gizemli insanlar diyarı.

konu yazmak olduğunda benim için her şey kolaydı. bir gün arkadaşımdan müzik altyapısı istedim. uzun süredir yapmadığım müziğe geri dönecektim. arkadaşım, sercan; müziğini ne kadar ön plana koymasa, kimse onu tanımasa bile ciddi anlamda güzel müzik yapardı. beni kırmadı. aynı saatler içerisinde altyapıyı gönderdi. saatlerce altyapıyı dinledim, yazamadım. kabusumla başbaşaydım; yazamamak.

yaşamak için yaptığım tek şeyin nefes almak olduğu zamanlardı. dışarı çıkmıyordum, uyuyamıyordum da. imkanım olsaydı belki nefes de almazdım. arada sırada esniyordum. yatakta bir kaç saat etrafımda döndükten sonra uyuyamayacağımı fark edip kendime bir kahve yapıyordum. tam bir "loser" durumundaydım. kaybedenler kulübü senaristi tolga örnek beni tanıyor olsaydı, her şeyi sil baştan yazabilirdi belki de. çünkü kaybetmek dediğin şey elinin altında her şey varken kendini kaybetmiş gibi hissetmekten ibaret değil. süslü bir kaç cümleyi bir araya getirip insanların huzuruna sunmaktan ya da ne bileyim, her saat sevişip gerçek aşkı bulamamaktan ibaret değil.

kendimi bildim bileli kaybettiğimi düşündüm zaten ben. bazıları hayata kazanarak başlamaz; aslında ilk başta herkes bir kaybedendir. daha sonrasında kimileri kazanmaya adım atar, kimileriyse olduğu yerde sayar. ben olduğu yerde sayan, ileri adım atmaya hali olamayanlardandım. zira arkadaşlarım da öyleydi. hiç kazanan bir arkadaşa sahip olmadım. zaten kazanan insanlar da benim gibi bir arkadaşa sahip olmaktansa; güzel kadınlarla vakitlerini harcamayı tercih ediyorlardı. bu yüzden ki bir kadın olmanın nasıl bir duygu olduğunu her zaman merak etmişimdir. milyonlarca erkek size hayranlık duyuyor ve siz hala bundan şikayetçi oluyorsunuz. bir erkek olarak dünyayı görebilseydiniz; olduğunuz pozisyonla kendinizle gurur duyabilirdiniz.

bir gün senaryo yazmaya merak saldım.
İÇ. GÜN. EV.

dağınık masadaki eşyalara bakar. senaryoyu görür.

İÇ. MUTFAK. GÜN.

odaya nasıl geldiğini hatırlamaz. yazmak, aklında kalan tek şeydir.
*literatör yayınlarının "senaryo yazımı" kitabından alıntıdır.
bir gün ne kadar yazarsam yazayım, ben de dahil olmak üzere kimse için anlam ifade edemeyeceğini fark ettim. birilerinin beni dinlemesi çok kolaydı, ben de zaten insanların kendisini dinlemesini isteyen bir insandım. "neyin var?" diye sorulduğunda hayatındaki her ayrıntıyı döken bir insanın gizemli kalmış hiçbir tarafı olamazdı. bu yüzden de zaten yazılarını okumanın anlamı kalmıyordu.

bu yüzden gitmeyi de istedim. tüm insanlık gitmeyi ister, istemek ile yapmak arasında fark vardır ama. buna rağmen insanların hayatında kalıcı olmayı nasıl başardığımızı merak ederim küçüklüğümden beri. fırsatımız olsa kaça kaça gidecekken; neden birilerinin hayatında kalıyorduk? neden birine bağlanmak istiyorduk? siktiğimin soruları... bende hep cevapsız kalıyordu. hala cevapsız.

gerçeklerin bu kadar acı olmasaydı, eminim ki yalanlarla mutlu olmayı tercih etmezdik. beklediğimiz kişinin sizi beklemediğini anlamamız için başkasına ait olması gerekiyordu mesela. çünkü insanlar orospu çocuğu, çünkü hayat orospu çocuğu... çünkü insanlar "asla ama asla senin olmayacağım" diyemeyecek kadar cesaretsiz. "beklediğim kişi bana gelirse siktirip gidersin, ama gelmezse belki ben sana gelirim." düşüncesini beyninize sokacak kadar da insafsız.

her neyse işte. yine günlerden biriydi, sahip olduğum tüm arkadaşlarımın bana bir şeyler çektirmek istediğini anladım. arkadaşlarımla aramda bir yarış vardı ve onların hayatının benimkinden daha mükemmel olduğunu göstermek için can atıyorlardı. ısrarla "hayatım berbat!" diyordum, "yaşamak istemiyorum!" diyordum ama nedendir bilmiyorum; insanlar benim için hayatımın gerçekten berbat olabileceğine bir türlü inanmıyordu.

hadi, şimdi siktirip gidebiliriz. hatta öyle bir siktirip gidebiliriz ki; gittiğimizin farkına bile varmazlar. biliyorum, denedim. gitmeyi denedim, önce prova yaptım. şimdi gitmeye hazırım; sadece işaretinizi bekliyorum. hadi diyorum bak, siktirip gidelim.

gizemli insanlar diyarı bizi bekliyor.

bir adam.

bir adamın her yerinden ümitleri tükenmiştir belki. insanlar güzel varlıklar doğru açıyı yakalarsan eğer. ışığı doğru açıyla verirsen ben de yakışıklıyım mesela. doğru bir senaryo yazmıştır belki insanın biri geçenlerde. yanlış ellere düşmüştür sonra. yanlış ellerde yanlış değerlenmiştir bir adamın hayat kurgusu. üniversiteyi kapatıp bakkal açma fikri de güzel aslında; köprü diplerinde ufak büfe açıp alnımızdaki terleri silerken yaprak yaprak döner keseriz. hatta bu, şimdiye kadar düşündüğüm en güzel fikir olabilir.

bir adam demişken, bir adam ölmüştür belki yirmi üç yaşında. kendisinden bahsettiği mektupları başkasına gönderilmek üzere hazırlanmış köşede bekliyordur. bir adamın öldüğü iyi olmuş aslında. bir adam, neden başkasına göndereceği mektuplarında bile kendisinden bahsedebilecek kadar narşist olmuş ki? o adamın ölmesi, azrailin en isabetli kararlarından birisi olmuş olabilir. demek ki azrail de bazen mantıklı kararlar verebiliyor.
bir adam dünden güzel uyandı. bir adam dünden daha güzel sevdi birisini. bir kadın, bir adamın hayatında illa ki vardır. ben romanımda bir kadından bahsetmeyeceğim. siz var olduğunu bilin, yeterli.
bir adamdan öteye gidelim. bir adamın yolu geçmişe gitmek çünkü. adamlar her zaman vardır dünyada,  dünyanın kuralı budur. dünyanın belli başlı kuralları vardır herkesin uyması gereken. insanlar sevmeden; ben yazmadan, gitmeyi düşünmeden ve dün verdiğim "artık mutlu yazılar yazacağım!" kararını bozmadan duramam mesela.

