aşk üzerine roman yazsaydım eğer.

çoğu kısım hayal ürünüdür.
adam gibi birisi vardı da biz mi sevmedik?
benim salaklığım. bardan beraber çıktığım bir kadına güvendim. film izleyeceğimizi, kitap okuyacağımızı, kahve içeceğimizi ve sabaha kadar konuşacağımızı söylemişti. eve girdiğimizde yaptığı ilk hamle dudaklarıma yapışmak olmuştu. geri itememiştim. erkek olmanın en kötü tarafıydı bu. reddedebileceğiniz bir hamle yapabileceğiniz halde yapamıyordunuz. 
"istemeyerek yapılan her şeye tecavüz mü denir?" sorusunun cevabını almıştım o gün. istemeyerek arkadaşlarınızla takılabilir, bir yerlere gidebilir ve bayram temizliği bile yapabilirdiniz; ama aşk... orası farklı.
yine yazıp yazıp sildiğim, kahveyle birlikte tekrar tekrar başladığım yazıdayım. konu böyle geniş olduğunda, neler söyleyeceğinizi biliyor ama okuyucuyu hangilerinin sıkacağını tahmin edemiyorsunuz. gönül isterdi ki hep beraber oturup kahve içerken anlatabileyim bunları. ama, her istediğini elde edemiyorsun.
suç benim, ama bir şey yaptığımı hatırlamıyorum.
bazı şeyler fedakarlık ister. bazı şeylerse isyan. bazen kendini en yakın arkadaşına sahiplendirmek istiyorsun. bazen, en yakın arkadaşının sahibi. bazen en sevdiğin insanı bile öldürmek istediğin oluyor. bazen sevgilinden bile nefret edebiliyorsun. hepsinin ortak noktasıysa, sebebini bilmiyor oluşun. 
hiçbir şeyden haberim yoktu. her zaman buluştuğumuz the doors cafe'ye gidiyordum. nostaljik tarzını, eskiye dönüklüğünü seviyordum oranın. kendimi en huzurlu hissettiğim yerde, en huzurlu hissettiğim insanın yanına gitmenin sevinci vardı içimde. sevdiğimin suratı asıktı. daha selam verememiştim. "ayrılmak istiyorum" dedi. şok etkisindeydim. bir şey diyemedim. balkona çıktım, sigaramı yaktım. suçumu hala bilmiyorum.
"ayrılmak istiyorum" diyebilen insanların psikolojisinden istiyorum kendime. konu aşk olduğunda, tüm bakış açısını başkasına veren bir insanın; aynı şekilde ondan uzaklaşabilmesine inanamıyorum. salaklık bende olabilir.

pes ediyorum. yazamadım. yazamıyorum. ne bileyim, bir kaç cümle daha kurmak istemiyorum konu aşk olduğunda. kim, kime aşık oluyorsa olsun. kim, ne bok yiyorsa yesin. içimden, kendi kendime, bir daha aşk yaşayamayacak olmanın acısıyla yaşayayım.

iyi geceler diliyorum.

saçmalattirik: oksijen'in hikayesi.

