır. kabataş tramvayı kapanacaktır. metrobüs çalışmayacaktır."

"neden?" diye soruyor insan. "taksim inşaat halinde. oraya binlerce insan gelecek, hangi idareciye sorarsanız sorun buna izin veremez. facia istemiyoruz." diye cevap veriyor vali.

ben, 1 mayıs'tan önce de, ondan önce de taksimdeyim. oradan biliyorum. sadece bir günde bir buçuk milyon insan geçiyor oradan. sadece bir günde, milyonlarca ton ağırlığında araba geçiyor. "onlarca gün yıkılmadı da, 1 mayısta mı yıkılacak taksim?" demeden duramıyor insan.
sonra, günlerden 1 mayıs oluyor.
ben istanbul'da misafirim. 1 mayıs'ta bursa'ya dönmem gerekiyor. idobüs biletim saat 14.30'da. idobüs'e binmek için gitmem gereken kabataş'a giden her yol taksimden geçiyor. ben 4. levent'teyim. uyanır uyanmaz hangi yolları kullanabileceğime bakıyorum.

taksim'e metro gider, kapalı. taksim'e otobüs gider, çalışmıyor. kabataş'a tramvay gider, çalışmıyor. taksim'e minibüs gitmez. "abi," diyorum bir yere girip, "kabataş'a nasıl gidebilirim?" adam bana "deli sikmiş" bakışını yapıyor, "eyleme mi gidiyor bu yavşak" bakışı. "karşıdan minibüslere binebilirsin." cevabını veriyor sonra.

tam karşımdan, beşiktaş minibüsü geliyor. "abi," diyorum, "kabataş'a gidebilir miyiz bununla?" kafasını çevirip bana bakıyor, "valla kardeşim..." diyor, "ben seni götürmeye çalışırım da, polis izin verir mi bilmiyorum?" diyor. biniyorum.

beşiktaş'a giden yol kapalı. "arkadan dolaşıp, yıldız'dan beşiktaş'a geçeriz." diyor. "tamam abi, sen daha iyi bilirsin." diyorum. tam yarım saat süren, tarihi beşiktaş gezisine çıkıyoruz. sağa dönüyoruz, yol kapalı. sola dönüyoruz, yol kapalı. en sonunda, bir şekilde geliyoruz bir yere. neresi olduğunu bilmiyorum.
hayatınızda hiç biber gazı bombasının dumanını, burnunuzun direklerinde hissettiniz mi? ben hissettim, o yüzden soruyorum.
iner inmez biber gazı bombalarına görüyorum. insanlar, bulunduğumuz yere doğru koşuyor. "faşizm'e kendimizi ezdirmeyeceğiz!" diye bağırıyorlar. biber gazını burnumda hissediyorum. burnum daha çok yanıyor, biraz daha yanıyor. "ara sokağa girelim, bizim olaylarla ilgimiz yok. sadece bursaya gitmek istiyorum." diyorum ben. herkesin ara sokağa girdiğini fark ediyorum.