güzel şey aslında -her zaman söylediğim gibi- gitmek. ama bugünkü var olmayan konumuzun gitmek ya da kalmakla yakından veya uzaktan alakası yok. çünkü dünyanın belli başlı kuralları vardır -yukarıda da söylediğim gibi-. gitmek bunlardan birisi. insanlar daima gider ve biz buna inanmak zorundayız. birileri doğar, birileri ölür; ölümsüzlüğün var olmadığı yerde gitmemekten bahsedilemez.

bir adam vardır bugün belki de neden var olduğunu sorgulayan. sorular -kaybedenler kulübünde de söylendiği gibi- cevap bulma arayışıyla sorulurlar. bu konuyla yakından uzaktan ilgim yok savcı bey, biraz uzaklaşmak istiyorum bu yüzden.

ne var? biliyorum, içerisinde illaki vardır iki gün önce yazdığı yazıyla bugünkü yazdığı yazının yanlış mantığı içermesini sorgulayan insanlar. bir adam var ben, bu olayı şöyle açıklıyor:
"mutsuz değilim demek mutluyum demek değildir maalesef. bazı insanlar ikisinin arasında, belirsizlikte yaşar. yani spesifik olarak beni mutlu eden bir şey yok. aynı şekilde mutsuz eden bir şey de. ne hissetmeliyim bilmiyorum. ki bu belirsizlik size, benimle istediğiniz gibi oynama şansı veriyor. beni nasıl severseniz, öyle biri olmaya çalışıyorum. bunun da getirisi olarak kendimle çelişmem ortaya çıkıyor. sürekli kendimle çelişiyor olmamın sebebi bu. tedavisi yok. artık yazmak istememe sebebim de sürekli çeliştiğim için. bünyemde o kadar çok karakter var ki, hangisiyle yazdığımı sonradan fark ediyorum. yazı bittikten sonra normal halime dönüp pişman oluyor ve yazıyı siliyorum. ama hepsi içimde oluyor. dışarıdan bakanlar olarak buna tanık olmanız ve doğruluğuna inanmanız imkansız."
kim bilir, bir yerde bir adam vardır beni anlayan. ve siktir et; gerçekten, önemli değil beni anlaman.

çük ve taşşak muhabbeti.

geçen gün yine yalnızlıktan öldüğümü sandığım dakikalarda bir şeyi fark ettim; bu ağzını siktiğimin hayatında herkes yalnızsa, neden yalnızlığı bir mutsuzluk belirtisi olarak görüyoruz? sadece yalnızlık ile alakalı bir konu değil bu gerçi, ama benim ön plana çıkan özelliğim yalnızlığım. bu arada çok güzelsin esmeralda, bir kaç dakika sevişebilir miyiz?
abi geçen gün ölüyorum zannettim yalnızlıktan, sonra uyandım. etrafıma bakındım, ölümden sonra hayat varmış. güzel, en azından bu sevindirici bir haberdi.
bazı şeyleri çabuk atlatabiliyoruz. benim yalnızlığı atlatmaya çalışmam senelerdir sürüyor. çok susadım amına koyayım. her şeyin sonuna baktığımda görebildiğim tek şey bu; susuzluktan ölüyorum. kapınızın önüne bir kap su koyun taşşaksızlar, ihtiyacımız var.

sorun yalnızlık veya mutsuzluk değil. sorun hep aynı şeylerin var olması. dışarı çıkıp kafeye gideceğiz ve arkadaşlarla sohbet edeceğiz. yurtdışında kafe kültürünün böyle olmadığını biliyor musunuz? yurtdışında kafelere genelde yalnız gidilir, baristadan bir kahve söylenir ve insanlar kafa dinlerler. önlerine kitap açarlar ya da bilgisayarlarını. bizim gibi facebook veya twitter'a girip "vay denize girmiş, bir de dekolteli meme paylaşsa güzel kız aslında" diye ortam kollayan insanlar değil onlar; merak ettiklerini araştırırlar ve güzel sonuçlara da varırlar esasen.

bizim kültürümüz biraz daha farklı. bir kafeye gideceksek eğer bir arkadaşımız olmak zorunda, çünkü düşmüş çenemiz dedikodunun amına koymazsa bir şeyler eksik olur.

size bir şey anlatayım. kafeye gidip arkadaşlarınızla sohbet edebiliyorsanız, bu ciddi anlamda mükemmel bir şey. ben bir erkekle buluştuğumda söylediklerine fazla odaklanamam mesela. önce oturuş tarzına bir bakarım, oturaklı olması önemlidir çünkü. ama benim oturaklı bir arkadaşım yok. her nedense, bacaklarını ayırıp iki kişilik yer kaplıyormuş gibi, "gelse de biri kucağıma otursa" dermiş gibi oturuyorlar.

metrolarda da buna gıcık olurum. otobüslerde de. bir gün bir günah işleyip "neden bacağınız ayrık oturuyorsunuz abi?" diye sordum. "ne yapayım abi, taşşağım çüküm değerli şeyler benim. bacaklarımın arasında sıkışmasına izin veremem." cevabını aldım.

aynı çük, aynı taşşak bende de var amına koyayım. ben niye sıkıştıramıyorum? senin ki çük taşşak'ta bizimki bamya mı yani piç? hakarete bak.

grinin elli tonu kitabının filmi çıkacağına çok şaşırdım. bir de çatır çatır fragmanı paylaşılıyor, izlemedim de henüz. size bir şey söyleyeyim mi; sasha grey'in juliette cemiyeti diye bir kitabı var ve grinin elli tonu kitabının amına her halükarda koyar. hem fragmanını beklemenize de gerek yok; porno sitelerinde sasha grey diye arattığınızda mükemmel tatlar yaşayabilirsiniz.

velhasıl kelam, çük ve taşşak muhabbetini bir kenara bırakıp yeni bir sigaraya adım adım yaklaşacak olursak gençler; söyleyeceğim fazla bir şey yok. dünya bir şekilde dönüyor. dün sevgiliniz için sildiğiniz tüm insanlara bugün geri dönmek zorunda kalacaksınız. her gün beraber takıldığınız insanları, aynı günün gecelerinde unutacak ve yalnız kalacaksınız.

bunu değiştiremem. bunu değiştiremezsiniz. sevgilinizle aynı yatağa yatıp kendinizi yalnız hissettiğiniz zamanlar olacak çükületalarım. o anlarda yapılabilecek en güzel şeyin, kendinizi sorgulamak yerine başkalarını sorgulamak olduğunu fark ettim.

kendimize yeterince acı çektirdik. kendimize yeterince hak etmediğimiz şeyler yaşattık. sıra başkalarına gelmeli artık; başka orospu çocukları da bunları hak ediyor şimdi.

neyse, ben sigaraya kaçıyorum.
karı kız fark etmeden hepinize söylüyorum. düzgün oturun, oturaklı olun! o bacak birleştirilecek.

saçmalattirik: konular ve uşakları.