bilgisayar ses çıkarıyor, moralim bozuldu. sabah olduğunda kurbanlar kesilecek, canım acıyor, ben de bir parçasıyım. hayat, nejat işler'in öleceği haberini okumaktan biraz daha kötü olsa gerek. 30 sene sonra dünyada oksijen bitecek, kimse farkında değil. ağaçlar kesiliyor, üzülmeyin. candan kıymetli olmasa gerek. mala geleceğine ağaca gelsin. serbest çağrışım bittiyse, yazıya geçelim.
keman sesiyle oksijen sesi birleşirse eğer, güzel bir orkestra olur. oksijen bile ses çıkartır kimsenin duymadığı. oksijen de yanar, ağaçlar gibi. bir oksijen olsaydım, oksijen olmaktan nefret ederdim. insan olmaktan nefret ettiğim gibi. 
oksijenin de hikayesi olduğunu söylerler. güneş doğar, yeşillikleri yaratır. esrarengiz bir şekilde oksijeni yavrular yeşillikler. bir insanla tanışır oksijen. aşık olur. tüm varlığını insana bağışlar. hayat verir. kıymet bilmez ya insanoğlu, oksijenin aşkı fazla gelir. dışarı atmak, kendinden uzaklaştırmak ister. o kadar değişir ki oksijen, kimse tanıyamaz olur. adına "karbondioksit" derler.
böyledir oksijenle karbondioksitin hikayesi.
ne yazmak istiyorsun bugün? güzel soru. kafamı eseni yazmak istiyorum. kafamdan ne esiyor? ne bileyim. her gün öğretmeninden "oğlum, dersi dinle! kafan nerede?" azarı yemiş öğrenciyim ben. kafam, şimdilik hiç var olmayan bir yerde.
"biraz iç dünyandan bahset." dedi güzel kadın. içkimi yudumladım. ayağa kalktım. uzaklaştım. aynı geceydi sanırım. önümde birine araba çarptı. uzaklarda, hiç görmediğim biri aşırı dozda uyuşturucudan öldü. dünyanın öbür ucunda bir insanın kafasına meteor yağdı. bir bebek, daha doğamadı bile. bense yürüdüm. eve gidene kadar yol bitmedi. yürüdüm sadece. sonra uyudum. sonra uyandım. 
bir gece, "biraz iç dünyandan bahset." dedi güzel kadın. içkimi yudumladım. "hayat..." diye başladım cümleye, 24 yerinden bıçakladılar kadını önümde. 
yine bir geceydi, "biraz iç dünyandan bahset." dedi biraz sonra hayatımı vereceğim kadın. iç dünyamdan bahsettim. 
sevgilim yok, olmasını istediğimi söyleyemem. ne burada, ne başka yerde, hiçbir yerde bir şeyim yok. ne mutlu, ne mutsuzum. ikisi de umrumda değil. sigara da zevk vermiyor zaten. birilerine değer vermediğinde, birilerinden değer görmediğinde duygular da anlamsızlaşıyor. insanların hayatında "var ya da yok, fark etmez" olduğunda yalnız olmasan bile yalnızlaşıyorsun. öyle alıştırıyor ki yalnızlık, kendini yalnızlaştırıyorsun sonra. başım ağrıyor bir de. kitap bile okuyamıyorum. yani, ne bileyim... bir çok şey eksik, ama tam olarak neyin eksik olduğunu bile bilmiyorum. 
kendimi ne buraya, ne başka yere ait hissediyorum. burada farklı, başka yerde farklı mutsuzluklarım var. elimdekilerin değerini bilmiyorum diye de bir şey yok. zaten, hiçbir şeye değer vermeyen bir insanın neyi olabilir ki?
kalkmıştı o da, gitmişti. bir kadın daha geldi sonra, aynı geceydi. "seninle sevişebilirim" dedi. mutsuzluklarımı da aldım. seviştik o gece. sabahında yine yalnızdım. yine bir geceydi sanırım, "berbattın" dedi aynı kadın. "biliyorum..." dedim, "zaten iyi olma gibi bir beklentim yoktu." 
"neyin var, biraz iç dünyandan bahset." dedi aynı kadın. "nasıl bu kadar umursamaz olabilirsin?" dedi. tanışıp tanışmadığımızı sordum. cevabını almış olmalıydı. 
bir gündüzdü. önce trafik kazası geçirdim. sonra aşırı dozda uyuşturucu aldım. etrafıma meteorlar yağdı. ölmedim. tanrının bir mesajı vardı: "acı çekmeni istiyorum."

mim: duygular.

malum, uzun zamandır mim'lenmiyorum. geçenlerde bizim melodram yine beni mim'lemiş. mim'e cevap vermek adettendir derler. ama, benim kural ve prensiplerimi bilirsiniz; mimleyecek insan tanımam. bu yüzden, cevaplıyor ama kimseyi mimlemiyorum. iyi okumalar.

1- en çok kırıldığın, incindiğin kelime nedir?
tam sohbete dalmışken, bir şeyler anlattığımda ciddi ciddi söylenen "sus artık ya" kelimesi çok fena kırıyor beni. ne kadar sonrasında şakaya vurulsa da, ne kadar göstermesem de üzerime alınıyorum ne yalan söyleyeyim.