arkama bakıyorum. ben hayatımda hiç, taramalı tüfek gibi sıkılıp pompalı tüfeğe benzeyen silah görmedim. taramalı tüfek gibi sesleri geliyor arkadan, ortalık zaten beyaz duman içerisinde. ara sokağa değil de, aşağı kabataşa doğru yürüsem "ortalığı dağıtmak için kullanılan bomba, kafamı yarıp gidecek."
sonra, bir şekilde ortalık dağılıyor. nasıl dağıldığını bilmiyorum, bir amca bize şunu açıklıyor:
"evladım, buradaki gaz bombası bir şey değil. burna işliyor. şişli'de bir bomba attılar, biber değil zehir adeta. burnu değil, direkt diyaframı etkiliyor. olduğun yerde kalıyorsun."
ama amca, benim bu olaylarla hiçbir ilgim yok. diyemiyorum. dikkatim her zamanki gibi, ayağında nike ayakkabılar, ceplerinde iphonelar bulunan insanlara kayıyor. "olsun," diyorum, "bir camiden çalıp çalmadıklarını bilemem, ya da dün nike mağazasını da soymuş olabilirler" diye geçiştiriyorum içimden. konuyu kapatıyorum.
sonra...
birileri fotoğraf paylaşıyor. taksimde eylem yapan birileri ve onların önünde çalışan bir işçiyi pozlamışlar. altına da "birileri ortalığı karıştırırken, insanlar çalışıyor." yazmışlar. ben bu fotoğrafı, idobüs'te görüyorum. önce mantıklı buluyorum...
ama, sonrası da var...
aklıma dün geliyor. tkp'nin bulunduğu binanın altında da "yarın..." diye bağırıyor gencin teki, "1 mayıstayız! işçinin hakkı için! ezilenin hakkı için! taşeron firmalarına karşı durmak için, işçi ölümlerini durdurmak için!" sonra, biraz daha düşünüyorum. o, çalışan işçi'nin orada ne işi var! o resimde pozlanmamış işçilerin, orada ne işi var!
bu soruya cevap olarak, "adamın ekmek parasına ihtiyacı var!" diyecek insanlar tanıyorum. merak etmeyin, önce ben de "adam eylemle neden uğraşsın, eve ekmek parası götürmeye ihtiyacı var!" diyordum. sonra, aklıma geldi...
sadece istanbulda, işçi bayramına özel, tüm işçiler işlerini bıraksaydı, istanbulda hayat dururdu biliyor musunuz? kimsenin işe gitmediğini, otobüslerin kendiliğinden işlemediğini, metroyu süren insanların bile orada olmadığını hayal edin. bugün, işlerini bırakanlar, neden işlerini bıraktılar?
insanın aklına kaos geliyor, propoganda geliyor.
bugün, o insanlar; pozda önde çalışan işçinin hakkını aramak için taksime gitmek istiyorlar. onlara gaz bombası atan polislerin hakkını aramak için taksime gitmek istiyorlar. kızılması gereken bir insan varsa eğer, "o pozda önde çalışmaya devam eden adama mı kızmalı? yoksa, o pozda önde çalışmaya devam eden adamı zorlayana mı?"

oysaki, "bugün benim bayramım!" deyip kendi haklarını savunabilirdi değil mi?
ama bilmiyorum, zaten benim konum değil. ben sadece, bursaya gitmek için aracına yetişmeye çalışan bir insanım. dünyayı değiştiremeyeceğimi çoktan kabullendim, bir an önce oralardan kurtulmak istedim.
sonra da yurtta televizyona denk geldim. tüm haber kanallarını zapladım. "göstericilerin polislere taş attığı" falan yazılmıştı. hiç kimse, "polis, pompalığı tüfeği taramalı tüfeğe çevirdi" yazmamış.

yanlı medya dedim.
şimdiyse, amerikan malı bilgisayarımda bu yazıyı yazıyorum. amerikan malı bir telefonum var. ayakkabımın markası nike. çakma, pazardan aldığım 10 liralık bir eşofman giyiyorum. elbiselerimi fazla değiştirmem. amerikan malı bir ülkede, bu yazıyı yazıyorum.

şimdi, diyecekler ki; "e bu yazının sonu nerede?"
tamam da kardeşim, "ben bu yazının sonu olacağını söylemedim ki. ben sana bu kadar şey yazdım, anlamadıysan ben ne diyeyim?"

dikkat et, amerikan malı bir bilgisayarla bu yazıyı okuyorsun. ben, "amerikan malı" derken, komünistlerle dalga geçmeye çalışmıyorum. bundan da haberin olsun. birileri, "götündeki don amerikan malı ama emperyalizm'e karşı geliyorsun" diyor ya, onlara biraz geçirmeye çalışıyorum.

o canlarıma da bir sesleneyim diyorum. ah canım benim, "götünü başını oynatmasaydın da, emperyalizme karşı gelip türk donu üretseydin. beleş don üretip insanlara verseydin de, giyseydik. yaptın da, yapma mı dedik?"

Bu Blogda Ara