"nasılsın bugün? nasıldın bugün? mustafa sende çok şey değişti sanki kısa sürede. sen kendini bırakma yine de. devril, yok ol, öl, geber, ama gücünü asla kaybetme. yaşamanın bir anlamı olmalı içinde. derine in mustafa, belki taa en derine. baksana yıllar geçti, çok şey soyuldu derinden. yaşamadığını zannetsen de düşünce bunlar, bir gün kapından içeri gelirler."

yıkıl. her seferinde daha iyi yıkıl. bir kere olsun kalkama. anlamsız gelen cümleleri bir tarafına sakla, yıllar sonra okuyunca anlarsın. kalkmana yardımcı olmuş yabancı ellerin de yoktu anlamı; ama inandın. bir kere olsa inandın; sonrası seni takip etti. bir kere daha olur belki, sonsuzuncu kere inanırsın.

kırılmaktan tutmayan kalbin hala atıyor mu? atıyorsa güzel, atmıyorsa diren. ben de bir kadını sevdim zamanında, tanrı beni yokluğuyla sınadı. sen de birini sevmişsindir, nasıl olduğunu çok iyi bilirsin. mutlu sonla bitseydi adına aşk değil; sevgi derlerdi. mutlu sonla bitmedik ya adına aşk deyip susuyorum.

bugün de uyandın ey insan, bugün de uyuyacaksın. neyi çok istersen olmayacak buna kendini inandır. mutlu olmanın da bir yolu vardır bizim bilmediğimiz. mutlu insanlar da vardı tabi bir türlü kimsenin görmediği.
karışık değildi, özledim. basitleştirilmiş aşk mektupları ve saz arkadaşları. dudağından mı öpmüş, tadı güzeldir eminim. bu kadar mı yani aşk dediğiniz? bir kaç seni seviyorum ve sonra bitti.

elimle sevişmekten zevk almadığım günden beri durgunum. sorsan hiç bilmiyorum zaten kim yaptı bu vurgunu? kimsenin yüzünü görmek, kimseyle konuşmak istemiyorum. yalanlar sıçan ağzımız da bilmiyor zaten hangi gerçek doğru.

gitmenin değeri bu kentlerde bilinmiyor. aynı sevmenin, nefret etmenin de öyle. elimde bir sandık var. içi gitmek, yalnızlık ve ölüm üzerine yazılmış mektuplarla dolu. görenin sorduğu tek soruysa "neden hep aynı konular?"

eşşeğin sikinden.
her şey eşşeğin sikinden.

artık seni düşünmek istemiyorum.

öyle veya böyle, bir şekilde yalnız kalıyorsun. gerisi önemli değil. yazacaklarım, söyleyeceklerim bu kadar. bugün de kimseyi aramadın. bugün de seni kimse aramadı. çevrende gördüğün yüzler sürekli aynı, yeni insanlara ihtiyacın var. körkütük aşık olmak yalandan. git birileriyle seviş diyorum da, biliyorum kalbin buna dayanmaz.

tekilayla cin karışımında oluşmuş sperm parçaları. tek günlük heyecanlarım. olur da yeni birine rastlarsam sanırım artık sikimde olmaz.

diyorum ya, öyle veya böyle... bir şekilde yalnız kalıyorsun. "pardon, sen kimdin?" demek istiyorsun asla unutamayacağın insana. pardon ya, sen kimdin? hala yaşıyor musun?

yokluğunda bin kez öldüm, bin birinci kez dirilemiyorum. yokluğuna alıştım. varlığınla mutlu olamayacağımı bilmeni istiyorum. gelme artık. gitme de. kal, kaldığın yerde. zaten gelmek istesen gelemiyor, gitmek istesen gidemiyorsun.

artık seni düşünmek istemiyorum. kusura bakma, ben yoluma bakacağım. senli veya sensiz. zaten varlığında seni bana vermiyor. zaten varlığının benli olmayı istemediğini düşünüyorum.

"arar bulurdu, gerçekten özleseydi." demiş şair. ben hiç özlenilen olmamışım.

neyse işte... geride kalan, şehirler arası yolculuk otobüsünde başka birinin sıktığı parfümün. fazlası değil.

hastane duvarları mavidir.

ne yazacağımı bilmiyorum. yazma o zaman. uzun zamandır aynı ritim, biraz müziği değiştir. kafan dağılsın, üzücü haberlerle zaten nirvanaya erişti. deme bana böyle. nurtopu gibi psikolojik semptomum daha hayırlı olsun. duyan birileri varsa konuş, yoksa zaten anlamlı değil. 

imkanlı imkansızlıklar savaşı. söz konusu sevdiklerin olduğunda ölüm imkansız değil. hastanelerin duvarları mavidir, bilirsin. mavi bulutların rengidir, hayallerin. hastane koridorlarında herkesin hayalidir iyileşmek. tanrı kimilerine iyileşecek güç verir. kimileriniyse daha baştan bitirir.

üzülme benim için, güçlü kal. tanrım elimde hiçbir şey kalmadı. annem, sadece ben güçlü olursam iyileşebilir. tüm aile üyelerimin elinde silahlar. bazen silahlar "dıkşın!" diye değil, "her şeyin sorumlusu sensin" diye ötebilir. duymasını biliyorsan eğer unut. bazen duymak istemediğin şeyler duyarsın. "annen hep seni kafasına taktı, o yüzden böyle oldu." tamam suçluyu ben ilan ettiniz, katil bulundu. bir şey olursa bilin ama, sizsiniz her şeyin suçlusu. bu yazılar, benim intihar mektubum.

sırf uyuyamadığım için gecelerden korkar oldum. annemden öğrendim bugün, düşünmekten uyuyamaz olmuş. mutluluk dolu annesi ve ayakta uyuyan oğlu. uyku önemli değil, ayakta rüya görmek oldu korkum.


bilseydi böyle kafaya taktığımı annem, "takma biz burada iyiyiz." derdi. babam elimi öyle bir tutmuştu ki... anladım, güçlü olma sırası bende. sulama kanalı gibi gözlerim. bilmiyorum anlıyor musun, anlatabiliyor muyum?

zamana karşıyım. zaman öldürür. "biraz zamana bırak, geçer." derken unutulur etrafındaki insanların birer birer öldüğü. çok olur yalancıktan güldüğüm. zaman süründürür. tek tek kayıp giderken ağaçların yaprakları, sonbaharın geldiğini anlarsın. doğanın isyanı, kar ile üşümüş süpürülmemiş yapraklar.

her ağaç ilkbaharda yeni yapraklar açar.
eski yapraklar kaybolur.
eski, yapraklar kaybolur.
yapraklar kaybolur.
eskileri, unutulur kaybolup.
ve her yaz, umutsuz ağaçların meyveleri.
ve tekrar.
sonbaharda ağaçlardan yapraklar kaybolur.
kış, doğanın isyanı üşütür yaprakları.
her ağaç ilkbaharda yeni yapraklar açar.
eski yaprak kaybolur.
eski, yapraklar kaybolur.
yapraklar kaybolur.
eskileri, unutulur kaybolup.
ve her yaz, umutsuz ağaçların...

absürt bir başlık.