2- "herkesin kullandığı bir kelime olur, ama senin için bir insan vardır ve o özel insan; o kelimeyi kullandığında alınırsın" cümlesi hakkında ne düşünüyorsun?
benim için en özel kelimelerden birisi "odun"dur. sokakta beni tanımayan birisi, arkadaşına küfür ederken "odun" diye bağırsa döner bakar ve ismail abi tarzında "hoop" diye cevap veririm. şaşkın bakışlar arasında kaybolur giderim sonra.

3- seni en çok duygulandıran şarkı hangi şarkı?
şarkıları tek'e düşürmek çok zor bir seçim. her anımı anlatan başka bir şarkı var çünkü. mutluluk duygusu uyandıran şarkıyla mutsuzluk duygusu uyandıran şarkıyı bir tutamam. son zamanlarda duman'dan rüyanda görsen inanma şarkısı favorim. sonrasında ceylan ertem'in cover yaptığı son bakış parçası geliyor.

4- daha önce seni bırakan birisi geldi ve senden ikinci bir şans istedi. sen de verdin. ama buna rağmen yine bırakıp gitti. şimdiyse pişman. ne yapar, ne hissedersin?
aslına bakarsan sorunun mantık hatası, ikinci şansı vermemden oluşuyor. ne kadar seversem seveyim, ikinci şansa inanmayan tiplerdenim. ama varsayalım ki şans verdim. tekrar terk edip sonra pişman olması gerçekten sikimde olmazdı. ayrılmaya, gitmeye götün yiyorsa eğer dönmemeye cesaret edebilecek kadar kocaman bir götün olması gerekiyor. hani gitmiş ya, siktirsin gitsin.

5- nefret mi, aşk mı?
iki seçenekten birini seçmek zorunda mıyım? çünkü aşktan nefret ediyorum fakat nefret etmeyi pek sevdiğim söylenemez. başka bir seçenek olsaydı eğer, arkadaşlığı seçerdim. platon'du sanırım, ne demiş biliyor musun? "aşk, psikolojik bir hastalıktır" demiş ve dünyanın en çok konuşulan konusuna noktayı koymuş ve gitmiş. daha neyini tartışıyoruz?

6- birisinin kalbini kırdığında, nasıl gönlünü alırsın?
birisinin kalbini kırdıysam eğer, haklı sebeple kırmışımdır. kimse kusura bakmasın, o kadar çok aksiyon ve dertle uğraşırken bir de gönlünü almakla mı uğraşacağım? kendisi unutsun. o kadar eski sevgiliyi, acıyı unutuyor da kalp kırıklığını unutamıyor mu?

7- nasıl ağlarsın? bağırarak mı? içine atarak mı?
yine prensip olarak, ağlamamayı tercih ediyorum.

8- en çok korktuğun şey nedir?
seks.

9- ruhun sıkıldığında ne yapmayı seversin? kendini nasıl sakinleştirirsin?
sokağa çıkıp yeni insanlarla tanışmaya çalışmak, en büyük sakinleşme ve rahatlama yöntemlerimden birisi. herkese öneririm. bilgisayardan kalktığınızda, dışarıda, başka bir hayat sizi bekliyor. ve en güzel sosyal ağlardan bile daha güzel.

10- bazen sana kızılmasından hoşlanırsın. peki en çok ne için kızılmasını seversin?
henüz o kadar sado-mazo değilim.

11- şiir mi? müzik mi? öykü mü? deneme mi?
teknik olarak, hiçbirisi. gerçekten.

12- en son ne için ağladın?
geçen gün ağlıyorum sandım yalnızlıktan. sonra geçti.

13- birinde görür görmez hoşlanabileceğin özellik nedir? 14- dayanamadığın şey nedir?
iki sorunun da cevabı aynı olduğu için, aynı yer altında cevaplamaya karar verdim. kadınlarda kısa saç ve farklı renklerden aşırı derecede hoşlanırım. etrafımda yüzlerce saçı boyalı kadın var ve baktığımda; hepsinin saçları aynı. biraz farklılığa davet ediyorum.