"hiç, oldu mu güzelliğin? hiç, yoklukta kaldın mı? hiç, hiçle başlayan yüzlerce soru sorabileceğini düşündün mü?"
"düşündüm bebeğim."
"güzel, bu hiçbir şeyi değiştirmiyor. neden bu kadar ağlaksın odun? neden bu kadar karamsarlık? neden böylesin? hiç, nedenle başlayan yüzlerce soru sorabileceğini düşündün mü?"


düşündüm bebeğim. bugüne kadar gelişimin sebebi, her şey el emeği. a ile b şıkkı arasında kaldığımda, düşünmeden düşünmediğim şıkkı seçtim. içimden doğrusu geldiyse de, yanlışı işaretledim. doğru yapmayı bilmiyorum ben bir şeyleri. doğru yaptığımda kıyamet kopacakta, her şeyi kaybedecekmişim gibi geliyor.

"kaybetmediğin ne var ki?"
"sen varsın, düşüncelerim. belki bir kaç arkadaş, bir kaç bardak alkol. bilirsin beni. ben alkolü muhabbet için değil, kanım daha hızlı kirlensin diye içerim. bu yüzdendir zaten bir saatte yetmişlik votkayla kendimi kaybedişim. en son bir şeyi doğru yaptığımda yıllar önceydi. kendimi kaybetmiştim.

uzun bir sohbet olmasın şimdi, boşver. zaten o kadar çok anlatıyorum ki bunları, ben bile bayıldım bunlardan. aşk, nefret, yalnızlık, sohbet, ben, sen ve yüzlerce kelime; farklı kelimeler, aynı şeyler. mutluluk üzerine konuşmayalı kim bilir ne kadar oldu. insanların beni bu kadar ağlak bir insan olarak tanımasından sıkıldım."
"ne yani, ağlak değil misin? kendin söyledin."
"senle konuşurken gülüyorum. başkalarıyla konuşurken de öyle. neyse boşversene, zaten anlamıyosun ki. sadece dinlemek, artık bana yetmiyor. sigaramı uzatsana.."

farklı bir gitar sesinin tıngırtısı. bugün nasılsın? yine kendimden bahsettim fark ettin mi? farklı bir piyanonun aynı sesi. bugün kırmızı bir kapının asla var olmayacağını öğrendik. etkilendim. oysaki hep "kırmızı dikenli kapılar"la başlardı benim hayallerimin ertesi. kim bilir nerdesin? hayallerimi araştırsam, ordan da çıkmazsın kesin. sahi, sen kimsin?

ortalık malı bir yazarın gizemli kadını. yarınım yok belki, ama olsun yine de sana bir santim yakınlaşmadım. yakınlaştıkça küçülür mesafeler. kavuşmadıkça büyür. zamanla da unutulur mesafelerin ardında birinin varlığı.

siktir et ya. yazılar şiirler falan, benim en büyük saçmalığım. tanrı önce saçmalığı yarattı, ardından beni. bir kalem almadım, defterim de olmadı. belki de hatrı sayılır sahibi olduğum tek şey akmayan göz yaşların.

bugün de bitti, yarın ölmüş olurum belki.
ertesi gün, ertesinin ertesi ve daha fazlası.
ağlak bir adamın akmayan gözyaşlarıdır perdesi.
bugün de sordum bak, nerdesin?
söz ver...
çıkmaz ayın son perşembesi,
çıkmaz sokağın...

bak böyle işte, bitmeyen şiirler gibi.

krem kokusu.

yaralar, bir tarafa dizilin. son kafiyeler falan yaklaşmışken, daha fazla edebiyat yapamam. son model arabaların altında kalmış duygular. son yaptığın makyaj kalbini koruyamaz. susarsan yalan, konuşursan yalan. ne yaparsan yap yalan. bir kaç anlamlı hikaye, seni asla gerçek yapmaz. ama bil... yalanlara ihtiyacımız var. sana olduğu kadar.

yosunları yiyen solucanlar gibi anlamsız. bir solucan denize girerse ölür. yosunlarınsa karaya çıkma şansı yok. bir imkansızlık teorisi zaten üzerine yazılmış tüm senaryolar. bir bilim kurgu filminin görünmezlik pelerini kadar gerçek olabiliyor ancak. inanması mutlu, sonuysa yok belki.

kimse bilmez neler çektin, neler anlattın. bana kendini anlatma lütfen, benim tanıdığım kadar güzel kal. seni sadece senin anlattığın kadar değil; benim bildiğim kadar tanıyorum. daha fazla tanımıyorum seni sayın okuyan; zaten anlatsan da tanımaya çalışmam.

kafam güzel değil, olmasını isterdim. her güzel yazının bir sonu var; her kafası iyi insanın olduğu gibi. kanatları olmayan kuşlar uçamaz bilirsin. her kuşun da bir kanada ihtiyacı var. kanadın yok, her derdin olduğunda uçup başka şehre, başka adama taşınamazsın. göç yolların asırlar öncesinden kapandı. hayallerin karavanlardan bile ibaret olsa, içinde bir yere, bir insana bağlanma isteği var. reddetmeden yaşa, reddetmenin işe yaramadığını şimdiye kadar öğrendin.

falında çıkan uçsuz bucaksız yolları yanlış yorumladı falcılar. geçmişte kaldı bazıları, onlar zaten geçtiğin yollar. geçmekte olduğun yolları tarif etmek güç. betimlemeye kalk bir kere ne olursun. karanlıkla yüzleştiğinde anlamsız gelecek zaten yolların varlığı. sadece moral cümlelerinde saklanmış aydınlığa hiçbir zaman sahip olmadın, olmayacaksın. karanlık ürkütücü değil. seni korkutan anlamsız masallar ve geriye kalan her şey.

biraz derin düşünsene be adam, be kadın. hayat bu kadar anlamsız mıydı ilk doğduğunda? büyüyüp başkalarıyla karşılaştığında anlamsızlaştı. içinde bir hayli kararsızlaştı zamanla.

kremini aç, herkesin yaraları için bir kremi vardır. kimi kuş olmak ister yukarıda anlattığım, kimileriyle yosun yemek isteyen solucan. imkansızlığın tadı, gerçek olamayacaklarda saklıdır. ve maalesef, her şeyin aksine, imkansızlık diye bir şey vardır. inansan da, inanmasan da.

minik bir el kreminin narin kokusu,
makyajımı yaptım, oldukça mutluyum.
bir tarafta imkansızlık korkusu,
diğer tarafta yaşama dair umutsuzluk.
minik bir kalp kremim olsaydı,
belki de her şeyi unuturdum.

tanrının bana verdiği şeylerin bolluğu,
tek intikamıysa, yokluğun.
bugün de yoksun, belki yarın da.
ben de bir kuşum sanırım,
kanattan yoksun.

minik bir el kremi...
ve onun narin kokusu.

öpüyorum yalnızlığın dudaklarından.

öpüyorum dudaklarından, kıskansın tanrı. kime sorsam sokaklarımı, herkes beni tanır. yalnızlığın ahını aldım yıllarca. bir hayat yalnız da yaşanır kaybetmeye değer görmüyorsan eğer kimseyi. kaybetmeye değer görmüyorsa eğer kimse seni, eşit sayılırız. uzaklaşma fazla. senin bana ihtiyacın, benim sana ihtiyacım var.

farklı yaratılmış olabilir her insanın parmak izleri. oturdum köşemde, yedi milyar insanı izledim. ne kadar farklı olsa da insanların derdi, sonuçta aynı yerdeyiz. aç televizyonu vızıltı yapsın. kulak salyangozunu kapatan bir kulaklık da olur. kitap oku, hayallerini güçlendirsin. yalnızlığa bırak kendini, tamamiyle sana ait olduğunda güzel olacak, seveceksin.

yazılar yaz, belki birileri okur. anlaşılmaya olan ihtiyacın azdırırken düşüncelerini, kaybolmanın zevkine bırak kendini. herkesin yeteneği değil düşüncelerde kaybolmak. sadece ahmakların işidir yeteneklerinden uzaklaşmaya çalışmak. var ol! uzun zamandır yüzüne hasret kalan aynaya bir bak; kim olduğunu düşün. umut verici bir tarafı var kim olduğunu keşfetmenin.

kimi istiyorsan o ol. yalanları sadece yalnızlar söylemez. sokağa adım atan her insanın ikinci bir karakteri vardır. kendini yargılama, insanların gülmek için sebeplere ihtiyacı var. sebeplerinse yalanlara. ne kadar uzak olsa da yalanla aran, yakınlaşmak zorundasın. çevrene bir daha bak; çevresine mutluluk sinyalleri dağıtan sevgililer aslen mutlu değil. dört duvar arasına girdiklerinde alınıyor ellerinden oyuncakları.

kullan at prezervatif gibi hissediyorsun kendini. hissettiriyorsun da. en son hiç sebepten "naber" diye sormadan birine; birinin sana "naber" demesini bekliyorsun. insanların derdi de bu zaten; sadece beklemek. birine "naber" demek zor değil cevap alamasanda. insanlık namına; dur, bir dakika. insanlığı kurtarmak istiyorsan yanlış yoldasın. insanlar senin için bir oyuncakken; onlar için bir oyuncaktan fazlası olamazsın.

güzel demişti şair, ne dediğini hatırlamıyorum. ne kadar kendinle barışık olursan ol, sert gelir ölümün kolları. bugün de hiçbir şeyin yola girmeyeceğini düşün, yola girmediğini gör. dün de zaten girmeyecekti, girmemişti. yaşamana engel olmadı ama girdiğin her sokağın canavara benzemesi. belki yolların tükenmiştir, belki yolun kalmamıştır; bilemeyiz. yine de hiçbirisi yaşamana engel değil.

bir yazı da bitti. varlığım ya da yokluğum hiçbir anlam ifade etmiyor biliyorum. varlığın ya da yokluğun hiçbir anlam ifade etmiyor.

öpüyorum yalnızlığın dudaklarından.
koştuğumuz yollar farklı kulvarda.
içtiğimiz sigara aynı...
belki biraz eksik, biraz fazlası.
aynı hayatın sancısıyız.
biraz eksik, biraz fazla.
öp bugün yalnızlığı dudaklarından.
sen de ben gibisin, ben de sen gibi.
belki biraz eksiği, belki biraz sensizi.

huzursuzduk.

evde bile gram huzurumun olmaması tanrının armağanı. saygılarımı sunuyorum tanrım; çok güzelmiş imtihanın. öyle bir sınav ki, hiçbir işe yaramıyor terk etmek diyarı. martı sesleriyle dolmuş istanbul'u fetheden ilk sultanım; neden yaptın?

methiyeler dökülmüş yalnızlıkla bir derdim var; ne kadar söz versemde kendime anlatamam. beni sevmeyen her insanla sorunluyum. zira binbir gece masallarından masal olsam; bin ikinci geceyi nasip görürler bana. sen ey kahraman, ey sultan, ey tanrı! biraz düşün; işlenmemiş günahlarımla hesaplaşamam.

kapıların ardından kırmızılık kokan cehennem ateş renginde. bana sorsalar kırmızıya tutku derdim, aşk derdim, nefret derdim ama cezayla bir tutamazdım. zaten benim yerimde olsaydı tanrı, kullarını sınamazdı hiçbir şeyle. bu yüzden ki parçalanıp bir köşede eriyor sahipliğimdeki duygular.

sokakta yürüyen her sevgiliyle bir sorunum var, ayrılsınlar. bu devrin en büyük bulaşıcı hastalığıyken aşk, varlığına katlanamam. fütursuzca sevişen insanlar, kaybolanlar, uyuşturucu bataklığında yok olanlar, jaz konserinde çalmayan gitar sesleri... bugün de bir sineğin kanatlarını kopardım, yine de yanımdan gitmedi. kanadı olmayan sinekler uçamaz; insanların aşık olamayacağı gibi.

gelecek çok uzakta değil, belki saatleri var belki yılları. susmaya bir alışsam geri gelir belki yıllarım. yağmurda ıslanmayan orospu kadınlar, elbiseli çıplaklar. henüz güneşi görmemiş bir bacak tanıyorum, erkeğini beklerken açılmak için etrafını kolluyorlar. bacağın yokken yürümek zordur örneğin.

siktir et, yanlış yerden verdim örneği.

yıllar sürdü, ben bir türlü beni anlayan görmedim.
yıllardır tepemde "seni anlıyoruz, gizemli ayağına yatıyorsun." sesleri.
yine de yıllarca, yıllarca hiç bir insandan ümidimi kesmedim.
çığlıklar içinde bir ses teli...
bugün de bir şehri dört bir yanından terk etmek istedi.
bugün de ölümün çirkin kokusunu bekledim.
gelmedi.
gitmedim.

saçmalattirik: uyan çocuk.