15- en sevdiğin duygu nedir?
bilmiyorum.

kaşar muhabbeti, aşk mektupları, ilgisizlik falanlar.

yatağın haram olduğu bir sabahtayım. sağım, solum, oysaki her şey tamam. yorganım, sigaram, kapalı pencereler, soğuk hava, kalorifer ve çıplak ayak. eski alışkanlıklardan olsa gerek, test kitabım eksik. "sen eksiksin" diyemiyorum. sen hiç bu odada olmadın. sen, başka bir odada da benimle olmadın. var olduğunu söylüyorlar, siktirip gitmelerini söylüyorum. "var olsaydın eğer..." diye başlayan her cümlem üç noktayla bitiyor. sonra aynaya siktirip git diyorum. gitmiyorlar. siktirip gidin, kendime yazacağım bugün.

"arkadaş, sen bu değilsin" diyor duman arkadan. tam bu noktada ağlayasım geliyor. "uzaktan bakınca çok mu dertsiz gözüküyorum" diyorum kendi kendime. onlarca insanın ağlamasını dinliyor ve karşılığında sadece bir insanın beni dinlemesini istiyorum. en yakınımı arıyor, en uzaktakine bakıyorum. hiç tanımadığım insana gidiyor, düşüncelerini en sevdiğim insanlara koşuyorum. ama "bir dakikalığına beni dinleyin" diyemiyorum yüzlerine baka baka.

insanlardan önce kendini düşüneceksin diyen insanları seviyor ama bir türlü onlardan olamıyorum. yıllarca hapishanede taciz edilseydim, işkenceye uğrasaydım; hapishane gardiyanı olduğumda kimseyi taciz etmez, kimseye işkence yapmazdım. yıllardır kimsenin düşünmediği bir insanım ben. şebnem ferah'ın arkasında çalan, şarkıyı şarkı yapan müzisyenlerden biri; en iyiler listesine girmiş filmlerin birinin kameramanı gibiyim. insanları mutlu ediyor ama kendimi bir türlü gösteremiyorum.

kim ne derse desin, suçu kendimde arayacağımı biliyorum. "madem dertli gözüküyorum, neden derdimi bir gün olsun sormadınız ulan?" diye soramam hiç. bunun yerine duş alırken deliririm ben, kimsenin haberi bile olmaz. "gerizekalı" diye başlar her cümlem, "kendini bu kadar güçlü gösteren bir insanın, böyle şeyleri kafaya takacağını kim tahmin eder ki?" diye devam eder sonra. iki tarafımdaki melek bile göt gibi kalıp ortada, "cidden derdi mi varmış?" diye düşünür kalır öyle. günahları yazan basar eksiyi ve not alır "bugün saatlerce kendine eziyet çektirdi." diye.

sonra, konu aşktan açılır. benim hayatım ya bu, çayı şekere değil; üçü bir arada nescafe ile karıştırır. dünyanın en berbat halinden biridir zaten yaşadığın her aşkın, senin yüzünden bitmiş olduğunun farkında olmak. kimseye anlatamamakla biriktiğinde "ben kötü bir insan mıyım?"a gelir olay. bir an, anlatsan tüm insanları sıkacağını düşünürsün ve ilk paragrafta bahsettim ya, birinin gelir sormasını beklersin. birler gelir, onlar olur, yüzlerle birleşir ve bir allahın kulu da sormaz "neyin var" diye. işte tam burada patlar "ben kötü bir insan mıyım?" sorusu. öyle bir sorudur ki bu, değerini yeni anlıyorum. tam her şey tükendiğinde, hiçbir şeyi kalmadığında soruyor insan bunu kendini.
ortalığı salgın götürdü. dünyada kalan son insanım. yaşamak için hiçbir sebebim kalmadı. hiçbir insan canlı değil. etrafıma bakınıyorum ve en yakındaki evin çatısına çıkıyorum. senaryo ya bu, kendimi çatıdan aşağıya bırakıyorum. bir ses geliyor. bir yerin telefonu çalıyor. aşağıya düşüyorum. insan, ölmek üzereyken saniyenin milyonda biri sürede, milyonlarca şey düşünebiliyor. birisi yaşıyor. belki de telefon son kez çalıyor. aşağıya düşüyorum. ölmek üzereyim. yere çakılıyorum, etraf siyahlaşıyor. sıçrayarak uyanıyorum. "bu ne lan? dünün aynısı."
demiş işte duman. "rüyanda görsen, inanma."

Bu Blogda Ara