şahane bir olgunun evrilmemiş bebeği. sineklere fırsat verin ki açık camı görebilsinler. karanlığa beyaz ışık tutarsan daha çok belli olur sigaranın dumanı. fırsatım olursa eğer iyilikleri bırakıp sadece kötülükleri umarım. kalbini kırdığın kadının kalbimi kırması; dünya zaten sahipsiz kalplerin çaresiz dünyası. açtığın her mutluluk kapısı, başkasının gördüğü rüyadır. uyan çocuk, bugün de mutluluğun sonuna geldik.

kalp kıranla bir ömür mutlu olunmaz şair efendi. kalbini en çok kıranı sevdiğinden beri ağlamaklı oldu satırların. kim bilir kaç betimleme, kaç yazıt, kaç hitabe onu hatırlatır. eline biraz mutluluk verdim de, bir tek onu unutmadın.

tanısaydı seni freud, psikoloji üzerine yazdığı her şey değişirdi. bir adam sessizce delirdi, varlığını sadece ben fark ettim. bir adam tanıdım, duygularını farklı farklı yerlerinden katletmiş. bir yalan gördüm her şeyiyle; adını ben koydum, bazıları 'odun' derdi. bir sen, bir ben, hiç fark etmez. aynı yerdeyiz.

garip hikayeler, bitmeyen aşklar ve yazılmamış intihar mektuplarından bahsederdi kulaklıklarda teoman. en güzel müzikleri seçsen, en güzel arşivleri fırlatsan suratıma, artık anlamam. yıllardır hiç konuşmamışız gibi anlatıyor sessizliğin. sevişmelik şarkılar senfonisi; isyanım en cici yerinden direniyor. keşke anlasan.

dokunulmamış gömleğin cebinde saklı bir hikaye kitabı. masum olduğumu söylemiyorum; allah katında en büyük günahkarım. çürümüş et kokusu bürünmüş buzdolapları. biraz daha derine gelsen ne kadar lanet bir insan olduğumu görürdün.


ama sus lan! anlamasın kimseler. birileri merak etseydi eğer anlatmanı isterdi.
şu siktiğimin hayatı; küfür etmediğim her şey adına gitmek isterdim olsaydı fırsatım.
yalnızlık, güçlü kalmak falan bana oldukça fazla geldi.
ulan bir gram gücüm olsaydı diyorum piç kurusu! bir gram gücüm olsaydı ellerim titremezdi.
gülleri çok fazla hayatın ve dikenleri de öyle.
bir güle kapılıp gidersen kıskanır da dile gelir dikenleri!

uyan amına koyayım, sakin ol. bu rüyada bitti demin.

firari mahalle.

yüz elli beşi tuşlamış bir adam konuşuyor, acı fren sesleri yok. "kendimi kaybettim amirim!" diyor titrek sesleri. duvaklı bir gelin kırk yerinden bıçaklandı amirim! sevdiğimi söyleyemem. intikamın tezek kokusu burnumdan bir gram eksik olmadı. bana türk kahvesi yapan ellerinin başkasının uzuvlarında dans edeceği gerçeğiyle yüzleşemedim amirim.

seni seviyorum derken dudaklarının aldığı hafif gülümseme, başkalarının acı spermleriyleyken somurtsun istemedim. benleyken sürekli gülüyordu acılarıma. ben de zaten birileri acılarıma gülsün istiyordum. başkalarının acılarına somurtsun istemedim. başkalarının acıları benim gibi değil; başkalarını acıtır. ben en azından acıtır, sonra yarabandı takarım. öldürenler unutulur belki, ama iz bırakanlar unutulmaz amirim.

yüz on ikiyi tuşlamış bir adam konuşuyor, acı ve fren sesleri! "kendini kaybetti doktor bey!" diyor titreyen elleriyle tutamadığı telefonda. "ne oldu, kadını mı vurdular?" diyen meraklı teyzelerin durmayan ağızları. kadınımı vurdular diye ağlamayan damadın aşkı. parfümle yıkanmış takım elbisesine damlamayan tuzlu yağmurlar, zaten havada hiç bulut yok. sevgi hiçbir şekilde bu kadar acımasız olmamıştı amirim; ben kırk yerinden bıçaklamışım bir kadını. nolmuş?

aşk bu kadar yüzsüzleşmişken yok duyguların hiçbir anlamı. izin verseydiniz bir erkeği de kırk yerinden bıçaklardım. beni tanısaydınız bilirdiniz amirim. kırk yerinden bıçaklayacak kadar duygusuzum bir kadını; ve her yerinden sevecek kadar da duygulu. "insan sevdiğini öldürür mü?" diye sormayın bana. insanın sevdiğini başkaları öldürür, sen sadece canını alabilirsin amirim.

ölmeden önce bana baktığı gözleri, "beni öldür" diyordu. öldürmekte gram zorlanmadım, bu yüzden sizi aradım önce. ister beni öldürün. isterseniz akmayan gözyaşlarımı sorgulayabilirsiniz. timsah gözyaşları sakladım sizin için, bu anın geleceğini bilip. akıtmaya cesaretim yetmedi, akıtsaydım "öldürdü ama ağlak biriydi." derlerdi.

şimdi bana "sevmek ağır suç!" diyebilirsiniz. zaten adaletinize zerre güvenmiyorum.
bir kadını kırk yerinden öldürürseniz suç sayılmaz.
bir kadının tek yerinden canını alırsanız, ölüme mahkum.

sevdiğiniz kadının ağzına, aşağıdaki mahallede veriyorlar amirim. ama yine de siz bilirsiniz. kafanıza takmıyorsanız eğer hiç etkilememiş sizi, etkili kelimeler dökülen dudakları. sizin gülümsettiğiniz dudakları başkası acıtsaydı, bilirdiniz ne hissettiğimi. ama bilemezsiniz amirim. hadi, kelepçeleyin titremeyen ellerimi, götürün beni.

asosyal feys, asosyal hayat falan konulu.

ne kadar da eğlenceli bir sokak. sokak bu gece çok da eğlenceli değil. bi siktirip gidelim, uzaklaşım buralardan. hayatınız gösterdiğiniz kadar da mutlu değil, hayatım o kadar da mükemmel değil. yalnızlık bir o kadar da büyük, sokakta eşini bulamamış kediye bile bulaşmış. gerçeklik çok zor, alışılamıyor insan bir türlü.

telefonlarınız gösterdiği kadar mükemmel değil, sürekli iletişim halinde bulunmak kötü. varlığından her an emin olunduğunda zevkli olmuyor hayat. sevdiğinize mektup yazdığınızda ulaştıramamak çok daha güzel. bi siktirip gidelim, uzaklaşım buralardan.

"ne güzel değil mi dost? nerede olduğumu biliyor, ne düşündüğümü okuyorsun. benim hakkımda bilmediğin hiçbir şey yok. olmamalı da. beni en ince detaylarıma kadar tanımalı, şu an ne yediğimin fotoğrafına en ince detaylarına kadar bakmalısın. yeni bir elbise aldım, sence de güzel değil mi?"
"ne bileyim be oğlum, bunlar saçma değil mi sence?"
"şu an saçmalıyorsun ama, ne alaka?"
"yapıyorsun, ediyorsun, içiyorsun, sıçıyorsun... her şeyini saniye saniye öğreniyor ve yapamadıklarım için kendimi üzüyorum. sen hayatını yaşarken, oturduğum bilgisayar başında hayatını yorumluyorum."
"işte güzel değil mi?"
"bilmiyorum, sence güzel mi?"
"bence güzel."
"ben de sokakta yalnız bir kedi gördüm bugün. su verdim, süt verdim, çok açtı."
"harika, fotoğrafını çektin mi?"
"hayır, o kadar kalabalığız ki; yalnız kalmak isteyebileceğini düşündüm."
"ah büyük fırsatı kaçırmışsın, oysaki çok fena beğeni alırdı."
"bilmem. yalnızlık, o kadar beğenilecek bir şey mi ki?"
"hayır ama tatlılık öyle."
"yalnızlık, ne kadar tatlı olabilir ki?"
"bilmem, sen kadınları yalnızlığınla kandırmıyor musun? yalnızlığını tatlı buluyorlar."
"bilirsin, insanlar olmadığı şeyler hakkında yalan söylerken, öyle olmasını istedikleri için söylerler."
"yalnız olmak mı istiyorsun?"
"bilmem, sen istemiyor musun?"
"hiç kimse beğenmezdi ki o zaman. mutluluk olmazsa sevenin de olmaz."
"beni mutsuzken sevebilecek kimse yok mu yani?"
"var mı?"
"bilmem, mutlu musun?"
"birileri beğendiğinde, hiç olmadığım kadar."
"anladım."
"dağılalım o zaman."
"dağılalım."

hadi biraz sevişme üzerine tweetler atıp, içtiğimiz kolanın fotoğrafını paylaşalım. asosyal medya... çok da güzel bir şey. arkadaşımın babası ölmüş, çok beğendim. acaba o da beni beğenir mi? ölüm çok kötü şey, allah korusun yazsam severler mi beni? ah bir beğeni. beş oldu. sekiz!

süper... herkes beni tanıyor ve attığım her adımdan herkesin haberi var.

"neden kendimi bu kadar kötü hissediyorum dost?"
"bilmiyorum, eskisi kadar beğeni almıyor musun?"
"alıyorum, ama bilmiyorum. bir türlü mutlu olamıyorum."
"biraz yalnız kalmaya ne dersin? belki iyi gelir."

haklısın. hemen facebook'u açmalı ve "yalnız kalmalıyım!" diye durum yazmalıyım. bir beğeni, beş, sekiz! oley... herkes yalnız kalma isteğimi beğeniyor.

tek düze hikaye, aynı, anne.

kahvem o kadar sert ki içimizi acıtıyor. sana aslında nasıl bir insan olduğumu anlatsam inanmazsın. sayın okuyan, bir hikaye yazmaya ne dersin? boşversene şöyle uzan, vücuduna biraz iyi gelsin koltuğun en rahat minderi. bir zaman makinesini hayal et. şimdi de yok et istanbul boğazının soğuk sularında. şimdi bir intihar hayal et. şimdi de yok et kendini varsa eğer "acılar" diye bir okyanus.

biraz da beni dinle. anlatma sırası geçti senin hayatının. anlatma sırası geçti, hayatın senin. ben de bir hayat isterdim, benden önce başkaları almasaydı.
bugün de uyandım. bugün de bir hikaye yazdım baş cümlesi uyanmakla başlayan. yarın da bir hikaye yazacağım, baş cümlesi uyanmak olacak. bugün de uyanmak istemezdim dün ya da yarın gibi. bir aşkın başlangıcı, bir aşkın bitişi, bir neyse, bir neyse siktir et. bugün de birini çok sevdim anne, sonra ufaldı ve geçti.

üç dış fırçası, iki macunu. dört ayakkabı. dokuz basamaktan altı merdiven. bir tane kapı, kolu yukarıdan neredeyse yetmiş santim aşağıda olan. günlük bir rütin, her gün aynı rakamlar. bir karikatür, "bu ne lan? dünün aynısı..." aynı bakkal, aynı balkon. aynı kadınlar ve karşı apartmanın balkonunda aynı adamlar. aynı sigara, tek düzeleşmiş tatlar ve geri dönüş. aynı anahtarlar, aynı ev dizaynı. tek bir farklılık var, çarprazımdaki balkonda oturan baykuş dövmeli kadın. farklı bir zar tutuşu, aynı kumar; adına tavla diyorlar.

bugün de sanki bir şeyler uydurdum kafamdan anne. olmayan şeyler yarattım, olmayan sevgililer, olmayan parfüm kokuları. bu oğlanı en çok sen sevdin anne. senin dışında kim bana yaklaşmak isterse kendimden uzaklaştırdım. sen dahil hiçbir kadın anlamadı beni ve sen dahil hiçbir kadına anlatamadım doğru düzgün kendimi. neden böyle olduğuma dair kimsenin bir fikri yok. boşver, olmasın da zaten. kendimi bu fikre alıştırdım. şimdi, arada sırada kendimle oturup benim hakkımda konuşuruz. bazı insanların sevilmeme hakkı, doğuştan gelir. bazı insanlar zaten mezarda doğarlar.

yarın da uyandım. yarın da bir hikaye yazdım baş cümlesi uyanmakla başlayan. yarın da bir hikaye yazacağım, baş cümlesi uyanmak olacak. yarın da uyanmak istemezdim dün ya da yarın gibi.
tekrar merhaba sayın okuyan. dünün güneşi çoktan battı ve bugünün güneşinin doğmasına daha çok var. devam edelim benden bahsetmeye olur mu? bu duygusal boşluğum, bu yalnızlığım, bu mutsuzluğum, sizin ağzınızla "sevişme merakım", yine sizler tarafından yargılanmadan önce anlatmaya çalışacaklarım var. tanımadan tanıdığınızı iddia ettiğiniz odun hakkında fikirler edinmenizi ediyorum. bu anlattıklarım, benim son zamanlarda yaşadığım şeyler.
birinin yokluğunu çekmek çok zor şey anne. gözlerim dolarak anlattığım son günlerimin bitmesi için zayıf inancımla allaha dua eder oldum. ben fazla dua etmem, bilirsin anne. çaresizliğin en dibindeyken bile güçlü gösteren oğlun, zayıf düştü. yazdığım bu hikayeyle birlikte son sigara paketimin tüm dallarını içebilirim, on yedi tane. yeter ki biraz olsun rahatlayabileyim, uyumaktan bile korktuğumdan oluyor uykuya dalmadan önce ürpermelerim. birileri gerçekten "mustafa neyin var?" diye sormayalı belki de aylar olmuştur.

öte yandan kavuşmak güzel şey anne. savaşmaktan harap düşmüş afgan gazisi kalbimin son çırpınışlarında verdiği mücadeleyi bilseydin gurur duyardın oğlunla. 20 dakika, fazlasıyla veya eksisiyle. ameliyat masasında yirmi dakika boyunca yaptığı kalp masajıyla hastasını ayakta tutmayı başarmış hemşireyi düşün. yirmi birinci dakikada hemşirenin diğer hastasına gidişini hayal et. yardıma muhtaç iki hasta, biri oğlun, diğeri elin oğlu.

fazlasıyla veya eksisiyle anne. yirmi birinci dakikada ben öldüm. yirmi birinci dakikada elin oğlu yaşadı. hemşire yine gelir, ben yine yaşarım. hemşire gider, ben yine ölürüm. oğlunu bilirsin anne. yaşayana kadar hemşireyi bekleyebilir; hemşire gittiğinde tekrar ölür.

bazen hayat çok zor anne.
bazen, yaşadığımı bile hatırlamıyorum.

bugün sayın okuyan.

dünyada binlerce keşfedilmemiş canlı türü, binlerce cevaplanamamış soru var. var olmak kendi çapında bir anlamsızlık taşıyorken, var olmaya anlam katmaya çalışan milyonlarca insandan bahsediyorum. bugün de bir film izledim, bugün de bir film mutsuz sonla bitmedi. bugün de kazanan bir kişiyi, kaybeden yüzlerce kişinin yanında tanıdım. kazanan tek kişinin, kaybeden yüzlercesinden önemli olmasına katlanamıyorum.

henüz vadedilmemiş toprakların, vadedilmemiş gül bahçeleri. zaten bir gül bahçem olsaydı tüm çiçekleri koparır hak edenlere verirdim. neyse, konumuz bu değil. konumuz, tüm yazılarda olduğu gibi, bugün de sensin okuyan.

derin bir nefes al, dışarısı çok sıcak. bugün de birini çok beğenmiş, bugün de farklı şeyler hissetmiş olabilirsin. bugün de "bu sefer çok farklı olacak!" diye başladığın ilişkinin diğerlerinden farklı olmadığını öğrenmiş olabilirsin. bugün, belki de tüm günü yatağında geçirmişsindir kimseye bir şey anlatamadan. merak etme, binlerce insan arasında saklansan da seni keşfedebilir ve anlayabilirim. bu da benim lanetim.

neler çektiğini çok iyi biliyorum, neler çekmediğini de öyle. gizlice yazdığın satırlarda sakladığın yaşamak için sebep bulamayışlarına aşığım ben senin. sarhoşken sorulmuş "dünyanın son günü olsaydı, ne yapmak isterdin?" sorusuna veremediğin cevapların için seviyorum ben seni. sahi ya, dünyanın son günü olsaydı ne yapmak isterdin? haklısın, dünyanın son günü geldiğinde düşünürüz.

farkında değilsin. her şeyi son güne bıraktığın için bu anlamsız karamsarlık. bu yüzden zaten son kaybettiğin kişinin değerini kaybettikten sonra anlamaların. belki de bu yüzdendir son gelenin, her zaman bir öncekini aratması.

anlamsızsın değil mi? şu çaprazımda yanan, kimsenin oturmadığı balkonun ışığı kadar anlamsızsın. gecenin karanlığında kaybolmuşsun ama yanıyorsun. sadece belki birileri gelir de seni bulur diye. bir o kadar da çaresizsin... yürüyemiyor, hareket edemiyor ve kapatamıyorsun kendini. çaresizlik sayın okuyan. bu dünyanın en kötü şeyi. ölümden bile, yaşamaktan bile kötü.

kimse istemezdi elinin kolunun bağlı kalmasını. elini kolunu sen bağladın, her şeyi sen seçtin. her şeyin suçlusu olabilirsin belki de. bu dünya, senin kahrın yüzünden yaratılmış bile olabilir. bu kadar ölümün sebebi olabilirsin. rakı masalarında içilme sebebi bile olabilirsin kimilerinin.

ne yaparsan yap... rakı masalarına sebepsen eğer; evinde kendi derdine kurduğun rakı masasını hiçbir düşünenin olmayacak. "kötüsün sen okuyan! lanet insansın! orospusun ve üzülemezsin. gözyaşlarının gram değeri yok." belki yalnız, belki bir kaç arkadaş, yudumlarken ikinci rakını var olmanın ne kadar anlamsız olduğunu düşüneceksin. hayatımı kurcalayan belki'ler hayatını kurcalayacak.

"lan belki... lan belki bir amaç için varızdır." diyeceksin. varlığın anlamını keşfedemediğinde anlamsızlığına yoğunlaşacaksın bir de. "lan belki cidden" diye başladığın cümlenin sonuna doğru gelirken sesin titreyecek. belki de cümlelerinin sonunu bile getiremeyecek kadar aciz olduğunu fark edeceksin aynı ben gibi. "lan belki cidden" dedikten sonra kafamda hiçbir cümle oluşmadı mesela, susmayı adet edindim.

ben seni her zaman anlıcam. her zaman senin için söyleyebilecek bir şeylerim olacak sayın okuyan mutlu olmadığın sürece. mutluyken zaten seninle karşılaşmayacağız bile. mutluyken yüzüme bile bakmayacaksın aynı arkadaşlarına yaptığın gibi. mutluluğun yalnızlıkla tepkimeye girdiğinde hatırlayacaksın bizleri. mutlu insan bu satırları okumaz çünkü. mutlu insan, zaten kendini anlayan birilerine sahiptir sayın okuyan.

ve sen sayın okuyan... ya da ben.
yani bilmiyorum.
hayat, şu an hiç mutlu olamayacakmış gibi.

mutluluk... ciddi anlamda bizim için değil.
yalnızlık. güzel, bunu duyduğuma sevindim.

Bu Blogda Ara